Siyasal demokratik taleplere yönelik oluşturulan milliyetçi dil retoriği ile beraber kültürel milliyetçilik ve tekçilik söylemleri geliştirildi. Kürt halkının kültürel etkinlikleri ve talepleri söz konusu olduğunda da “geri kalmış”, “feodal”, “şiddet yanlısı”, “ilkel” gibi dışlayan ve hakir gören kavramların kullanılması tesadüf değildir. Bu, siyasal yok saymanın kültürel devamıdır ki amaç, kültürel olarak asimile etmek ve ulus-devlet tekçiliğine entegre etmektir
Dil denilince akıllara hep bir kültürel aktarım aracı gelir. Oysaki dil, yüz yılların kültürel bir aktarım yöntemi olmakla beraber ideolojik ve politik yaklaşımların da en somut yansıma biçimidir. Toplumlardaki köklü değişim süreçlerinde ilk olarak dilin kullanım biçimine bakılması, değişimlerin niteliğini anlamanın en pratik yoludur; elbette ki söylemin ve sözün kullanımına bakılmasıdır. Özellikle çatışmalı süreçler ve savaş dönemleri sonrası gelişen barış süreçlerinde, ilk önce siyasetin, medyanın ve gazetecinin kullandığı dile bakılır. Bu nedenle Türkiye’de gelişen Barış ve Demokratik Toplum sürecinde en çok tartışılan, eleştirilen konu bu süreçte iktidarın kullandığı dil ve söylem oldu.
Kuşkusuz Kürt sorununa yönelik inkâr ve imha politikaları yalnızca askerî, hukuki ve idari araçlarla değil, aynı zamanda dil üzerinden kurulan ideolojik bir savaşla da sürdürülmektedir. Kürtlere dönük kullanılan dil, masum bir söylem alanı değil, özel savaşın merkezî aygıtlarından biri olarak işlev görmektedir. Tarihsel olarak kullanılan çözümsüzlük dili; ırkçılığı, milliyetçiliği ve cinsiyetçiliği iç içe geçirerek Kürt kimliğini siyasal, kültürel ve toplumsal olarak tasfiye etmeyi hedefleyen bütünlüklü bir stratejinin parçası olarak gelişmiştir. Zira nefret ve düşman politikalarında da dil, rıza üretme aracına dönüştürülmüştür. Klasik bir egemen yöntemdir: Sistemle uyumlu hâle getirilemeyen her toplumsal yapı ötekileştirilir ve toplumdaki nefret söylemleri ile özdeş hâle getirilir.
Bugünden geriye dönüp baktığımızda Kürt sorununun çözümsüzlüğüne yönelik yürütülen özel savaş, yalnızca silahlı çatışma ya da psikolojik operasyonlarla sınırlı değildir. Asıl hedef, toplumun düşünme biçimini, kendilik algısını ve tarih bilincini de dönüştürmektir. Böylece Kürdün tüm haklı demokratik taleplerini ırkçı, milliyetçi söylemlerle karalayan ve toplumda özel savaş söylemleri ile önyargılar inşa eden bir zemin oluşturulmaktadır.
Kürt halkının demokratik talepleri söz konusu olduğunda “terörizm”, “teröristlik”, “bölücülük”, “tehdit” kavramları beraber kullanılır. Aslında bu, aynı zamanda bir halkın kolektif varlık ve kimlik taleplerine karşılık milliyetçi argümanları öne sürerek kolektif bir kriminalizasyon alanı yaratılması anlamına gelir. Bu da şu demektir: Kürt varlığını politik bir özne olmaktan çıkarıp güvenlik kıskacına çekmektir ki çözümsüzlük politikalarının en temel nedeni, meseleyi siyasal ve demokratik haklar olarak görmemesidir.
Siyasal demokratik taleplere yönelik oluşturulan milliyetçi dil retoriği ile beraber kültürel milliyetçilik ve tekçilik söylemleri geliştirildi. Kürt halkının kültürel etkinlikleri ve talepleri söz konusu olduğunda da “geri kalmış”, “feodal”, “şiddet yanlısı”, “ilkel” gibi dışlayan ve hakir gören kavramların kullanılması tesadüf değildir. Bu, siyasal yok saymanın kültürel devamıdır ki amaç, kültürel olarak asimile etmek ve ulus-devlet tekçiliğine entegre etmektir.
Ulus-devlet anlayışının geliştirdiği milliyetçi ve ırkçı dil ve söylemle beraber cinsiyetçi bir dil ve kadın düşmanlığı da eşlik eder. Zira ulus-devlet ve iktidar anlayışının karakteristik olarak kadın düşmanı olduğunu biliyoruz.
Türkiye’deki cinsiyetçi ve kadın düşmanı politikaların beslendiği milliyetçi, sağcı, ırkçı anlayışlar; tüm direnen kadınlara saldıran, “makbul kadın” dayatmalarını kabul etmeyen kadınları düşmanlaştıran bir çizgi izler. En çok da Kürt kadınlar ve onların öncülük ettiği kadın özgürlükçü paradigmayı hayata geçirmeye çalışan kadınlar bu düşmanlığın hedefindedir.
Barış ve demokratik toplum sürecini değerlendirirken elbette demokratik bir toplumun inşasını konuşmak önemlidir. Irkçı, milliyetçi ve cinsiyetçi bir yönetim ve toplum anlayışının bunu kazandıramadığı aşikârdır. İşte tam da bu nedenle, demokratik bir toplumun kapsayıcı ve barışçıl dili nasıl olmalı sorusuna da yanıtlar aramak gerekir. Bu, özünde demokratik entegrasyon süreci ile ele alınmalıdır.
Nasıl ki egemenler dili siyasal ve ideolojik bir araç olarak ele alıp milliyetçiliği ve cinsiyetçiliği inşa ediyorsa, biz kadınlar başta olmak üzere tüm toplumsal kesimler de barışın ve demokrasinin dilini inşa etmeliyiz. Bu dil gelişmezse, cinsiyetçilik ve ırkçılık kendini üretmeye devam edecektir.
Bu bağlamda dil, yalnızca bir anlatım aracı değil; toplumsal hafızayı, siyasal yönelimi ve birlikte yaşam iradesini belirleyen kurucu bir zemindir. Barış ve demokratik toplum sürecinin kalıcılaşması, ancak bu zeminin dönüştürülmesiyle mümkündür. Hakikati bastıran, inkârı yeniden üreten ve toplumu kutuplaştıran dil yerine; eşitliği, çoğulculuğu ve özgürlük fikrini esas alan yeni bir siyasal dil inşa edilmeden gerçek bir barıştan söz edilemez.
Dil değişmeden zihniyet değişmez; zihniyet değişmeden de ne barış ne de demokratik bir toplum inşa edilebilir. Bu nedenle mücadele, yalnızca alanlarda ve siyasal platformlarda değil, her cümlede, her kavramda ve her söylemde sürdürülmelidir.
Bugün esas görev, egemenlerin çatışma ve tahakküm dili karşısında, halkların ve kadınların özgürlük dilini ısrarla ve kararlılıkla kurmaktır.

