Rojava’da demokratik konfederalizm ilkeleriyle inşa edilen kadın meclisleri, kadın adalet komisyonları ve jineolojî bilgi merkezleri; modern devlet hukukunun dışlayıcı ve hiyerarşik yapısına karşı “aşağıdan” inşa edilen, yatay ve kolektif bir adalet anlayışını örneklendiriyor
Kadınlar, adaletin devlet odaklı ve hiyerarşik yapılarla sınırlı tanımlamalarına uzun süredir itiraz ediyor. Bu itiraz yalnızca iktidarların ve temsili devletlerin cinsiyet körlüğüne değil, aynı zamanda yaşamın epistemolojik ve ontolojik sınırlarına, yani bilgi üretme biçimlerine de yönelik. Feminist hukukçular ve kadın kolektifleri, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ısrarla yeniden üreten yapısal körlüğün karşısında hem eleştirel hem de kurucu bir alternatif olarak feminist adalet tahayyülünün ve mekanizmalarının inşa edilmesinin mümkün olabileceğini tartışıyor ve kökten bir soru soruyor: Adalet kimin dilinde, kimin bedeni üzerinden ve hangi toplumsal düzen adına kurulur?
Adaletin yalnızca devletin resmî hukuk kurumları üzerinden tanımlanamayacağı, yasa ve mahkeme kavramlarına indirgenemeyeceği; aksine kadınların ortak yaşam tecrübelerinden, tarihsel ve toplumsal deneyimlerinden süzülen etik-politik normlarla yeniden ve aşağıdan inşa edilebileceği tartışmaların ana damarını oluşturuyor. Bu bize, kadın adalet pratiklerinin ceza yargılamasına “alternatif olsun” diye değil; adaletin epistemolojisini dönüştürmek, yeni normların mümkünlüğünü büyütmek için var olduğunu gösteriyor. Bazen yeni yasal düzenlemelerin zorlanmasına, bazen uygulamadaki yapısal sorunların teşhirine, bazen de toplumsal hafızanın kurulmasına hizmet ederek.
Dünya genelinde kadın hareketleri, farklı coğrafyalarda adaletin yalnızca resmî yollardan ilerlemediğini gösteriyor. Kürt kadın hareketinin Türkiye ve Ortadoğu’da kurumsallaşma çabası ve deneyimi ile Rojava’da var edilmek istenen kadın özgürlükçü sistem de adaleti farklı bir pencereden görme ve düşünmeye imkân sunuyor. Alternatif ya da çoğulcu bir hukuk anlayışının kadın mücadelesi içerisinde somut bir örneği olarak karşımıza çıkıyor.
Kadınlar yalnızca hak arayan değil, aynı zamanda hak yaratandır
Genel anlamda feminist adalet kavrayışı yalnızca kadınların daha fazla hak elde etmesine yönelik bir reform talebi değil; aynı zamanda hukukun özünü, epistemolojisini ve uygulanma biçimini sorgulayan politik bir anlayıştır. Feminist hukuk düşüncesinden hareketle kadınları ‘hakikati dile getiren özneler’ olarak konumlandırarak hukuk mekanizmalarının algısının genişletilmesi gerektiği her geçen gün daha görünür olmakta. Adaletin tanımı sabit olmayıp; mücadeleyle ve deneyimle değişerek, çoğalarak ve hafızayla derinleşerek anlam buluyor. Devletin merkezde olduğu adalet modeli; yerini kadınların yerel düzeyde kurduğu, birlikte işlettiği etik-toplumsal sistemlere bırakabildiği ölçüde dönüşebilir formlara kavuşuyor. Bu dönüşüm, adaleti “dağıtılan” bir hüküm olmaktan çıkarıp, birlikte “üretilen” bir değer hâline getiriyor.
Jineolojî tartışmalarının adaletin aşağıdan, yani toplumsal tabandan, kadınların öz örgütlü yapıları üzerinden kurulabileceği savunması ise bu anlamda katkı sunuyor. Kadınlar mücadeleleriyle yalnızca hak arayan değil, aynı zamanda hak yaratan, norm üreten, etik kuran ve gelecek tahayyül eden politik özneler olarak sahnede yer alıyor. Bu yaklaşımı yalnızca erkek egemen adalet sistemlerinin eleştirisi olmaktan çıkarıp, aynı zamanda norm üretiminin de taşıyıcısı olarak konumlandırmak arayışın kendisi için ön açıcıdır. Adalet burada bir kamusal alan yaratma pratiği olarak öne çıkıyor. Kürt Kadın Hareketi, yalnızca direnişin değil; kurumsallaşmanın, politik tahayyülün ve norm üretiminin de alanını açan bir deneyim sunuyor. Jineolojî çerçevesinde geliştirilen pratikler hukuku “normlar toplamı” değil, yaşamsal deneyimden süzülen etik bir örgü olarak ele alıyor. Bu ise adaletin “dışarıdan dayatılan” değil; kadınların kolektif bilgisinden “içeriden kurulan” bir süreç olduğunu hatırlatıyor.
Kadın mahkemeleri ve ulus-aşırı deneyimler
Kadın mahkemeleri deneyimi, dünyada farklı coğrafyalarda kadınların cinsel şiddet, savaş suçları, yapısal cezasızlık ve tarihsel inkâr karşısında kendi hakikatlerini ifade ettikleri kolektif tanıklık mekânları olarak işlev görmüştür. Rancière’in deyimiyle kadın mahkemeleri, hukukun yeniden ‘sahnelenmesi’dir; özneleşmenin mümkün kılındığı yeni alanlardır. Çünkü hukukun tektipleştirici doğasına karşı kadınların deneyimlerinin çokluğu ve bilgi üretimleri, adaletin temelini oluşturan bir kurucu potansiyel taşır. Bu ilkeler ışığında devlet dışı olmakla birlikte gayrimeşru değil; aksine toplumsal meşruiyetin taşıyıcısıdır. Kadınların tanıklığını, hafızasını ve direnişini esas alan, topluluk temelli ve politikleşmiş bir adalet anlayışının mümkünlüğünü ortaya koymaya yöneliktir.
Uluslararası veyahut yerel, topluluk temelli alternatif adalet mekanizmaları incelendiğinde adaletin devlet tekelinde düşünülmemesi gerektiğine dair güçlü işaretler karşımıza çıkıyor. 2000 yılında Tokyo’da gerçekleşen Japon Ordusunun “Askerî Cinsel Kölelik” Sistemine İlişkin Uluslararası Kadın Savaş Suçları Mahkemesi, 2015 yılında Saraybosna’da düzenlenen eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne feminist müdahaleler neticesinde gerçekleşen Kadın Mahkemesi, Campo Algodonero/Meksika davası ya da Mala Jîn gibi örnekler, devlet dışı aktörlerin ve kadın örgütlerinin adalet üretiminde nasıl kurucu roller üstlenebileceğini gösteriyor.
Örneğin Tokyo’da gerçekleşen Kadın Mahkemesi, savaş ve cinsel şiddet bağlamında kadınların kolektif tanıklığını kamusal bir muhakeme alanına dönüştürerek resmî hukuk mekanizmalarının kör noktalarına feminist bir müdahale imkânı açmıştır. Campo Algodonero davası etrafında gelişen mücadele ise kadınlara yönelik sistematik şiddetin “münferit” değil, yapısal olduğuna dair tartışmayı güçlendirirken; devletin sorumluluğunu ve cezasızlık örüntülerini görünür kılan bir hat örmüştür. Bu örnekler, adaletin yalnızca resmî hukuk yollarıyla değil, kadınların kolektif örgütlenmeleri ve tanıklıklarıyla da inşa edilebileceğini güçlü bir biçimde ortaya koyuyor. Adaletin yalnızca karar üretimi olmayıp; hakikatin toplumsal olarak kurulması, sorumluluğun dağıtılması ve normların yeniden tarif edilmesi meselesi olduğunu hatırlatıyor.
Kadınların maruz bırakıldıkları çok katmanlı şiddet biçimleri karşısında yalnızca ceza normlarının eksikliği değil; aynı zamanda sistemin eril işleyiş biçiminin de bu hâliyle tartışılması gerektiği önem kazanıyor. Mevcut patriyarkal yapıların ve uygulamaların kadının özneliğini tanımayan ve onun tanıklığını kriminalize eden yaklaşımı, adaletin kadınlar lehine yeniden tanımlanması gerekliliğini ortaya çıkarıyor. Bu doğrultuda kadın adalet anlayışının bir ihtiyaç değil, bir zorunluluk olduğu giderek daha açık biçimde görünüyor. Önerilen yaklaşım, feminist adaletin bir “hukuk dışılık” olarak değil; aksine alternatif bir normatif zeminde kök salan yeni bir toplumsal adalet tahayyülü olduğunu savunmaktadır. Bu tahayyül yalnızca etik temelli bir duruş değil; aynı zamanda kolektif politik hafızadan beslenen, somutlaşabilir pratiklere dayanan bir çerçeve olarak ele alınıyor.
Bu anlamda Rojava’da demokratik konfederalizm ilkeleriyle inşa edilen kadın meclisleri, kadın adalet komisyonları ve jineolojî bilgi merkezleri; modern devlet hukukunun dışlayıcı ve hiyerarşik yapısına karşı “aşağıdan” inşa edilen, yatay ve kolektif bir adalet anlayışını örneklendiriyor. İnşa edilen kadın odaklı toplum ve adalet sistemi, Kürt Kadın Hareketinin sınırlarını aşarak kurduğu politik sürekliliğin en somut ifadelerinden biri olarak karşılık buluyor. Mala Jîn’ler, topluluk meclisleri, kadın yargı organları ve özsavunma mekanizmaları, adaletin yalnızca kuramsal bir tahayyül değil; sahada deneyimlenen bir pratik olduğunu ortaya koyuyor. Bu deneyim, Türkiye’de yürütülen kadın mücadelesi açısından da ortak bir bilgi alanı ve örgütsel deneyim zemini sunuyor.
Aynı şekilde dünya genelindeki bölgesel feminist hareketler, Latin Amerika’da gelişen Feminismo Comunitario, Hindistan’da kurulan Mahila Panchayat gibi oluşumlar, benzer bir çizgide adaletin toplumsal olarak yeniden tanımlandığı yapılar üretmekte. Bu ulus-aşırı deneyimlerde ortaya çıkan feminist mahkemeler ve alternatif pratikler yalnızca bölgesel değil; aynı zamanda evrensel feminist epistemolojilerin ve politik eylem biçimlerinin çoğulluğunu da temsil ediyor. Kadın örgütlenmeleri; şiddetle mücadele eden toplulukların kolektif bilgisine, hak ihlaline uğramış kişinin beyanına ve topluluk tanıklığına dayalı toplumsal yargı forumları, kadın mahkemeleri, hakikat komisyonları, kadın meclisleri kurabilmekteler. Böylece kadınlar arasında yalnızca dayanışma değil; adalet üretme ve sorumluluk atfetme mekanizmaları da oluşuyor. Kadın Mahkemeleri, adaletin yalnızca resmî kurumlar aracılığıyla değil, kamusal vicdan ve toplumsal muhakeme yoluyla da işletilebileceğini dünyanın farklı yerlerindeki örneklerde ısrarla gösteriyor. Bu mahkemeler, failin suçu kadar devletin fail karşısındaki sessizliğini (ortaklığını da) yargılayarak bu yargının bir ceza olmanın dışında bir etik uyarı, bir siyasal teşhir mekanizması olduğunu vurguluyor.
Bu bağlamda kurulan kadın odaklı adalet sistemleri, sadece bir alternatif yönetim modeli değil; aynı zamanda evrensel kadın mücadelesine dönük etik, stratejik ve epistemik katkılar sunma potansiyeli taşıyan bir deneyim olarak vücut buluyor. Yalnızca sembolik değil; bilgi, yöntem ve etik düzeyde kurucu bir geçiş niteliği taşıma potansiyeli bulunuyor. Bu geçiş, feminist adaletin yalnızca yerel değil; bölgesel ve evrensel bir mücadele alanı olduğunu da yeniden gösteriyor. Kadın örgütleri yalnızca adaletsizlikleri ifşa eden değil, aynı zamanda adalet üreten kolektif aktörlere dönüşebiliyor.
Devletin merkezde olduğu adalet modelleri yerini, kadınların yerel düzeyde kurdukları ve birlikte işlettikleri etik-toplumsal sistemlere bırakabilmelidir. Bu, adaletin yalnızca “dağıtılan” değil, aynı zamanda birlikte “üretilen” bir değer olmasının önünü açacaktır. Adaletin aşağıdan kurulması, aynı zamanda bilgi üretiminin de aşağıdan gerçekleşmesini gerekli kılıyor. Bu yaklaşım, Batı merkezli, soyut, evrensel hukuki normlara karşı; bağlamsal, yerel, somut ve etik bilgiye dayalı bir adalet anlayışını savunuyor. Bu doğrultuda kadınlar, adaletin sabit bir yasa değil; kadınların birlikte oluşturduğu değişken ve dönüştürülebilir bir norm seti olduğunu ortaya koyuyor.
Kadınların alternatif adalet tahayyülü bir arada yaşama ihtimalidir
Kadınların adalet pratikleri; hakikat, adalet, yasa, tarih, hafıza ve toplumsal cinsiyet rolleri arasındaki karmaşık ilişkiyi düşünme fırsatı sunduğu için çok önemli bir yöntem olarak önümüzde duruyor. Resmî olmayan bir mekanizma olarak kadın mahkemeleri, geleneksel patriyarkal yöntemlerin aksine toplumsal düzenin kurucu güç/erk ilişkilerini ve toplumsal cinsiyet rejimini veri olarak almıyor. Elbette kadın mahkemeleri, yargılama alanlarını etkileme potansiyelini barındırıyor. Fakat alternatif bir adalet arayışı, bir karşı hukuk anlayışı olarak feminist mahkemeler; bir bütün epistemik özne şeklinde kadının varlığını tartışan, sistemin adaleti tanımlama biçimini ele alarak dönüştürme arzusu taşıyan örneklerdir. Bölgesel deneyimlere bakıldığında da toplumsal yapının dönüşümü; bireysel suçluların yargılandığı ceza davalarının sınırlarını genişleterek kadınların bilgisel tanıklığının ve özneliğinin kabulü ile kolektif suç ve sorumluluk meselesinin tartışmaya açıldığı gözlemleniyor. Böylelikle feminist adalet tahayyülü, aynı zamanda bir arada yaşama hedefinin temellerini toplumsal düzeyde kurmaya yardımcı olma ihtimali barındırıyor. Faille yüzleşmeyi yalnızca cezalandırma ekseninde değil; failin sorumluluk alması, suçunu tanıması, mağdurun iyileşmesi ve topluluğun etik sorumluluğu üstlenmesine katkı sunması yönünde de ele alıyor. Burada liberal hukuk sisteminden farklı olarak onarıcı ve dönüştürücü adalet yaklaşımlarına yakınlığı görüyoruz.
Örneğin Rojava’daki adalet yapıları, failin dönüşümünü sadece duygusal ya da ahlaki bir süreç olarak değil; siyasal ve kolektif bir yeniden yapılanma süreci olarak ele alıyor. Bu yönüyle hem kolonyal adalet anlayışına hem de restoratif modellerin liberal kullanımına karşı feminist bir alternatif yaratılıyor. Kürt kadınlarının politik örgütlenmesi, bilgi üretimi ile siyasal mücadeleyi birleştiren bir yapıya sahip. Kadın Hareketi, pratiği yerelleştirme çabasıyla; şiddetin belgelenmesi, failin dönüşümü, özsavunma etiği gibi politik normlarla adaleti toplum içinde yeniden üretme refleksleri sergiliyor. Aynı zamanda barış, toplumsal dönüşüm ve siyasal katılım alanlarında da kadınların özneleşmesine katkı sunuyor. Jineolojî’nin “adalet üretimi” meselesini yalnızca bir normatif sistem olarak değil; kadınların yaşamsal deneyimlerinden süzülen bir etik örgü olarak ele alması yapıyı güçlendiriyor. Bu yönüyle kadın hareketi hem mevcut sistemin sınırlarına bir müdahale hem de feminist adaletin kolektif kurucu momentlerinden biri olarak görülmelidir.
Rojava’da inşa edilen kadın devriminin, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın özgürlüğü odaklı yapılanmaların bugün baskı ve saldırı riskleriyle karşı karşıya kalması, kurumsallaşmasının hedef alınması; alışılagelen devlet merkezli egemenlik modeline alternatif bir toplumsal örgütlenme zemini gösteriyor olmasından kaynaklanıyor. Kadınların örgütlü biçimde kurduğu eşitlikçi, daha yatay, daha dayanışmacı toplumsal yapının rahatsızlık yarattığı; kadın örgütlülüğünün norm üretme gücünü sınırlandırmaya yönelik ısrarlı saldırılara maruz kaldığı görülüyor. Siyasetin sertleştiği, alanın daraldığı böylesi dönemlerde hedefin tanımı genişletiliyor ve tekil kazanımlar değil; bu kazanımları mümkün kılan kolektif yapılar hedef alınıyor. Bu nedenledir ki bugün savunulması gereken, tek tek kazanımlar kadar; o kazanımları mümkün kılan kadınların örgütlü adalet kurma gücü ve kapasitesidir.

