Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Doğadan Topluma Yayılan Yıkım

Derya Akyol Derya Akyol
9 Ağustos 2026
Yazı
0
Doğadan Topluma Yayılan Yıkım
0
SHARES
4
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Maden projeleri, GES’ler ve HES’ler, barajlar, orman kıyımları ve güvenlik politikaları nedeniyle meralar, yaylalar, su varlıkları ve ormanlar kullanım dışı kalmaktadır. Bunun yanı sıra endüstriyel tarım politikaları ve sermaye lehine yeniden yapılandırılan tarımsal üretim modeli, küçük üreticilerin üretimden dışlanmasına ve kendi topraklarında geçimlerini sağlayamaz hâle gelmelerine neden olmaktadır

Yaşam alanları ortadan kaldırıldığında yalnızca mekânlar mı yok olur?

Ekolojik yıkımdan söz edildiğinde çoğu zaman kesilen ağaçları, kuruyan dereleri, yok edilen ormanları ve kirletilen suları konuşuruz. Oysa doğaya yönelik her müdahale, görünen tahribatın ötesinde çok daha derin sonuçlar üretir. Doğa, yalnızca üzerinde yaşadığımız bir alan değil; canlı ve cansız varlıkların karşılıklı etkileşim ve bağımlılık ilişkileri içinde var olduğu bütünlüklü bir sistemdir. Bu sistemin herhangi bir unsuruna yönelen müdahale, yalnızca ekosistemi değil; toplumsal ilişkileri, kültürel belleği, üretim biçimlerini ve geleceği de etkilemektedir. Tam da bu nedenle bugün “ekolojik yıkımdan” değil, “ekokırımdan” söz edilmektedir. Ekokırım, yalnızca doğanın değil; yaşamı oluşturan tüm unsurların hedef alınmasıdır.

Doğanın metalaştırılması ve sermaye birikiminin nesnesi hâline getirilmesi, kapitalist sistemin ontolojik zeminini oluşturmaktadır. Bu nedenle doğa, kapitalizm açısından el konulacak, denetim altına alınacak ve kâra dönüştürülecek bir birikim alanı olarak görülmektedir. Günümüzde neoliberal politikalar ve sermaye lehine oluşturulan hukuki düzenlemelerle bu süreç çok daha kapsamlı ve sistematik bir biçimde derinleştirilmektedir. Sermayenin çıkarlarını gözeten yasal düzenlemeler ve devlet politikalarıyla dağlardan ormanlara, meralardan akarsulara kadar neredeyse el uzatılmayan hiçbir yaşam alanı bırakılmamaktadır. “Kalkınma”, “enerji”, “güvenlik” ve “kamu yararı” söylemleri eşliğinde vadiler, meralar, ormanlar ve su varlıkları yerli ya da ulusötesi sermayenin kullanımına açılmaktadır.

Kapitalist sistemin yapısal mantığı, Kürdistan’da ulusal tahakküm politikalarıyla da birleşerek çok daha katmanlı bir yıkım üretmektedir. Bu coğrafyada ekolojik yıkımı yalnızca sermayenin doğa üzerindeki saldırısı olarak okumak eksik kalacaktır. Maden projeleri, barajlar, güvenlik gerekçesiyle gerçekleştirilen orman kıyımları, enerji yatırımları ve müştereklerin şirketlere açılması; yalnızca ekolojik dengeyi tahrip etmemekte, aynı zamanda bir halkın yaşamsal mekânlarını, üretim biçimlerini ve toplumsal belleğini de hedef almaktadır. Bu nedenle Kürdistan’da ekolojik yıkım, kapitalist sömürünün yanı sıra hâkim ulusun tahakküm politikaları içinde değerlendirilmesi gereken bir ekokırım pratiği olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kürdistan’da ekolojik yıkımın en ağır sonuçlarından biri, insanların kendi coğrafyalarında varlıklarını sürdürebilme olanaklarının ortadan kaldırılmasıdır. Kürdistan’da göç, tarihsel olarak iskân politikaları, zorunlu yerinden etmeler, köy boşaltmaları ve asimilasyon uygulamalarıyla şekillenen uzun soluklu bir devlet pratiğidir. Bugün ise bu süreç, ekolojik yıkım politikalarıyla yeni biçimler kazanarak sürdürülmektedir. Ekolojik alanların tahrip edilmesi, insanların yalnızca kendi toprağında üretme ve geçinme imkânını değil; barınma, beslenme, suya erişim, kültürel ve toplumsal ilişkilerini sürdürme gibi varoluşun temel unsurlarını da ortadan kaldırmaktadır. Sonuçta yaşamı sürdürme imkânı ortadan kalkmakta, göç bir tercih olmaktan çıkıp zorunlu bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmektedir.

Dolayısıyla zorunlu göç, yalnızca insanların yaşadıkları coğrafyayı terk etmesi anlamına gelmemekte; aynı zamanda o coğrafyayla kurdukları tarihsel, kültürel ve toplumsal bağların da kopmasına yol açmaktadır. Doğup büyüdüğü, üretim yaptığı ve kültürünü yaşattığı coğrafyadan koparılan insanlar, yalnızca mekânsal olarak yer değiştirmemekte; dilinden, hafızasından, kolektif yaşamından da uzaklaşmaktadır.

İnsanların doğayla kurduğu ilişki, yalnızca kullanım ya da geçim ilişkisi değildir. Yaşam alanları; üretimin, dayanışmanın, kültürel aktarımın ve hafızanın şekillendiği mekânlardır. İnsanlar, yaşadıkları coğrafyada yalnızca yaşamlarını sürdürmez; aynı zamanda kimliklerini, aidiyetlerini ve toplumsal varoluşlarını da bu coğrafyayla kurarlar. Birlikte yaşam, yalnızca insanların aynı coğrafyayı paylaşması anlamına gelmez. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, su varlıklarının ve toprağın karşılıklı bağımlılık ilişkileri içinde var olduğu tarihsel ve ekolojik bir yaşam örgütlenmesini ifade eder.

İnsan ile doğa arasındaki ilişki toprağı kullanmanın çok ötesindedir. 2018 yılında zorla yerinden edilen Efrîn halkı, yıllar sonra yaşam alanlarına döndüğünde yalnızca savaşın izleriyle değil; talan edilmiş yaşam alanları, kesilmiş zeytin ağaçları ve yok edilmiş ekolojik varlıklarla da karşılaşmıştır. Bir Efrînlinin, “Ağaçlar da insanın evladı gibidir. Tüm ağaçlarımızı kesmişler.” sözleri, insan ile doğa arasında kurulan ilişkinin belleğe, aidiyete ve ortak yaşama dayandığını göstermektedir. Benzer tanıklıklar, ekolojik yıkımın yaşandığı birçok yerde de karşımıza çıkmaktadır. Orman yangınlarının ardından kadınların, yanan ağaçlara, otların arasında can veren böceklere, kaplumbağalara ve diğer canlılara ağıt yaktıklarına tanık olduk. Kırsal alanlarda yıkım projelerine karşı çıkan insanların sıkça dile getirdiği “Bizim yaşamımız bu topraklar.” ve “Topraklarımızı terk etmeyeceğiz; gidecek başka bir yerimiz yok.” sözleri de aynı ilişkinin yansımasıdır. Bu örnekler, ekolojik duyarlılığın dışarıdan edinilmiş bir çevre bilincinden değil; yaşamın doğayla birlikte kurulduğu tarihsel deneyimden beslendiğini göstermektedir.

Ancak ekolojik yıkımın yarattığı sonuçlar her zaman doğrudan göçle sonuçlanmamaktadır. Başka bir yerde yeniden yaşam kurma olanağına sahip olmayan insanlar, kendi topraklarında giderek ağırlaşan yaşam koşulları altında varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadır. Maden projeleri, GES’ler ve HES’ler, barajlar, orman kıyımları ve güvenlik politikaları nedeniyle meralar, yaylalar, su varlıkları ve ormanlar kullanım dışı kalmaktadır. Bunun yanı sıra endüstriyel tarım politikaları ve sermaye lehine yeniden yapılandırılan tarımsal üretim modeli, küçük üreticilerin üretimden dışlanmasına ve kendi topraklarında geçimlerini sağlayamaz hâle gelmelerine neden olmaktadır. Suya, otlaklara ve ortak kullanım alanlarına erişimin sınırlandırılması, insanların kendi topraklarında yaşamlarını sürdürmesini her geçen gün daha da güçleştirmektedir. Bu nedenle kimi üreticiler, yaşadıkları coğrafyayı terk etmeseler bile geçimlerini sağlayabilmek için yılın bir bölümünde mevsimlik tarım işçisi olarak başka kentlere gitmek zorunda kalmaktadır. Böylece kendi toprağında geçimini sağlayamayan insanlar, başka coğrafyalarda düşük ücretler, iş cinayetleri, ırkçı saldırılar ve insanlık dışı çalışma koşullarının hüküm sürdüğü en güvencesiz emek biçimlerine mahkûm edilmektedir.

Ekolojik sistem nasıl karşılıklı bağımlılık ilişkileri içinde var oluyorsa, toplumsal yaşam da kolektif emek, dayanışma ve ortak yaşam pratikleriyle varlığını sürdürmektedir. Sonuçta ekokırım, yalnızca doğayı değil; ortak yaşamın toplumsal dokusunu da hedef almaktadır. Yaşam alanlarının tahrip edilmesi, insanların birlikte üretme, dayanışma geliştirme ve kolektif yaşamı sürdürme pratiklerini zayıflatırken, toplumsallığı da giderek çözmektedir. Ancak bu süreç toplumun bütün kesimlerini aynı biçimde etkilemez. Toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri nedeniyle kadınlar, yaşamın sürdürülmesine ilişkin sorumlulukları daha fazla üstlendikleri için ekolojik yıkımın sonuçlarını daha derin biçimde deneyimlemektedir. Suya, gıdaya ve yaşamsal ihtiyaçlara erişimin zorlaşması, kadınların bakım yükünü artırırken bilgi ve deneyimlerini, dayanışma ağlarını ve toplumsal yaşam içindeki kurucu rollerini de zayıflatmaktadır. Bu nedenle ekokırım, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini derinleştirirken kadınların emeğini, bilgi ve deneyimlerini ve ortak yaşamı ayakta tutan dayanışma ilişkilerini de hedef almaktadır.

Ekolojik yıkımın toplumsal etkileri, doğaya yönelik uygulamaların yalnızca çevresel sonuçlar doğurmadığını açıkça göstermektedir. Yaşam alanlarının tahrip edilmesi; üretim biçimlerinden göçe, kültürel hafızadan toplumsal ilişkilere kadar yaşamın bütününü dönüştürmektedir. Bu nedenle ekokırımı anlamak, doğa ile toplum arasındaki koparılamaz ilişkiyi birlikte değerlendirmeyi gerektirmektedir.

Bugün Kürdistan’da yürütülen barış ve demokratik toplum tartışmaları, yaşamın nasıl yeniden inşa edileceği sorusunu da gündeme taşımaktadır. Bu tartışmalar içinde ekoloji, giderek daha fazla gündemimize giren başlıklardan biri hâline geldi. Çünkü toplumsal inşanın ekolojik bir perspektiften bağımsız düşünülmesi mümkün değildir. Doğayla kurulan ilişkinin yeniden düşünülmediği, yaşam alanlarının korunmadığı ve ekolojik yıkımın durdurulmadığı bir yerde toplumsal yeniden inşa da eksik kalacaktır.

Etiketler: DoğaDoğa talanıdoğa ve kadınEkokırımekoloji ve kadınekonomiKadın haklarıKadın MücadelesiMücadele ve DirenişSayı 180toplumsal ahlak
Önceki İçerik

Savaş Alanından İradeleşmeye: Êzidî Kadınlar

Sonraki İçerik

Özel Savaş Politikaları Karşısında Demokratik Toplumu İnşa Etmek

Sonraki İçerik
Kadın Bedeni Üzerinden Kurulan Savaş: Cinsiyetlendirilmiş Şiddet, Hafıza, Dayanışma ve İnşa

Kadın Bedeni Üzerinden Kurulan Savaş: Cinsiyetlendirilmiş Şiddet, Hafıza, Dayanışma ve İnşa

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.