Mücadele geleneğini sokaklara, mahallelere, sivil toplum alanlarına ve toplumsal örgütlenmelere taşıyarak kadın iradeleşmesini bir kez daha gösterdi. Üç dönem boyunca bu saldırılarla karşı karşıya kalan kadın mücadelesi, örgütlülüğünden ödün vermeden kazanımlarına sahip çıkarak her dönem toplumsal olarak kazandığı bu kazanımları, toplumun desteğiyle sahiplenmesiyle tekrar bu mücadele alanlarına geri döndü
Özgür Kadın Hareketi yalnızca kadınların toplumsal yaşama katılımını esas alan bir hareket olarak ortaya çıkmadı. Aynı zamanda egemen devletçi uygarlığa, sömürgeciliğe, inkâr ve imhaya karşı geliştirilen kapsamlı bir toplumsal dönüşüm hareketi olarak kendisini var etti. Bu nedenle Özgür Kadın Hareketi’nin yerel yönetimlerdeki varlığı, sıradan bir anlamla yani temsiliyet meselesi değil, özgür yaşamın kurumsallaştırılması çabasının bir parçasıdır.
Yerel yönetimlerde kadın mücadelesinin miras olarak gördüğü, 1979 yılında Hilvan’da üç kadın meclis üyesi kadınla başlayan yerel yönetimler mücade tarihi, her dönem üzerine pozitif eklenmelerle bu alanda gittikçe kendisini büyüttü. 1990’lı yıllar, Özgür Kadın Hareketi’nin mücadelesini siyasallaştırmaya başladığı, kendi sözünü ve örgütlülüğünü oluşturmaya başladığı yıllar oldu. Bu dönemde kadınlar hem ulusal özgürlük mücadelesinin aktif özneleri hâline geldiler hem de kendi mücadele alanları içerisinde erkek egemen zihniyetle mücadele ederek kendi özgün örgütlenmelerini inşa ettiler. Kadınların siyasette, sokakta, mahallede, yaşamın her alanında geliştirdiği mücadele deneyimi, bu süreç içerisinde yerel yönetimler alanında da kendisini göstermeye başladı.
1999 yılında Kürt siyasi hareketinin birçok belediyeyi kazanmasıyla birlikte yerel yönetimler yeni bir toplumsal modelin inşa alanına dönüştü.
2000’li yıllarla birlikte kadınlar belediyecilik alanında daha sistematik bir örgütlenme geliştirdi. Kadınların belediyelerde yalnızca çalışan ya da meclis üyesi olarak yer almaları hedeflenmedi; kadın politikalarının oluşturulması, kadın merkezlerinin açılması, yaşam alanlarının kurulması ve kadınların karar mekanizmalarına doğrudan katılımının sağlanması için önemli adımlar attılar.
Kadın danışma merkezleri, kadın kooperatifleri, şiddetle mücadele birimleri ve kadın müdürlükleri bu dönemde kurumsallaşmaya başladı. Bu anlayışın temelinde kadın özgürlük mücadelesinin geliştirdiği demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü yerel yönetimler anlayışı bulunuyordu. Belediyeler yalnızca klasik anlamda yürütülen belediyecilik hizmeti sunan kurumlar olarak değil, toplumun ihtiyaçlarının, taleplerinin katılımcı bir anlayışla ortaya koyduğu, kendi ihtiyacını kendisinin belirlediği yani komün anlayışıyla halkın yönetime doğrudan katılımının hedeflendiği alanlar olarak ele alındı.
Özellikle 2014 yerel yönetimler seçimleri sonrasında Özgür Kadın Hareketi’nin yerel yönetimlerde belediyeciliğe kattığı en önemli hususlardan biri eşbaşkanlık sistemi oldu. Eşbaşkanlık, kadın ve erkeğin aynı makamı paylaşması, kadının var olan iktidar anlayışı içerisinde iktidara ortak olması değil; egemen iktidar anlayışına karşı demokratik, çoğulcu, eşitlikçi, katılımcı ve özgürlükçü yönetim anlayışının somutlaşmasıydı. Kadınların yerel yönetimlerdeki etkisi gittikçe kendisini büyüttü; bunu da toplumsallaşmayla, toplumda kabuliyet sağlayarak, toplumun kadın siyasetine, kadının politikada var olmasına güvenmesiyle geliştirdi. Çok sayıda kadın belediye eşbaşkanı seçildi. Kadın politikaları bütçelendirildi, kadınların ekonomik ve sosyal yaşamını güçlendiren politikalar üretildi. Kadının yaşamın her alanında var olma mücadelesi perspektifi kent planlamasından ekonomiye, eğitime, şiddete karşı mücadele alanlarından tutalım birçok alana yansıdı.
Ancak büyüyen bu mücadele süreci kesintisiz ilerlemedi. Kayyım uygulamalarıyla birlikte eşbaşkanlık sistemi hedef alındı; özgür eş yaşam anlayışının somutlaşmış pratiği olan eşbaşkanlık sisteminin ortaya koymuş olduğu somut politikalara yönelik ciddi saldırılar gerçekleştirildi. Kadın kurumları, kadın müdürlükleri, kadın daire başkanlıkları, kadın yaşam alanları kapatıldı. Buna rağmen kadın hareketi yerel yönetimleri yalnızca belediye binalarından ibaret görmedi. Mücadele geleneğini sokaklara, mahallelere, sivil toplum alanlarına ve toplumsal örgütlenmelere taşıyarak kadın iradeleşmesini bir kez daha gösterdi. Üç dönem boyunca bu saldırılarla karşı karşıya kalan kadın mücadelesi, örgütlülüğünden ödün vermeden kazanımlarına sahip çıkarak her dönem toplumsal olarak kazandığı bu kazanımları, toplumun desteğiyle sahiplenmesiyle tekrar bu mücadele alanlarına geri döndü. Erkek egemen anlayış üzerine kurulmuş olan belediyeler içerisinde yer almak, kadına dair, topluma dair politikalar üretmek, bu hizmetleri açığa çıkarmak kadın mücadele tarihi içerisinde o kadar da kolay gerçekleşmedi. Erkek aklı olarak dizayn edilen bu kurumlarda hem kendi geleneğinden olan erkek anlayışla mücadelesini yürüttü hem de karşı anlayışa karşı mücadelesini büyüttü. İradesi sürekli kırılmaya çalışılan kadınlar, kendisini her seferinde küllerinden var ederek kadınların sesi, sözü olmaya devam etti.
Gelinen bu aşamada kadınların belediyecilik deneyimi, yalnızca yerel yönetim pratiği olarak değerlendirilemez. Bu deneyim, kadınların tarihsel olarak kendilerinden alınan irade olma gücü, sözü, kararı ve yönetim hakkını yeniden kazanma mücadelesinin kurumsal bir ifadesidir. Belediyecilik burada bir amaç değil; kadın özgürlüğünü, toplumsal demokrasiyi ve toplumun var olma biçimi olan komün anlayışını inşa etmenin araçlarından biridir. Bu nedenle kadınların yerel yönetimlerdeki hikâyesi, seçimlerden seçimlere hatırlanan bir siyasi başarı öyküsü değil; doğal toplumdan günümüze uzanan kadın özgürlük arayışının süregelen, üstü örtülmüş bir tarih gerçekliği olarak okunmalıdır. Çünkü bu mücadele, kadın bakışıyla, kadın estetiğiyle, kadın adaletiyle, kadın vicdanıyla özgür kentleri yönetme biçiminin nasıl olması gerektiğini, mevcut sistem içerisinde yerelden demokrasinin bu yönetim biçimi ile mümkün olduğunu ortaya koyarak iddiasını yaşamsallaştıracaktır. Kentleri yönetmekten önce yaşamı özgürleştirme iddiasını taşımaktadır.

