Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Aile mi, Kadın mı?

Canan Güllü Canan Güllü
21 Haziran 2026
Yazı
0
Aile mi, Kadın mı?
0
SHARES
43
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Bir ülkede her yıl yüzlerce kadın en yakınındaki erkekler tarafından öldürülürken aileyi güçlendirmekten söz etmek ne kadar anlamlıdır?

Türkiye’de aileyi koruma ve doğurganlığı artırma hedefleri güçlü bir siyasi söylem hâline gelmiş olsa da temel gerçek açıktır: Kadınların yaşam hakkı güvence altına alınmadan güçlü aileler kurmak mümkün değildir.

Devletin demografik hedeflerini ortaya koyan Aile ve Nüfus 10 Yılı Vizyon Belgesi; evliliklerin artırılması, doğurganlık hızının yükseltilmesi, genç nüfusun desteklenmesi ve aile kurumunun güçlendirilmesi gibi amaçları öne çıkarmaktadır. Ancak aileyi merkeze alan bu yaklaşımın başarısı, kadınların güvenli, eşit ve özgür bir yaşam sürüp süremediğinden bağımsız değerlendirilemez.

Türkiye’de kadınların karşı karşıya kaldığı en ciddi şiddet risklerinden biri kamusal alandan değil, en yakın ilişkilerinden ve yaşadıkları evlerden kaynaklanmaktadır.

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu verilerine göre 2025 yılında 391 kadın erkekler tarafından öldürülmüştür. Aynı yılın “Aile Yılı” olarak ilan edilmiş olması, aileyi güçlendirme söylemi ile kadınların maruz kaldığı şiddet arasındaki çelişkiyi daha görünür hâle getirmektedir.

Kadın cinayetlerine ilişkin veriler, faillerin büyük bölümünün eş, eski eş, partner ya da ayrılmak istenen erkekler olduğunu göstermektedir. Cinayetlerin önemli bir kısmı evlerde gerçekleşmekte; kadınlar çoğu zaman boşanmak, ayrılmak veya yaşamlarına ilişkin bağımsız kararlar almak istediklerinde hedef hâline gelmektedir. Bu tablo, aile kurumunun kendiliğinden güvenli bir alan olmadığını ortaya koymaktadır. Aile, kadın erkek eşitliği temelinde koruyucu bir yapı olabilirken; güç ilişkilerinin eşitsiz olduğu koşullarda şiddetin ve denetimin üretildiği bir alana da dönüşebilmektedir.

Bu nedenle aileyi korumayı amaçlayan politikaların öncelikle kadınların güvenliğini ve yaşam hakkını merkeze alması gerekir. Ancak Aile ve Nüfus 10 Yılı Vizyon Belgesi’nde nüfusun azalmasına ilişkin kaygılar geniş yer bulurken, kadınların yaşam hakkı, ev içi şiddet, ekonomik bağımsızlık ve eşitsizlikler aynı ölçüde ele alınmamaktadır.

Oysa doğurganlık oranları ile kadınların yaşam koşulları arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Kadınların çocuk sahibi olma kararlarını yalnızca ekonomik göstergeler değil; güvencesiz çalışma koşulları, bakım yükünün eşitsiz paylaşılması, kreş eksikliği, iş güvencesi sorunları ve şiddet riski de belirlemektedir. Bu nedenle yalnızca doğum oranlarını artırmaya odaklanan politikalar, sorunun temel nedenlerini gözden kaçırma riski taşımaktadır. Kadınların güvenli, eşit ve destekleyici koşullarda yaşayamadığı bir ortamda aileyi güçlendirme hedefinin kalıcı sonuçlar üretmesi de güçleşmektedir.

Kadın Haklarından Aile Politikalarına: Değişen Paradigma

Türkiye’de kadınlara ilişkin kamu politikalarının son yirmi yılı incelendiğinde dikkat çekici bir dönüşüm görülmektedir. 2000’li yılların başında kadın erkek eşitliği, kadına yönelik şiddetle mücadele, siyasi temsil, eğitim ve istihdam gibi başlıklar öne çıkarken; Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın 2011 yılında kapatılarak yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kurulması, kadın politikalarının giderek aile merkezli bir çerçeveye taşınmasının önemli göstergelerinden biri olmuştur.

Bu dönüşüm yalnızca söylemde değil; kurumsal yapılarda, mevzuatta, kamu kampanyalarında ve bütçe önceliklerinde de kendisini göstermektedir. Kadınların bireysel hak öznesi olarak ele alınması yerine, aile içindeki rolleri üzerinden tanımlandığı bir yaklaşım giderek güç kazanmıştır.

Oysa kadın hakları mücadelesinin temel kazanımlarından biri, kadının aile içinde tanımlanan bir birey olmaktan çıkarak bağımsız bir yurttaş olarak kabul edilmesidir. Eğitim hakkı, çalışma hakkı, siyasi temsil hakkı, miras hakkı ve şiddetten uzak yaşama hakkı bu anlayışın ürünüdür.

Bugün karşı karşıya olduğumuz temel sorunlardan biri de tam burada ortaya çıkmaktadır. Kadınların yaşadığı eşitsizliklerin nedeni çoğu zaman aile kurumunun zayıflığı değil, aile içindeki eşitsiz güç ilişkileridir. Kadınların ücretsiz bakım emeğini üstlenmesi, ekonomik bağımlılık, karar alma süreçlerinden dışlanma ve şiddet riskleri aileyi güçlendirme söylemiyle ortadan kalkmamaktadır.

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun yıllardır tuttuğu veriler, kadınların en fazla yakın ilişkiler içinde öldürüldüğünü göstermektedir. Eşler, eski eşler, birlikte olunan ya da ayrılmak istenen erkekler kadın cinayetlerinin başlıca failleri arasında yer almaktadır. Bu durum, kadınların karşı karşıya kaldığı tehlikenin dışarıdan değil, çoğu zaman içeriden geldiğini göstermektedir.

Bu nedenle aileyi kutsayan değil, aile içindeki eşitsizlikleri dönüştüren politikalara ihtiyaç vardır. Aksi hâlde kadınların maruz bırakıldığı yapısal sorunlar görünmez hâle getirilirken, kadınlardan daha fazla evlenmeleri, daha fazla çocuk doğurmaları ve daha fazla bakım yükü üstlenmeleri beklenmektedir.

Nafaka Tartışmaları ve Kadınların Ekonomik Güvencesi

Kadınların yaşam hakkı ile ekonomik bağımsızlığı arasındaki ilişki bu tartışmanın merkezinde yer almaktadır. Şiddette maruz bırakılan birçok kadın, gelir yetersizliği, barınma sorunu, çocukların bakımı ve sosyal destek eksikliği nedeniyle failden ayrılamadığını ifade etmektedir. Bu nedenle ekonomik güvenceler yalnızca refah politikalarının değil, aynı zamanda şiddetle mücadelenin de önemli araçlarıdır.

Bu noktada boşanma süreçleri ve nafaka hakkı etrafındaki tartışmalar önem kazanmaktadır. Son yıllarda özellikle “süresiz nafaka” konusu yoğun biçimde gündeme gelmiş, nafakanın kaldırılması veya sınırlandırılması yönündeki talepler çeşitli çevreler tarafından dile getirilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin 4 Haziran 2026 tarihli iptal kararı da bu tartışmaları yeniden canlandırmıştır.

Ancak nafaka meselesi yalnızca aile hukukuna ilişkin teknik bir konu değildir. Türkiye’de kadınların iş gücüne katılım oranı erkeklerin gerisinde seyretmekte; kadınlar daha düşük ücretlerle çalışmakta, kayıt dışı istihdamda daha fazla yer almakta ve bakım yükü nedeniyle çalışma hayatından ayrılabilmektedir. Bu nedenle uzun yıllar ücretsiz ev içi emek vermiş bir kadının boşanma sonrasında ekonomik olarak korunması sosyal devlet ilkesinin önemli bir gereğidir.

Nafaka tartışmalarında çoğu zaman gözden kaçan nokta da budur: Kadınların önemli bir bölümü boşanma sonrasında ciddi bir yoksulluk riskiyle karşı karşıya kalmaktadır. Ekonomik güvencesi olmayan kadınların şiddet içeren ilişkileri terk etmesi zorlaşırken, nafaka kadınların bağımsız bir yaşam kurabilmesinin ve şiddetten uzaklaşabilmesinin araçlarından biri hâline gelmektedir.

Oysa kadın örgütlerinin yıllardır dile getirdiği temel sorun, nafakanın varlığı değil, tahsil edilememesidir. Nafaka yükümlülüğünün yerine getirilmediği binlerce dosya bulunurken, nafakanın kendisinin tartışma konusu yapılması kadınlar açısından ayrıca kaygı vericidir.

Daha da önemlisi, kadın cinayetlerinin önemli bir bölümünün boşanma sürecinde, ayrılık aşamasında veya ayrılık sonrasında gerçekleştiği bilinmektedir. Kadınların ekonomik güvencelerini zayıflatabilecek her düzenleme, aynı zamanda şiddetten uzaklaşma imkânlarını da etkileyebilmektedir.

Aile Politikalarının Görünmeyen Yüzü: Kadınların Yurttaşlık Hakları

Aile ve Nüfus 10 Yıllık Vizyon Belgesi’nin temel yaklaşımı incelendiğinde kadınların öncelikle anne, eş ve bakım veren rolleri üzerinden tanımlandığı görülmektedir. Oysa modern demokrasilerde kadınlar öncelikle bağımsız bireyler ve eşit yurttaşlardır.

Kadınların toplumsal konumunu yalnızca aile içindeki rolleri üzerinden tarif eden politikalar, farkında olmadan kadınların kamusal alandaki varlığını, ekonomik bağımsızlığını ve karar alma süreçlerine katılımını ikinci plana itebilmektedir.

Kadınların doğurganlık kararları üzerinde söz sahibi olabilmesi ancak ekonomik bağımsızlıklarının güvence altına alınmasıyla mümkündür. Kadınların iş gücüne katılamadığı, kreş hizmetlerinin yetersiz olduğu, bakım yükünün büyük ölçüde kadınların omuzlarında kaldığı bir ortamda nüfus politikalarının başarıya ulaşması da mümkün değildir.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey kadınları aile için güçlendirmek değil; kadınları kendi hakları için güçlendirmektir. Çünkü kadınların özgürleşmesi aileyi zayıflatmaz. Tam tersine, kadın erkek eşitliği temelinde kurulan ilişkiler daha sağlıklı aileler ve daha güçlü bir toplum yaratır.

İstanbul Sözleşmesi’nden Çıkışın Gölgesinde

Aile ve Nüfus 10 Yıllık Vizyon Belgesi’nin tartışıldığı bir dönemde göz ardı edilmemesi gereken en önemli gelişmelerden biri İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararıdır.

Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nin ilk imzacısı ve ilk onaylayan ülkesi olmuştu. Sözleşme yalnızca kadına yönelik şiddetle mücadeleyi değil; şiddetin önlenmesini, şiddete maruz bırakılanın korunmasını, faillerin cezalandırılmasını ve bütüncül politikaların geliştirilmesini öngörüyordu.

Ancak son yıllarda sözleşmeye yönelik yürütülen tartışmalarda dikkat çekici bir söylem öne çıktı: İstanbul Sözleşmesi’nin aileyi zayıflattığı iddiası.

Oysa asıl soru şudur: Bir aileyi güçlü yapan nedir?

Şiddetin gizlendiği, kadınların ekonomik bağımlılığa zorlandığı, çocukların istismara uğradığı bir yapı mı; yoksa tüm bireylerin haklarının güvence altında olduğu eşitlikçi bir yaşam mı?

Kadınların güvende olmadığı bir aile yapısının korunması toplumsal refah üretmez; aksine şiddetin kuşaktan kuşağa aktarılmasına yol açar.

Pekin’den Bugüne Verilen Sözler

1995 Pekin Dünya Kadın Konferansı, kadın hakları mücadelesinde tarihî bir dönüm noktası olmuştur. Aradan geçen otuz yılda önemli kazanımlar elde edilmiş olsa da kadın cinayetleri, ekonomik eşitsizlikler, dijitalde istismar ve mahrem görüntülerin yayınlanması, dijital şiddet ve siyasal temsildeki eksiklikler devam etmektedir.

Pekin+30 sürecinde yapılan küresel değerlendirmeler, kadın haklarında ilerlemenin kendiliğinden gerçekleşmediğini göstermektedir. Kazanılmış haklar korunmadığında geriye gidiş mümkündür.

Bugün kadınların karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri, hak temelli yaklaşım ile korumacı yaklaşım arasındaki gerilimdir. Kadınların hak sahibi bireyler olarak mı yoksa korunması gereken aile üyeleri olarak mı görüldüğü sorusu, bütün politika tartışmalarının merkezinde yer almaktadır.

Kadın Cinayetleri Bir Demokrasi Sorunudur

Kadın cinayetleri çoğu zaman münferit olaylar gibi sunulmaktadır. Oysa yüzlerce kadının benzer gerekçelerle öldürüldüğü bir ülkede artık münferit olaylardan değil, yapısal bir sorundan söz etmek gerekir.

Kadınlar itaat etmedikleri için, boşanmak istedikleri için, çalışmak istedikleri için, kendi yaşamlarına ilişkin karar almak istedikleri için öldürülmektedir.

Bu nedenle kadın cinayetleri demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti meselesidir.

Bir ülkede kadınların yaşam hakkı korunamıyorsa, koruma kararlarına rağmen kadınlar öldürülüyorsa, şiddet uygulayan erkekler hakkında yeterli önlemler alınamıyorsa, sorun yalnızca bireysel suçlarda değil, kurumsal yapılarda da aranmalıdır.

Kadınların yaşam hakkını korumak devletin en temel yükümlülüğüdür. Bu yükümlülük yerine getirilmediğinde yalnızca kadınlar değil, hukukun üstünlüğü ve toplumsal güven de zarar görmektedir.

Türkiye bugün önemli bir yol ayrımındadır.

Bir yanda nüfus artışını, evlilik oranlarını ve aile kurumunu merkeze alan politikalar bulunmaktadır. Diğer yanda ise kadınların yaşam hakkını, ekonomik bağımsızlığını, şiddetten uzak yaşama hakkını ve insan haklarını merkeze alan yaklaşım yer almaktadır.

Oysa gerçekte bu iki hedef arasında bir çelişki yoktur. Kadınların öldürülmediği, ekonomik olarak güçlendiği, bakım yükünün adil paylaşıldığı, hukukun etkin biçimde işlediği toplumlar aynı zamanda ailelerin de güçlü olduğu toplumlardır.

Bu nedenle Türkiye’nin geleceği üzerine yürütülen tartışmalarda asıl soru kaç çocuk doğacağı değil, kadınların nasıl yaşayacağı olmalıdır.

2025 yılında 391 kadının öldürüldüğü bir ülkede nüfus politikalarından önce konuşulması gereken konu kadınların yaşam hakkıdır. Çünkü kadınların öldürüldüğü, yoksullaştırıldığı ve haklarının tartışmaya açıldığı bir ortamda aileyi korumak mümkün değildir.

Öncelikle korunması gereken kadınların yaşam hakkıdır.

Kadınların yaşadığı bir ülkede aile de yaşar, toplum da yaşar, demokrasi de yaşar, gelecek de yaşar.

Uzun Yıllara Dayanan Saha Deneyimimden Politika Önerileri

Yaklaşık kırk yıla yaklaşan kadın hakları mücadelem, yerel yönetimlerle yürüttüğümüz eşitlik çalışmaları, ev içi şiddet hattında edindiğimiz deneyimler ve kadınların adalete erişim süreçlerinde karşılaştığımız sorunlar bize çözüm yollarını da göstermektedir.

  • 6284 sayılı Kanun etkin ve eksiksiz biçimde uygulanmalıdır.
  • Koruma ve uzaklaştırma kararlarının ihlali hâlinde hızlı ve caydırıcı yaptırımlar devreye girmelidir.
  • Kadın sığınaklarının sayısı ve kapasitesi artırılmalıdır.
  • Ev içi şiddet mağdurlarına yönelik acil gelir desteği ve barınma programları oluşturulmalıdır.
  • Kreş hizmetleri yaygınlaştırılmalı, bakım yükü yalnızca kadınların sorumluluğu olmaktan çıkarılmalıdır.
  • Kadın istihdamını artıracak özel teşvik programları geliştirilmelidir.
  • Nafaka, sosyal yardım ve istihdam politikaları birlikte ele alınmalıdır.
  • Kadına yönelik şiddet davalarında cezasızlık algısını ortadan kaldıracak etkili yargısal mekanizmalar kurulmalıdır.
  • Eğitim sisteminde kadın erkek eşitliği, insan hakları ve şiddetsiz yaşam kültürü güçlendirilmelidir.
  • İstanbul Sözleşmesi’nin temel ilkeleri doğrultusunda önleme, koruma, kovuşturma ve bütüncül politika yaklaşımı yeniden güçlendirilmelidir.

Kadınların güven içinde yaşayabildiği, ekonomik olarak bağımsız olabildiği ve hukukun etkin biçimde koruduğu bir toplum, yalnızca kadınlar için değil, aileler ve toplumun bütünü için de daha güçlü ve daha adil bir gelecek anlamına gelecektir.

Saha mücadelem boyunca gördüğüm en temel gerçek şudur: Kadınların yaşam hakkının güvence altına alınmadığı hiçbir yerde ne aile güçlenebilir ne de toplumsal refah sağlanabilir.

Bu nedenle mücadelemi kadınların insan hakları, kadın erkek eşitliği ve şiddetsiz bir yaşam hakkı için sürdürmeye devam edeceğim.

Çünkü biliyorum ki:

Dayanışma yaşatır, mücadele kazandırır.

Ve şu soru ile noktayı koyacağım:

“Kadın Yaşamadan Aile Yaşar mı?”

Etiketler: AileAile içi şiddetAile YılıKadın haklarıkadın katliamıKadın MücadelesiSayı 173Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu
Önceki İçerik

Otoriterleşen İktidar İlk Olarak Kadının Temel Haklarını Hedef Alır

Sonraki İçerik

Yoksulluk Nafakası Değil, İnsana Yaraşır Bir Ekonomik Güvence

Sonraki İçerik
Gasp Paketleriyle Yaşamlarımızı Zincirleyemezsiniz!

Gasp Paketleriyle Yaşamlarımızı Zincirleyemezsiniz!

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.