İntihar ettiğine ikna edilmeye çalışıldığımız Gülistan’ın, Dersim’de çeteleşmiş özel savaş yapılarınınca katledildiği gerçeğine hep birlikte şahitlik ettik, ediyoruz.
2010 yılında Siirt’te, ilköğretim çağındaki kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve fuhuş skandalı patlak vermiş ve bir muhtarın, artan olaylara karşı Valiliğe dilekçe vererek önlem alınmasını talep etmesinin ardından; valilik yetkililerinin bu şikâyete “Gösteri yapmasınlar, fuhuş yapsınlar” şeklinde yanıt verdiği iddiası gündeme gelmişti.
Bu ifadenin kendisi, ülke tarihinde çok tanıdık olduğumuz, 12 Eylül 1980 darbesi döneminde cuntacı Kenan Evren’in, 17 yaşında olmasına rağmen yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren için kullandığı “Asmayalım da besleyelim mi?” ifadesinin süregelmesi ve boyut değiştirmesi olarak karşımıza çıktı.
İfadeyi kullananların temel motivasyonu ise kamu görevlisi kimliklerinden azade değildi. Nitekim biliyoruz ki devletler, kendi mantalitesine göre birey yetiştirmeyi ve sözde uygarlık sistemi içerisinde o bireyi kendi sınırları dışına çıkmayacak şekilde yaşamda konumlandırmayı farz-ı görev bilirler. Ve yine bunu başaramadığı kişilere, imhadan asimilasyona kadar birçok yöntemle müdahale etmekten kaçınmazlar. Tarih boyunca uygarlıklar tarafından katledilmemiş hakikat arayışçısının olmaması da bununla bağlantılıdır.
1980’de cuntacı liderin söylediği bu sözler, yıl 2010 olduğunda bu kez kız çocukları üzerinden başka bir form, ancak aynı zihniyet ve bakış açısının beslendiği yerden yine kamu yetkilileri tarafından dile getirilmişti. Üstelik bu kez söylemin kendisi, hedefte kız çocukları ve kadınların olduğunun ilanı şeklindeydi.
Hele ki Kürt kadınlar söz konusu olduğunda “Gösteri yapacaklarına” yani hakları ve talepleri için mücadele eden, yaşamı devrimci-demokrat bir hattan doğru yeniden inşa eden politik insanlar olarak yetişeceklerine, bozulmuş-çürümüş kişilikler olarak sisteme entegre olmaları devletin yegâne muratlarındandı.
Bundan sonra, yani Siirt’te kamu görevlilerince verilen cevaptan bu yana son yıllarda derinleşen özel savaş yöntemleri daha çok konuşulur oldu. Toplumu çürütmenin yolunun “kadını hedef almak”tan geçtiğinin keşfinin bugüne ait olmadığını, ilk sömürgeleştirilenin kadın olmasından bu yana uygulanagelen en işe yarar yöntem olduğunu tarih bize çokça göstermişti/gösteriyor ve özel savaş bu yönüyle sistem politikalarıyla çoktan devreye sokulmuş durumda.
Yıl 2020’ye geldiğinde ise Gülistan Doku’nun Dersim’de kaybolması, bu tarihsel yöntemin bir tezahürü olduğu yönünde tarihsel hafızamızı canlandırıyor ve bu ortadan kaybolma hâlinin sıradan bir vaka olmadığını bize söylüyordu.
Nitekim ailenin ve kadın örgütlerinin ısrarı ardından devam eden 6 yıllık soruşturmanın sonunda tarihsel hafızamızın bizi yanıltmadığını ve özel savaşın sistematik ve kurumsallaşmış hâli ile karşı karşıya olduğumuzu gördük.
İntihar ettiğine ikna edilmeye çalışıldığımız Gülistan’ın, Dersim’de çeteleşmiş özel savaş yapılarınınca katledildiği gerçeğine hep birlikte şahitlik ettik, ediyoruz.
Bu şahitlikle birlikte Gülistan’ın öyküsü sadece Gülistan’a ait değil, Kürdistan’da yoksulluk kıskacında olup kamu görevlilerince sevgi, aşk yalanlarıyla şiddete, tecavüze maruz bırakılan, katledilen, intihara ve/veya fuhuşa sürüklenen çok sayıda genç kadının hikâyesiydi.
Gülistan Doku meselesini konuşmak biz kadınlar açısından hem çok zor hem de konuşmazsak, Gülistan’ın sesi olmazsak karanlığa boğulacağımız hissiyatını veren, canımızın en derinden acıdığı meselelerden biri.
Kısa bir hatırlama yapalım.
Gülistan, Amedli, oldukça yoksul, Dersim’de üniversite okumaya giden hayat dolu genç bir Kürt kadın. Geçici işlerde çalışırken, sistem tarafından örülen özel savaş politikalarından bağımsız olmayan, kentte çeteleşmiş ve başını da valinin oğlunun çektiği karanlık güruha denk geleceğini nereden bilebilirdi. Nasıl geliştiğini bilmediğimiz bir şekilde tecavüze maruz bırakılmış ve ardından içine çekildiği karanlıktan çıkmak isterken katledilmişti.
Gülistan’ın son görüntülerinde, kollarını önde bağlamış, yüzü yere bakar şekilde yalnız başına yürüdüğü yol, kadınların sistem içerisinde binyıllardır omuzlarına yüklendiği çaresizlik duygusuyla yürüdükleri yola çok benzer bir hâl değil de neydi?
Kaç Kürt kadın içine çekildiği karanlık ardından aynı çaresizlik duygusunu yaşamış veya yaşayacak?
Kürdistan’ın neredeyse her ilinde yaşanan Kürt kadını düşürme ve toplumsallığı buradan doğru darbeleme operasyonlarına;
Hakkari’de karşımıza çıkan fuhuş çeteleri,
Şırnak’ta açığa çıkan kolluk ilişkilenmeleri ve ardından gelen tecavüz-şiddet vakaları,
Mardin’de yurt çocuklarının sürüklendiği fuhuş dosyaları ve faillerinin kamu görevlileri olduğu N.Ç. davası,
Ankara’da kardeşini yurtlarda ararken yurttaki kızların çocuk yaşta fuhuş sektörüne nasıl pazarlandığını görüp peşine düşen sevgili Avukat Dilek Ekmekçi’ye deli damgası vurulup üstüne bir de cezaevine kapatılması;
Üniversiteli genç kadınların yoksulluk, barınma krizi ve güvencesizlik, ekonomik sıkışmışlık, kira, yurt ve geçim sorunları nedeniyle sömürü ilişkilerine açık hâle gelmesi/getirilmesi,
Batman’da uzman çavuş tecavüzcü ardından intihara sürüklenen İPEK ER olayı,
Van’da Rojin’in katledilmesi,
Amed’de gençliğin düşürüldüğü uyuşturucu kullanma ve satma batağı şeklinde kamuoyuna yansıyan ve özel savaşın sadece çok küçük bir kısmı olan birkaç olayda rastlıyoruz.
Peki kamuoyuna yansımayanlar?
Korktuğu, çekindiği, tehdit edildiği için şikâyet edemeyen, açıklayamayan kadınlar?
Kendi içinde çoğunlukla organize olmayan ancak aynı pratiklerle aynı amaca hizmet eden ve neredeyse tamamının, sırtını devletin cezasızlığına yaslayan faillerden oluşan bu erkek grubunun tek bir amacı var: Kadının düşürüldüğü, değerlerinden kopacağı ve kolay yönetilebilir bir kitle topluluğuna dönüşeceğini çok iyi bildiklerinden, ilk ve en önemli hedef her türden kirli yöntemle Kürt kadınları ne kadar yaralayabilirse ve tüketebilirse o kadar tüketmek.
Ulusal değerlerinden kopuk, yurtseverlik duygusu/insani duyguları örselenmiş ve yaralanmış, yaşamda politik özneler olmayan/olamayan her bir kadın, kapitalist uygarlık sistemine hizmet eden metalardan başka bir şey değildi nasıl olsa.
Gülistan meselesinde ve diğer bütün kız çocuğu ve kadınlara yaşatılan ama bir o kadar da üstü örtülmeye ve olmamış gibi karartılmaya çalışılan bu olaylarda bunca karanlığa/kirliliğe ve bu kadar sistemli ve organize bir yönelmeye rağmen HAKİKATIN ERGEÇ ORTAYA ÇIKMA HUYU devreye girmiş ve özel savaş dediğimiz şeyin Kürt kadınları üzerinden nasıl derinleştirildiği açığa çıkmıştı. Nitekim tam da AKP-Devlet’in içinden biri olan Salim Ensarioğlu, kendisi de güç savaşının bir parçası olduğu hâlde, itiraf niteliğinde: “4 yıl önce Tunceli’de bir kafede Munzur Üniversitesinin bir daire başkanı buradaki kızların telefonlarını asker, polise veriyorsun diye kafede dövülüyor. O kadar bana anlatılmış ki, devletin valisine güvenmedim.” şeklinde beyanlarda bulunmuştu. Ayrıca sevgili Narin olayında toplumu şoke eden açıklamaları olmuştu. Bu beyanlar elbette iyi niyetli bir arınma sürecinin parçası değil, gücün el değiştirmesinin bir parçası ve özel savaşın ne kadar sistematik ve ne kadar yaygın hâle getirildiğinin ifşasıydı.
Bu ifşa da gösterdi ki Gülistan’ın hakikatini özel kılan şey; Gülistan katledilmeden önce ve sonrasına dâhil olan karanlık güruhun, cinayetin üstünün örtülmesi için hep birlikte el ele vererek içine girdikleri organizasyon ve devletin koruma zırhının bu erkeklere ne denli cesaret verdiğini izlerken yaşadığımız en gerçekçi dehşettir.
“Herkes neden/nasıl bu kadar işin içinde” diye sorarken, cevabını “özel savaş” olarak vermemenin mümkün olmadığı gibi.
Ya da özel savaş yöntemlerinin her an her yerde herkesin başına gelebilme riskinin yakınlığı gibi. Yani özel savaşı her an ensemizde hissedeceğimiz bir yoğunlukla işleyen koca bir sistem gerçekliğinin ifşası gibi.
Başımıza gelebilecek bir meselede kamusal alana değmesi sebebiyle yaşayacağımız o büyük çaresizliğin korkusu gibi.
Bir de tabii ailenin ve kadınların direnişi, mücadelesi, ısrarı, kararlılığı, “Gülistan Nerede?” diye sormaktan hiç vazgeçmemeleri ve hapsedilmek istendiğimiz bunca kötülük ve karanlığa karşı bir ve birlikte olursak ne yapılabileceğini bize göstermesi gibi.
Yine “GÜLİSTAN NEREDE” diye sorduğumuz için kadınlar olarak bedel ödüyor olmamız da bu meselede en çok konuşmamız gereken boyutlardan biridir.
2020 Ocak ayında Gülistan kaybedilmiş, kadınlar Gülistan Nerede diye sormaya başlamış ve hemen ardından yüzlerce kadına dönük siyasi operasyonlar ile cadı avı başlatılmıştı. Cinayetin ayrıntıları ve karanlık ilişkileri ortaya çıktıkça da kadınlara operasyon başlatan dönemin İçişleri Bakanı ile Gülistan’ı katleden oğulun babası valinin tüm delillere müdahale ederek hakikati karartmaya çalışmasının arkasında bir zamanlama tesadüfü mü vardı? Tesadüfse tabii.
Biliyoruz ki erkekliğin ürettiği bir kötülük söz konusu ise tarih ve zaman hiçbir zaman tesadüfi değildir.
Tüm bu tesadüfi olmayan gerçekliklere karşı hâlâ cenazesi bulunamamış Gülistan’ın hakikatinin tüm boyutları ile açığa çıkması, “GÜLİSTAN İÇİN ADALET”, “KADINLAR İÇİN ADALET ve YAŞAM HAKKI” sağlanması ve en totalde başka GÜLİSTANLAR olmaması için ise bilinç ve mücadele esastır. Yani kadınlar ve hatta tüm toplum için ‘Olmazsa Olmaz’ olanın kendisi “JIN – JIYAN – AZADİ”dir.
