Bir yanıyla amaçları tam olarak bu tarihe dair bir hafızasızlık yaratmak olan bu projelere karşı direnmek o yüzden çok önemli. Şu haliyle dahi neredeyse el değmedik çok az alan kalmışken, daha fazlasına hayır demek sadece Gimgim ve Kanîreş halkının değil, herkesin görevi
Mitingin en önünde yürüyor, üstünde renkli çizgili bir gömlek, elinde takmayı bir türlü beceremediği kol çantası. Muhabir yanına yaklaşıyor ve soruyor; “En büyük hayalin nedir heval?” hiçbir baskının soldurmadığı gülen gözleriyle baktığı genç kadına; “Kürdistan’ın bütün dağları taşları çiçek açsın isterdim, ne isteyebilirim ki başka” diyor…
Yıllarca o dağlarda, taşlarda dolaşmıştı. Henüz hiç kimse uyanmadan uyanır, güneş doğmadan bütün patikaları dolanır ve öyle gelirdi arkadaşlarının yanına. O çok sevdiği ülkesinde ayak basmadığı yer neredeyse kalmamıştı. O yüzden kızıl saçlı o kadının tek hayali, uzakta da olsa ömrünü verdiği ülkesinin dağlarının ve taşlarının çiçek açtığını görmekti.
İşte o dağlar ve taşlar uzun bir süredir delik deşik ediliyor. Bitki örtüsü yok ediliyor, suları kirletiliyor, havası ve toprakları zehirleniyor. Değil çiçek açmak çiçeklerinin birbir solduğu bir coğrafyaya dönüştürülüyor ülkesi.
Son yıllarda Türkiye’de neredeyse el değmedik alan kalmazken, şimdi sıra Kürdistan’da. Çatışmasızlık süreçlerini fırsat bilen iktidar aklı 2013-15 yılları arasında her yere kalekol ve karakol yaparken, son yüz yılda çözüme en yakın süreç olarak adlandırılan “Demokratik Toplum ve Barış” sürecinde ise bu sefer sermayeye uzun vadeli bir yatırım alanı açıyor.
Öyle ya, ola ki devlet yüz yıllık inkar ve asimilasyondan sonra barışır da o dağlarda kavga edecek kimse kalmazsa, bu toprakları öylesine bırakıp gidemezdi (!). İşte tam da o yüzden ulusal ve uluslararası şirketler şimdilerde Kürdistan topraklarında cirit atıyor. Ulusal şirketler daha kısa vadede daha sömürü odaklı yaklaşıp alacağını alma peşinde iken, uluslararası şirketler on yılları aşan kiralama hakları ile bir daha çıkmayacakları yerleşik bir düzen kurma peşinde.
Kürdistan’da neredeyse her kent başka bir ülkenin topraklarına dönüşmüş durumda(!). Amed ve çevresini Amerikan şirketleri gözüne kestirirken, Dêrsim’i Kanadalılar, Kürdistan’ın geneli için de yine bu iki ülkenin yanı sıra Avustralyalı şirketler ön plana çıkıyor. Kısa sürede çekip gideceğe benzemeyen bu yerli ve yabancı sermayenin zararı ise korkunç. Tarihsel, sosyal, kültürel ve doğal yaşamın hedef alındığı bu sahalarda sadece son üç yılda 250 bin futbol sahası genişliğinden fazla alan ruhsatlandırılıp satılmış durumda. Böylece 90’lı yıllarda “güvenlik” adı altında topraklarından edilen insanlar şimdilerde ise “süreç” fırsatçılığı ile tamamen mülksüzleştiriliyor.
Elbette bu durum sadece Kürdistan özelinde değil Türkiye’nin hemen her kenti için de aynı talan ve yağma zihniyeti devrede. Onlarca hektarlık verimli topraklar şirketlere peşkeş çekilmiş durumda.
O projeler kapsamında Aydın, Denizli ve Manisa’da Jeotermal Enerji Santralleri (JES) adı altında verimli alanlar yok edilirken, Kürdistan’da ilk JES projesi olacak alan için Mûş’un Gimgim (Varto) ve Çewlîk’in (Bingöl) Kanîreş (Karlıova) ilçelerine bağlı köyler hedef alındı.
Gimgim’de köylüler günlerdir kurdukları çadırlarda toprakları için nöbet tutuyor. Halaylar çekiyor, türküler söylüyor yıllardır bedel verdikleri toprakların bu kez de şirketler tarafından işgal edilmesini istemiyorlar. Kendilerine miras kalan bu toprakların çocuklarına kalmasını istiyorlar. Her köyde bir ziyaret, her alanda bir anıları var ve hatta ülkeleri için canlarını veren çocuklarının mezarları…
Üstelik kurdukları o çadırlarda sadece nöbet tutmuyorlar, bilgilendirme atölyeleri de yapıyorlar. Hukuktan, yapılacak projelerin zararlarına kadar. Yine bu çadırlara aradan geçen bir ayda şehir dışında da çok sayıda ziyaretçi geldi.
Türkiye’de örneklerine sıkça rastladığımız yaşam alanları için yağma ve talana karşı direniş kültürünün Kürdistan’daki en güzel örneklerinden birine dönüştü bu çadır nöbeti. Daha önce Kürdistan doğasına yönelik işgal ve sömürü projelerine karşı eylem, etkinlik, yürüyüş ve açıklamalar olsa da bu çadır eylemi uzun süreli en önemli eylemlerden biri olacak gibi. Bu açıdan yol gösterici bir yönü de var.
Çadırın bir de Diren adında sevimli küçük bir yavru köpeği var. Diren de yaşam alanı için nöbetteki yerini almış durumda. Köylüler kararlı ve bilgili. Her bağlandıkları yayında tek tek anlatıyorlar projenin doğalarına vereceği zararları.
Kısa bir süre önce Çewlik’te yerel bir gazetenin “İtirazlar bilgisizlikten” sözlerine karşı bu insanların direnişi, doğa ile kurdukları bağ ve üstüne edindikleri bilgiler insana başka bir dünya mümkün dedirtiyor.
Bugünlerde çok sıkça tartışılan “komün yaşam” belki de buralardan aranır. İnsanın insana, doğaya, diğer bütün canlılara tahakkümünün olmadığı, sömürmediği ama aynı zamanda ekolojik bir döngüde birlikte yaşadığı. Bütün güzelliği ile yıllardır her türlü saldırı, yangın, bombalama, ağaç kıyımı ve son olarak sermaye işgaline karşı Kürdistan coğrafyası yüz yıllardır direniyor. Her taşın, her dağın, her ağacın, her suyun bir hikayesi, bir tanıklığı var bu topraklarda.
Bu toprakların kutsallığı ölümle değil yaşamın ta kendisiyle tanımlanıyor. Dêrsim’in dağlarına yakılan türküler, Hevsel’in, Munzur’un, Cudi’nin, Besta’nın, Dicle’nin ve Fırat’ın adı ondandır konulur yeni doğan kara gözlü çocuklara.
Bir yanıyla amaçları tam olarak bu tarihe dair bir hafızasızlık yaratmak olan bu projelere karşı direnmek o yüzden çok önemli. Şu haliyle dahi neredeyse el değmedik çok az alan kalmışken, daha fazlasına hayır demek sadece Gimgim ve Kanîreş halkının değil, herkesin görevi.
Çünkü beyaz adamın “ırmağının akışına ölürüm” dediği topraklarına ne yaptığını da görüyoruz. Karadeniz’in doğasına ihanet edenler, Ege’yi yağmalayıp işgal edenler Kürdistan’a daha fazlasını yapmak istiyor. O yüzden bu ülkede “mesele asla bir ağaç meselesi değil” bu coğrafyada. Buna karşı ortak ve kolektif bir mücadele hattı örmek lazım.
Ayder’i, Uzun Gölü satın alıp her yerine kebapçı dükkanı açan Katar şeyhi bilemez o toprakların değerini, onu ancak “Halkız biz, halk… Bizim sayemizde devlettir” diyerek direnen 80 yaşındaki Havva ana bilir. Akbelen’i yağmalamak isteyen maden sahipleri o ağaçların değerini bilemez, onu ancak o ağaçlar için direnirken tutuklanmayı göze alan Esra bilir. Kürdistan’ı talan etmek isteyen Amerikan şirketi Fırat’ın suyunun değerini bilemez, onu ancak “Fırat’ın Doğusu” için bedel veren bilir…
Bugün topraklarımıza, suyumuza, dağımıza, taşımıza “kalkınma” adı altında göz koyanların amaçlarını yüz yıllardır yaşadıklarımız ve yaşattıklarından tecrübe ettik yeterince. Olacaksa onurlu olacak, olacaksa her canlının, her taşın, her kuşun hakkını gören ve kabul eden bir barış olacak… Gerisi ise her seferinde küllerinden yeniden doğan bir halkın toprağına dönmesinin hikayesi olacak! Yaralarımızı sarmak mümkün elbette: bizden aldıkları her fidanımızın yerine yeni bir ağaç dikerek…

