Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Unutmaya Karşı Hafıza, Cezasızlığa Karşı Adalet: Kadınların Bitmeyen Nöbeti

İrem İlhan İrem İlhan
25 Ekim 2026
Yazı
0
Unutmaya Karşı Hafıza, Cezasızlığa Karşı Adalet: Kadınların Bitmeyen Nöbeti
0
SHARES
1
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Hafıza mücadelesi tam da burada adalet mücadelesinin ayrılmaz bir parçasına dönüşüyor. Çünkü kadınların ölümünün ardından başlayan sessizlik, yalnızca toplumsal unutkanlıktan kaynaklanmıyor. Hakikatin eksik bırakılması, dosyaların kamuoyu gündeminden düşmesi, kadınların isimlerinin yalnızca ölüm haberleriyle anılması ve her yeni cinayetin bir öncekini görünmez kılması, şiddetin sürekliliğini perdeleyen bir toplumsal hafıza yaratıyor

Bir kadının öldürülmesinin ardından geriye yalnızca yarım kalmış bir yaşam değil, çoğu zaman cevapsız bırakılmış sorular, yerine getirilmemiş yükümlülükler ve adalet arayışıyla baş başa bırakılmış bir aile kalıyor. Ardından başka bir kadının ölüm haberi geliyor. İsimler, kentler, tarihler değişiyor; ancak kadınların yaşam hakkına yönelen sistematik şiddet, bu şiddeti besleyen erkek egemen zihniyet ve cezasızlığı yeniden üreten mekanizmalar varlığını sürdürüyor. Bir kadının yaşamının kamuoyunda birkaç günlük bir tartışmaya, yargı önünde ise yıllarca sürebilen bir dosyaya dönüşmesi, yaşam hakkının korunmasına ilişkin sorumluluğun ne ölçüde yerine getirildiğini sorgulamayı zorunlu kılıyor.

Kadın cinayetlerinin politik olduğunu söylerken tam da bu sürekliliğe işaret ediyoruz. Çünkü erkek şiddeti, birbirinden bağımsız bireysel öfke patlamalarının veya münferit suçların toplamı değildir. Kadınların yaşamları, bedenleri, emekleri ve kararları üzerinde kurulan tarihsel tahakkümün en ağır görünümlerinden biridir. Bu tahakküm yalnızca şiddeti uygulayan erkeklerin eylemleriyle değil; kadınların eşitliğini ikincilleştiren siyasal söylemlerle, toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üreten kurumlarla, şiddet başvurularını etkisizleştiren uygulamalarla ve kimi zaman yargısal süreçlerde karşılaşılan ayrımcı yaklaşımlarla da beslenmektedir. Dolayısıyla kadın cinayetlerini yalnızca failin cezalandırılması meselesine indirgemek, şiddetin ortaya çıkmasını mümkün kılan toplumsal ve politik koşulları tartışmanın dışında bırakmak anlamına gelir.

Amed’de başlattığımız Kadın, Adalet ve Hafıza Nöbeti, bu tartışmayı yeniden ve ısrarla kamusal alana taşıma iradesinin bir sonucudur. Amed Şiddetle Mücadele Ağı’nın çağrısıyla 6 Ekim’de Diyarbakır Adliyesi önünde başlayan ve on hafta boyunca her salı sürdürülecek olan nöbet, kadınların katledilmesine, şüpheli kadın ölümlerinin aydınlatılmamasına ve cezasızlığın farklı biçimlerde yeniden üretilmesine karşı ortak bir itirazdır. Ancak bu itirazı yalnızca ölümün ardından yükselen bir adalet talebi olarak tanımlamak eksik kalacaktır. Nöbetimiz, kadınların yaşam hakkının korunmasını, hakikatin açığa çıkarılmasını ve erkek şiddetini mümkün kılan koşulların dönüştürülmesini birbirinden ayrılmaz sorumluluklar olarak ele alıyor. Çünkü adalet, yalnızca ölüm gerçekleştikten sonra başvurulan bir mekanizma değil; kadınların hayatta kalmasını sağlayacak toplumsal ve hukuki güvencelerin bütünüdür.

Türkiye’de kadınlara yönelik şiddetle mücadelede en temel çelişkilerden biri, hukuki güvenceler ile bu güvencelerin uygulanması arasındaki derin uçurumdur. Anayasa’nın yaşam hakkını güvence altına alan hükümleri, 6284 sayılı Kanun’un koruyucu ve önleyici mekanizmaları, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı, devletin kadınları şiddetten koruma yükümlülüğünün hukuki dayanaklarını oluşturmaktadır. Buna karşın şiddet tehdidi altındaki kadınların başvurularının yeterince değerlendirilmediği, risk analizlerinin yapılmadığı, koruma tedbirlerinin etkili biçimde uygulanmadığı veya tedbir ihlallerine zamanında müdahale edilmediği örneklerle karşılaşılmaktadır. Bu noktada sorun yalnızca mevzuatın varlığı ya da yokluğu değildir. Asıl mesele, kadınların yaşam hakkının kamu otoriteleri tarafından ne ölçüde öncelikli bir yükümlülük olarak kabul edildiğidir.

Cezasızlık da bu nedenle yalnızca mahkeme salonunda verilen bir beraat kararıyla veya hükmedilen cezanın miktarıyla açıklanamaz. Şiddet başvurusunun ciddiye alınmaması, delillerin zamanında toplanmaması, soruşturmanın dar varsayımlarla yürütülmesi, kadınların beyanlarının toplumsal cinsiyet kalıpları üzerinden değerlendirilmesi ve yargılamanın etkili biçimde sonuçlandırılamaması, cezasızlık riskini besleyen birbirine bağlı süreçlerdir. Özellikle kadın cinayetlerinin yargılamalarında failin kıskançlığının, kadının ayrılma iradesinin veya yaşam tarzının tartışmanın merkezine yerleştirilmesi, kimi zaman şiddetin sorumluluğunu failden uzaklaştıran bir dilin kurulmasına yol açmaktadır. Kadının neden ayrıldığı, neden boşanmak istediği veya neden belirli bir yaşam biçimini tercih ettiği değil; failin hangi eylemi gerçekleştirdiği ve bu eylemin hukuki sorumluluğu yargılamanın konusu olmalıdır. Kadınların özgür iradeleriyle aldıkları kararların erkek şiddetine gerekçe oluşturabileceği düşüncesi, hukuk önünde hiçbir meşruiyet taşıyamaz.

Şüpheli kadın ölümleri ise bu tablonun en ağır ve en fazla sorgulanması gereken alanlarından birini oluşturuyor. Bir kadının ölümünün ilk aşamada intihar veya kaza olarak değerlendirilmesi, olayın bütün yönleriyle
araştırılması yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Aksine, ölümün gerçekleştiği koşulların, geçmiş şiddet öyküsünün, olası tehditlerin, dijital ve fiziksel delillerin, tanık anlatımlarının ve adli tıp bulgularının birlikte değerlendirilmesi gerekir. Şüpheli bir ölümün yeterli araştırma yapılmaksızın belirli bir nedene bağlanması, yalnızca maddi gerçeğe ulaşılmasını güçleştirmez; aynı zamanda yaşam hakkının usule ilişkin güvencelerini de zedeler. Etkili soruşturma yükümlülüğü, devletin yaşam hakkına saygı gösterme ve bu hakkı koruma sorumluluğunun ayrılmaz bir parçasıdır.

Hafıza mücadelesi tam da burada adalet mücadelesinin ayrılmaz bir parçasına dönüşüyor. Çünkü kadınların ölümünün ardından başlayan sessizlik, yalnızca toplumsal unutkanlıktan kaynaklanmıyor. Hakikatin eksik bırakılması, dosyaların kamuoyu gündeminden düşmesi, kadınların isimlerinin yalnızca ölüm haberleriyle anılması ve her yeni cinayetin bir öncekini görünmez kılması, şiddetin sürekliliğini perdeleyen bir toplumsal hafıza yaratıyor. Bu nedenle hatırlamak, geçmişe dönük bir anma pratiğinden çok daha fazlasıdır. Hatırlamak, yanıtlanmamış soruların peşini bırakmamak, sorumlulukları yeniden gündeme taşımak ve kadınların yaşamlarının değersizleştirilmesine karşı kolektif bir irade oluşturmaktır.

Bununla birlikte kadınların hafızasını yalnızca öldürülme biçimleri üzerinden kurmanın da sınırlarını görmek gerekiyor. Kadınların yaşamlarını sonlandıran erkek şiddetini teşhir ederken, onları yalnızca şiddetin mağduru olarak tanımlayan bir anlatıya sıkışmamalıyız. Katledilen her kadının kendi yaşamı, emeği, ilişkileri, hayalleri, mücadelesi ve geleceğe ilişkin iradesi vardı. Erkek şiddetinin ortadan kaldırdığı şey yalnızca biyolojik yaşam değildir; bir kadının kurabileceği bütün gelecek ihtimalleridir. Bu nedenle feminist hafıza, kadınları yalnızca nasıl öldürüldükleriyle değil, nasıl yaşadıklarıyla, neye direndikleriyle ve hangi özgürlük taleplerini taşıdıklarıyla birlikte hatırlamayı gerektirir. Erkek egemen şiddetin kadınları ölüm üzerinden tanımlayan diline karşı, kadınların yaşamlarını merkeze alan bir hafıza kurmak zorundayız.

Amed’de adliye önünde bir araya gelmemizin anlamı da bu tarihsel ve politik sorumlulukla ilişkilidir. Adliye binaları, kadınlar için yalnızca hukuki başvuruların yapıldığı veya yargılamaların yürütüldüğü mekânlar değildir. Aynı zamanda korunma taleplerinin, hakikat arayışlarının, karşılanmamış adalet beklentilerinin ve uzun yıllara yayılan mücadelelerin tanığıdır. Nöbetimizi adliye önünde tutmak, yargının bağımsızlığına ve etkili soruşturma yükümlülüğüne ilişkin taleplerimizi doğrudan bu sorumluluğun muhataplarına yöneltmektir. Hukukun toplumsal eşitsizliklerden bağımsız, kendiliğinden tarafsız işleyen bir alan olduğu kabulü yerine, hukuk uygulamalarının kadınların somut yaşam koşulları üzerindeki etkisini tartışmaya açıyoruz. Çünkü biçimsel eşitlik, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yarattığı farklı riskleri ve güç ilişkilerini dikkate almadığında, kadınlar açısından gerçek bir eşitlik güvencesi oluşturamaz.

Kadına yönelik şiddetle mücadelenin aile merkezli ve korumacı bir anlayışla sınırlandırılması da bu bakımdan ciddi bir sorundur. Kadınların yaşam hakkı, ailenin bütünlüğüne veya geleneksel toplumsal rollerin korunmasına bağlı olarak ele alınamaz. Kadın, herhangi bir aile ilişkisinden bağımsız olarak hak sahibidir. Şiddetten korunma hakkı da boşanma, ayrılma, çalışmaya başlama, kendi yaşamını kurma veya hiçbir gerekçe sunmaksızın bir ilişkiyi sonlandırma iradesiyle birlikte güvence altına alınmalıdır. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesiyle derinleşen politik tartışmalar, kadınların eşitliğini ve şiddetten korunmasını merkeze alan bütüncül politikaların neden vazgeçilmez olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Kadınların yaşam hakkının tartışmaya açılabildiği bir siyasal düzende, hukuki kazanımların korunması kadar bu kazanımların etkili biçimde uygulanması için örgütlü mücadeleyi sürdürmek de zorunludur.

Bu mücadelede adaleti yalnızca faillerin cezalandırılmasına indirgemediğimiz gibi, hafızayı da yalnızca kayıpların anılmasıyla sınırlandırmıyoruz. Adalet, kadınların öldürülmeden yaşayabilmesi; hafıza ise bu yaşam hakkının hangi koşullarda ihlal edildiğini unutmadan geleceği dönüştürebilme iradesidir. Bir kadının ölümünden sonra gerçeği aramak ne kadar önemliyse, başka bir kadının aynı şiddete maruz kalmaması için gerekli koşulları yaratmak da o kadar zorunludur. Kadınların eşit ve özgür bir yaşam kurabilmesi, ancak şiddeti üreten toplumsal ilişkilerin ve bu ilişkileri yeniden üreten kurumsal pratiklerin dönüştürülmesiyle mümkün olacaktır.

Çünkü kadınların hafızası, yalnızca kaybettiklerimizin değil, vazgeçmediklerimizin de hafızasıdır. Her nöbet, kadınların yaşam hakkını savunmanın ertelenemez bir sorumluluk olduğunu yeniden hatırlatıyor. Katledilen kadınları unutmayacağız; ancak mücadelemizi yalnızca onları hatırlamakla da sınırlandırmayacağız. Asıl sorumluluğumuz, hiçbir kadının adının bir sonraki adalet nöbetinde anılmak zorunda kalmayacağı bir geleceği
kurmaktır.

Hafızamız geçmişe, mücadelemiz geleceğe dönüktür. Ve biz, kadınların yaşam hakkını savunmayı bir yasın değil, özgürlük mücadelesinin konusu olarak görmeye devam edeceğiz.

Etiketler: Diyarbakır Şiddetle Mücadele AğıFeminizmhafızaİstanbul SözleşmesiKadın Adalet ve Hafıza NöbetleriKadın DayanışmasıKadın haklarıKadın MücadelesiKürt kadın mücadelesiSayı 191
Önceki İçerik

Erkeklik Krizi ve Yeniden İnşası

Sonraki İçerik

Kadınlar ve Özel Savaş Politikası

Sonraki İçerik
Bir Meydan Kime Seslenir?

Bir Meydan Kime Seslenir?

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.