Nafakanın evlilik süresi gibi mekanik ve şeklî bir kritere bağlanması, kadının evlilik süresince verdiği emeğin ve uğradığı sosyoekonomik kayıpların yok sayılmasına, taraflar arasındaki fiilî eşitsizliğin boşanma sonrasında daha da derinleşmesine neden olacaktır
Mevcut pozitif hukukumuzda yoksulluk nafakasının evlilik süresine bağlanması veya hâkim tarafından belirli bir süreyle sınırlandırılması yönünde yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesi uyarınca boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla “süresiz” olarak nafaka talep etme hakkına yönelik olarak Anayasa Mahkemesi kanundaki süresiz ibaresini iptal etmiştir. İptal kararı ile kadınların nafaka hakkı bakımından hukuki, sosyal ve siyasi açılardan tartışmalar yapılmaya başlanmıştır. Ancak kanun koyucu yeni bir düzenleme yapana kadar yürürlükte olan yasal düzenlenme uygulanmaya devam edecektir. Toplumda nafakanın süresiz olduğu söylemlerinin arttığı noktada öncelikle devam eden düzenlemenin ne olduğu, bu tartışmaların hangi mağduriyetten ortaya çıktığı hususunun değerlendirilmesi gerekmektedir.
ÜLKEMİZDE SONSUZ, SÜRESİZ NAFAKA OLMAMASINA RAĞMEN TOPLUMDA SÜRESİZ NAFAKA UYGULAMASI MAĞDURİYETİ YANSITILMAKTADIR.
Özellikle eril dil yüklenmiş söylemleri, kanun maddesinin aksine toplumda mağduriyet çağrısı içeren bir noktaya ulaşmıştır. Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesi cinsiyetten bağımsız olarak düzenlenmiştir: “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.” İptal edilen düzenlemede yine “kadın” ya da “erkek” ayrımı yapılmamış olup ayrıma sebep olan kriterlerin yoksulluğa düşme riski ve kusurun daha ağır olmaması şeklinde olduğu görülmektedir. Dolayısıyla şartları oluştuğu takdirde erkeğin de kadın eşten yoksulluk nafakası talep etmesi hukuken mümkündür. Kamuoyunda yürütülen tartışmalarda nafakanın “sadece kadınlar için düzenlenmiş ve hiçbir koşulda bitmeyen, mezara kadar süren mutlak bir yükümlülük, erkeklerin yeni bir hayat kurmasını engelleyen hakkaniyetsiz uygulama” olarak sunulması ve bu söylemlerin toplum içinde haberleştirilmesi hukuki gerçeklerle bağdaşmayan eril zihniyeti yansıtan seçici ve manipülatif bir anlatıdan ibarettir. Topluma bu tür söylemlerle nafakanın adil olmaktan uzak, sadece erkek eşlerin mağdur olduğu bir uygulama olduğu yansıtılmaktadır.
Kanunda süresiz nafaka düzenlemesi ile bu nafakanın nasıl kaldırılabileceği de açıkça düzenlenmiştir. Kanunda bahsedilen süresiz nafaka ödenmesi hali aslında süresiz olmayıp nafakanın hayat boyu dokunulamaz bir borç olduğu anlamına gelmediğini, sona erme ve değiştirilme şartlarını açıkça hükme bağlayarak dengelemiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 176/3 maddesinde de “İrat biçiminde ödenmesine karar verilen maddî tazminat veya nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü hâlinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi hâlinde mahkeme kararıyla kaldırılır.” nafakanın kaldırılabileceği hususlar açıklanmıştır.Tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirmesi hâlinde nafaka miktarının azaltılması veya tamamen kaldırılması her zaman dava konusu yapılabilmektedir. Nafaka borçlusunun gelirinin azalması ya da nafaka alacaklısının asgari ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzenli bir işe girmesi durumlarında mahkemelerce nafakanın kaldırılmasına veya uyarlanmasına karar verilmektedir. Hukukumuzda ayrıca tarafların ekonomik ve sosyal durumları ile hakkaniyet ilkeleri gözetilerek yoksulluk nafakasının toptan ödenmesi imkânı da mevcuttur.
ANAYASA MAHKEMESİNİN İPTALİ SONRASI TARTIŞMALAR DEVAM ETMEKTEDİR. Anayasa Mahkemesinin iptal kararı sonrası yasa koyucunun yeni bir yasal düzenleme yapması beklenmektedir. Toplumun bir bölümünde nafakanın tamamen kaldırılması fikri de yoğunlaşmışken hukukçular da nasıl düzenleme yapılacağı konusunda tartışmalar yapmaktadır. Tartışmanın içeriği ne olursa olsun, boşanma sebebiyle yoksulluğa düşecek olan tarafın devlet tarafından da olsa nafaka hakkının korunması gerekmektedir. Ancak tartışmaların temelinde kadınların her halukarda zarar görebileceği açıkça görülmektedir.
Uygulamada nafaka alacaklılarının ezici çoğunluğunun kadın olmasının sebebi kanunun kadına tanıdığı bir hukuki ayrıcalık değil, Türkiye’deki toplumsal iş bölümü ve ekonomik gerçeklikler neticesinde boşanmayla yoksullaşan tarafın ağırlıklı olarak kadın olmasıdır. Kadın istihdam oranlarının düşüklüğü, hane içi bakım yükünün kadına yüklenmiş olması ve evlilik birliği boyunca kadının düzenli ve sürekli bir gelirden yoksun kalması, boşanma sonrasında kadını doğrudan yoksulluk riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Nafaka alacaklısının düzenli ve sürekli gelir getiren sigortalı bir işe girmesi veya bağımsız ekonomik güce kavuşması hâlinde nafaka talebinin reddedildiği veya bağlanan nafakanın kaldırıldığı gözetildiğinde, nafakanın bir cinsiyet imtiyazı değil, nesnel yoksulluk durumunun telafisi olduğu açıktır. “Mağdur erkekler” söylemi ise yoksulluk nafakasının barınma, gıda, sağlık ve çocukların bakımı gibi temel yaşam haklarını güvence altına alan hukuki mahiyetini gölgeleyerek, konuyu hak temelli bir güvenceden çıkarıp suni bir cinsiyet çatışmasına dönüştürme işlevi görmektedir.
Nafakanın sona erme ve uyarlanma imkânlarının kamuoyunda kasıtlı olarak dile getirilmemesi; nafakayı medeni hukukun meşru bir ferisi ve dayanışma aracı olmaktan çıkarıp; erkek bireylerin yeni bir hayat kurmasını engelleyen bir “tehdit” veya “cezalandırma” aracı gibi konumlandırmaktadır. Bu algı operasyonu, nafakanın boşanma ile birlikte yaşam standardı çöken kadın ve çocuklar için taşıdığı hayati güvenceyi aşındırmakta ve nafaka hakkını tasfiye etmeyi hedefleyen yasal değişiklik taleplerine zemin hazırlamaktadır. Hukuki belirlilik gereği yapılması gereken, mevcut sona erme ve indirim mekanizmalarının gerçekliğini vurgulamak ve kadınların ekonomik bağımsızlığını sağlayacak sosyal devlet politikalarını hayata geçirmektir. Kanunun süresiz nafaka uygulaması devam ederken yeni yapılacak süreli nafaka düzenlemesi yapması halinde çalışamayan, süresi dolan ve yoksulluğa düşecek/artacak nafaka alacaklısının da korunması gerekmektedir. Burada Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına bağlı olarak nafaka fonu kurması gibi önleyici ve koruyucu tedbirler alınabilecektir. Kamuoyunda da bir süredir nafaka fonu kurulmasına, devletin ücretsiz kreş yardımı yapmasına dair tartışmalar yürütülmektedir. Burada ortaya çıkacak sorunlardan biri olan devletin nafaka borçlusunun borcunu doğrudan üstlendiğine dair somut bir yasal düzenleme bulunmamasıdır. Düzenleme olmamasının da mağdurunun yine nafaka alacaklısının olduğu açıktır. Düzenleme olsa dahi yoksulluk nafakası, evlilik birliğinin sona ermesinden kaynaklanan, eşler arasındaki dayanışma ve bakım yükümlülüğünün devamı niteliğindeki şahsi ve medeni bir sorumluluğu ortadan kaldırmaya yönelik bir düzenleme olacaktır. Nafaka borcunun borçlunun üzerinden alınarak doğrudan kamusal bir fona devredilmesi, nafakanın bu şahsi yükümlülük niteliğini zedeleyerek borçluda sorumluluk bilincinin ortadan kalkmasına sebebiyet verebilir. Borcun devlet tarafından karşılanacağını bilen yükümlünün ödeme iradesi büsbütün zayıflayabilir. Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen sosyal hukuk devleti ilkesi, ekonomik bakımdan güçsüz yurttaşlara sosyal yardımlar yoluyla asgari geçim desteği sağlanmasını gerektirmekle birlikte; bu durum, bireylerin aile hukukundan doğan borçlarının kamulaştırılması anlamına gelmemelidir. Buna karşılık, hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşabilecek uygulanabilir model; borcun kamulaştırılması değil, nafaka alacaklısının tahsilat sorununu çözmeye dönük bir avans ve rücu sisteminin işletilmesidir. Yani nafaka alacağını tahsil edemeyen alacaklıya devlet tarafından ödeme yapılması, ardından ödenen bu tutarların kamu gücü kullanılarak borçludan rücuen tahsil edilmesi yöntemi benimsenirse hem alacaklının yoksulluğa düşmesi engellenir hem de borçlunun yasal sorumluluğu baki kalır. Mevcut durumda böyle bir kurumsal güvence bulunmadığından, nafakayı tahsil edemeyen hak sahipleri fiilen sosyal yardımlara muhtaç kalmaktadır.
Tartışmalar arasında yer alan devletin ücretsiz kreş sağlaması uygulamasında dahi her yerde bu uygulamaya erişimin kısıtlı olabileceği de dikkate alınmalıdır. Bu destekle birlikte kadın istihdamını arttıracak düzenlemeler, eşit ücret politikalarının da geliştirilmesi gerekmektedir. Aksi halde ekonomik konuda birçok yük ve sorumluluk boşanma sebebiyle yoksullaşan tarafa yüklenecektir. Bu durum çocuklar açısından düşünüldüğünde çocuğun üstün yararı ilkesinin de zayıflamasına neden olacaktır.
NAFAKANIN NİTELİĞİ CEZA OLMAYIP NAFAKA TARTIŞMALARI KAZANILMIŞ HAKLARDA GERİYE GİDİŞİ ORTAYA ÇIKARMAKTADIR. Nafaka uygulaması bir ceza ya da tazminat değildir. Uygulama devam ederken nafaka hakkını daha çok kullanan sosyoekonomik olarak zayıf konumda olan kadınlar açısından tartışmalar devam etmekte iken yeni düzenlemede nafaka bakımından çeşitli zamansal sınırlamaların olabileceği öngörülmektedir. Nafakanın evlilik süresi gibi mekanik ve şeklî bir kritere bağlanması, kadının evlilik süresince verdiği emeğin ve uğradığı sosyoekonomik kayıpların yok sayılmasına, taraflar arasındaki fiilî eşitsizliğin boşanma sonrasında daha da derinleşmesine neden olacaktır. Örneğin nafakanın salt evlilik süresiyle sınırlandırılması yönündeki tartışmalar, meselenin derin sosyolojik ve ekonomik boyutlarını göz ardı etmektedir. Türkiye koşullarında evlilik birliği süresince ev içi bakım emeğinin ve çocuk bakımının büyük oranda kadınlar tarafından üstlenilmesi, kadınların iş gücü piyasasından kopmasına, kariyer gelişimlerinin kesintiye uğramasına veya kayıt dışı çalışmaya yönelmelerine yol açmaktadır. Boşanma gerçekleştikten sonra bu fiilî eşitsizlik derhâl ortadan kalkmamakta; belirli bir yaştan sonra iş bulma imkânı kısıtlanan ya da mesleki yetkinliklerini kaybeden kadının boşanmayla birlikte doğrudan derin bir yoksulluğa sürüklenme riski doğmaktadır. Bu durum aynı zamanda ekonomik güvencesi bulunmayan kadınların şiddet veya geçimsizlik içeren evlilikleri sonlandırmaktan vazgeçerek mevcut duruma boyun eğmelerine yol açabilecektir.
Tüm tartışmalar, gelişmeler bakımından ortaya konulan fikirler değerlendirildiğinde; nafaka yükümlüsü tarafa ödül sayılabilecek derecedeki düzenlemelerin, ne kadar evli kalındıysa o kadar süren nafaka uygulamalarının, devletin kuracağı nafaka fonlarının, nafaka yükünün kaldırılarak ücretsiz kreş ve okul desteği sağlanmasının yararı bireysel yükümlülüğünden kurtulacak tarafı rahatlatacaktır. Anayasa Mahkemesinin kadınların yıllarca emek verdiği ve elde ettiği hakları geriye gidiş niteliğinde ortadan kaldırması sistemin bütününe dair yanıltıcı bir tablo yaratmış ve kadınların bakım emeğini görünmez kılınmasına neden olacaktır. Yapılacak düzenlemenin her yönüyle kazanılmış hakların zedelenmesinin ve çocuklar bakımından da çocuğun üstün yararını gözetmeyen anlamlar içermemelidir.

