Her bir kadının yaşam hikâyesi, diğer tüm kadınların ortak hikâyesidir. Jîna Mahsa Amini’nin hikâyesi bütün kadınların ortak hikâyesi olduğu için İran’da ve tüm dünyada sokaklara dökülen kadınlar, dünyadaki tüm karanlık rejimlerin korkusu hâline gelmiştir
Ortadoğu’da kadın olmak, doğduğun andan itibaren bedeninin, kimliğinin ve geleceğinin bazı yerlerde dinin demokratik değerlerden çıkarılıp siyasal bir baskı mekanizmasına dönüştüğü bir rejimde yaşamak, bazı yerlerde tükenmek bilmeyen mezhep çatışmaları içerisinde yaşamı örmeye çalışarak yaşamak ve bazı yerlerde de kendi egemen millet ideolojisini yaratmayı ancak öteki olan her halkı ve değeri inkar ve imha etme üzerinden kurgulamış bir rejimde yaşamak demektir.
Emperyalist devletlerin Birinci Paylaşım Savaşı sonrası yaratılan yapay sınırlar ile Ortadoğu parçalanmış, üretilen yapay değerler üzerinden toplumsal değerler iflas ettirilmiş ve halklar parçalanıp birbirine düşürülmüştür. Böylesi bir coğrafyada kadınlar bir yandan ataerkil saldırılar karşısında demokratik toplum değerlerini koruma, kendini ve toplumu yaratma mücadelesi sürdürmekte bir yandan da erkek egemenliğinin modern formları olan ulus-devletlerin ideolojilerine karşı halkların var olma mücadelesini sürdürmektedir. Bu yönüyle kadınlar demokratik toplum inşasının öncüsü, ölçütü ve sosyalizmin temeli konumundadırlar.
Rojava’dan Rojhilat’a, Sudan’dan Afganistan’a kadar kadınların mücadeleleri ve hikâyeleri hep benzer olmuştur. Kadınların başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olmayı reddedip kendi hikâyelerinin ana öznesi hâline gelmesi, sadece bir tercih değil; bugünü ve yarını yeniden kurmanın tek yoludur. Ancak kendi hikâyemizi anlatabildiğimizde birbirimizin gözünün içine bakabilir, birbirimizi gerçekten anlayabilir ve kolektif bir özgürleşmenin yolunu açabiliriz, bu bir anlamda dayanışma kelimesinin sınırlarını aşabilmektir. Bakur’da başlayan Jin, Jiyan, Azadî felsefesi Rojava’da kadın devrimini yaratmış, Rojhilat’ta Mahsa Amini isyanının adı olmuş, Hindistan’da kadınların yürüyüşünde yankılanmıştır. Kadın mücadelesi ve kazanımları, bu özelliği itibariyle sınırları ve farklılıkları aşan, tüm dünyada kelebek etkisi yaratan bir gerçekliğe sahiptir. Bütün kadınlar, tıpkı kuantum dünyasındaki dolanıklılık ilkesinde olduğu gibi, görünmeyen bağlarla birbirine bağlıdır.
Her bir kadının yaşam hikâyesi, diğer tüm kadınların ortak hikâyesidir. Jîna Mahsa Amini’nin hikâyesi bütün kadınların ortak hikâyesi olduğu için İran’da ve tüm dünyada sokaklara dökülen kadınlar, dünyadaki tüm karanlık rejimlerin korkusu hâline gelmiştir.
İran’ın Kürdistan eyaletinin Sakkız kentinden yükselip tüm dünyada yankılanan “Jin, Jiyan, Azadî” ifadesi, sıradan bir politik slogan veya anlık bir tepki değildir. Kökleri onlarca yıllık kadın özgürlük mücadelesine ve felsefi bir derinliğe dayanan bu üç kelime, ataerkiye, erkek devlet zihniyetine, kadınları kapatan teokratik zihniyetlere karşı alternatif bir yaşamın imkânını sunar.
İran’da Jîna’nın katledilmesiyle yaşanan serhildan, son 20 yıldır adım adım örülen, kadınların rejime karşı özgürlük arayışlarının patlamasıydı. 2000’lerin başındaki “Milyon İmza Kampanyası” ile ev ev gezilerek büyütülen bilinç, 2010’larda “Gizli Özgürlüğüm” eylemleriyle kamusal alanda görünür oldu. Jîna’nın ardından ise kadınların eşitsizliğe, sömürüye ve kapatılmaya karşı duyduğu büyük öfke, “Jin, Jiyan, Azadî” felsefesiyle evrensel bir devrim niteliği kazandı.
Bugün İran’a baktığımızda, ödenen bu ağır bedellere rağmen geri dönülmez bir eşiğin aşıldığını görüyoruz. Sokaklarda, havalimanlarında, bankalarda ya da bir kafede başı açık özgür bir şekilde yürüyen, yaşamını sürdüren her kadın, rejimin dayattığı o normatif cinsiyet düzenine kendi bedeniyle meydan okuyor. Başörtüsüz atılan her adım, devrimin durmadığının, sokak ortasında kesintisiz bir eylem olarak sürdüğünün kanıtıdır. Beden, artık sadece bir varlık değil; rejimin meşruiyetini her gün yeniden sorgulatan politik bir sahnedir. Gündelik yaşamın kendisi bir direniş sahasına dönüşmüştür.
Yıllarca Batılı oryantalist akıl, Ortadoğulu kadınları ya bir harem fantezisinde ya da harap evinin önünde çaresizce bekleyen “kurtarılmaya muhtaç” bir kurban olarak gösterdi. Muhafazakâr rejimler ise kadını “kutsal annelik” ve “ahlak” sınırlarına hapsetti. İslamiyet veya gelenek, tıpkı diğer coğrafyalarda olduğu gibi, iktidarların kadın bedeni üzerinde tahakküm kurmak için kullandığı ve biçimlendirdiği bir araca dönüştürüldü. Doğup büyüdüğüm kentte kadınlar fistan giyerdi; annem de hep giyerdi. Geleneklerimizde kadınlar fistanlı ve kofiliydi. Ancak bunu bir tahakküm aracı olarak kullanmak ve sunmak, kadınları kapatmanın başka bir yöntemi oldu. Oysa ne Doğu’nun tekçi teokrasi iktidarlarının dayatmaları ne de Batı’nın üstenci “kurtarıcı” söylemleri gerçeği yansıtıyor. Gerçek olan; kadınların kendi hayatları, kendi bedenleri ve kendi özgürlükleri için geliştirdikleri devrimci akıldır. Kadınlar, bedeli ne olursa olsun ne sömürgecilerin nesnesi olmayı kabul ediyor ne de teokratik rejimlerin çizdiği sınırları.
Sınırları Aşan Enternasyonalist Dalga
Sakkız’da başlayan ve kısa sürede evrenselleşen “Jin, Jiyan, Azadî” felsefesi, gücünü Rojava Kadın Devrimi’nin o canla başla örülen tarihsel birikiminden alıyor. Rojava’da IŞİD karanlığına karşı yükselen o irade; burkalar dağıtan rejimlere karşı kadının sadece direnen değil, yeni bir yaşamı inşa eden sistem kurucu bir özne olduğunu dünyaya gösterdi. Ortadoğu’da tırmandırılan her savaşta kadınlar iradesiz bırakılmak ve kapatılmak istendi. 2014 Ağustos’unda IŞİD’in saldırısında Şengal’de Êzîdî kadınlar esir alındı, sistematik tecavüze uğradı, cinsel köle olarak satıldı ve kapatıldı. Rojava’da, 2026’yılında Halep’in Kürt mahalleleri olan Şêx Maksut’tan başlayıp Rakka ve Haseke’ye yayılan çatışmalarda militarist zihniyetin ilk yaptıkları ev ev dolaşıp kadınlara burka ve çarşaf dağıtmak oldu. On yıllardır Ortadoğu’da özgürlük mücadelesi yürüten Kürt kadınların jin jiyan azadi sloganının dünyaya yakılan bir meşale olması, o burkalar ve çarşafların o meşalenin ateşi ile yakılmasını sağladı.
O meşale bugün, Taliban’ın eğitim, çalışma ve sokağa çıkma yasaklarına ve zulmüne karşı sokakları ve evleri direniş alanına çeviren Afganistanlı kadınlara aydınlık, Hindistan’da Nirbhaya ve Hathras gibi vakaların ardından tecavüz kültürüne ve ataerkil şiddete karşı ayaklanan kadınların sloganlarında yankılanıyor. Şili’den İtalya’ya, Kolombiya’ya kadar dünyanın dört bir yanında duyulan bu direniş sesi; yerel bir protestonun ötesine geçerek kapitalist moderniteye, sömürgeci ve erkek egemen devlete karşı ortak enternasyonalist manifestomuz hâline geldi.
Jîna Mahsa Amini’nin adı artık sadece çekilen acıların simgesi değil; korku duvarlarının nasıl yıkıldığının ve kadınların kendi hayatlarını nasıl ellerine aldığının göstergesidir.
Nusaybin’de kendi saçlarımda hissettiğim o özgürlük ışığı; Tahran’da, Kabil’de, Kobanê’de ve Yeni Delhi’de tahakküme meydan okuyan kadınların cesaretiyle aynı mücadele ruhundan besleniyor. Bizler, başkalarının yazdığı hikâyelerin figüranları olmayı reddettik. Kendi hikâyemizi kendi kalemlerimizle, kendi eylemimizle yazıyoruz. Bedenimizi, yaşamımızı ve geleceğimizi hiçbir erkek iktidara, patriyarkaya teslim etmeyeceğiz. Saçlarımızdan süzülen o güneş, “Jin, Jiyan, Azadî” ile tüm dünyayı aydınlatana kadar bu yolculuk devam edecek.

