Çalıştay, demokratik ekonomiyi yalnızca üretim ve piyasa ilişkileri üzerinden değil, yaşamın yeniden örgütlenmesi olarak ele alması bakımından önemli bir başlangıçtı. Ancak aynı zamanda demokratik ekonomi iddiasının güçlenebilmesi için teorik bilgi ile doğrudan yaşam deneyimi arasındaki mesafenin hâlâ kapanmaya ihtiyaç duyduğunu da gösterdi
Demokratik ekonomiyi düşünmeye ve inşa etmeye yönelik attığımız ve atacağımız adımları, ancak öznelerin doğrudan dâhil olduğu tartışmalar ve buluşmalarla güçlendirebiliriz. Bu düşünceden hareketle kaleme aldığım yazıda, 4-5 Temmuz’da Amed’de gerçekleştirilen “Demokratik Ekonomi ve Ekonomik Örgütlenme Çalıştayı”nın açtığı imkânları ve sınırları birlikte tartışarak bir sonraki adımı güçlendirecek ortak bir zemine katkı sunmak istedim.
“Çalıştayımızı, evlerinden binlerce kilometre uzakta bir parça ekmek için yollara düşen ve trafik kazalarında hayatlarını kaybeden mevsimlik tarım işçilerine, doğduğu yerde doyamadığı için metropollerde karın tokluğuna çalışmak zorunda kalan tüm emekçilere, binlerce yıldır emeği sömürülen kadınlara, analara ve bu fikri oluşturanlara ithaf ediyoruz…”
Sonuç bildirgesinin girişiyle ben de daha anlamlı bir başlangıç yapmak istedim.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başlamasıyla birlikte yalnızca siyasal alanda değil, ekonomiden ekolojiye, yerel yönetimlerden kadın mücadelesine kadar birçok başlık yeniden tartışılmaya başlandı. Yerelde ve merkezi düzeyde düzenlenen çalıştaylar, paneller ve buluşmalar, bugüne kadar biriken sorunların yeniden ele alınmasına ve geleceğe dair çözüm önerilerinin ortaklaştırılmasına imkân sundu. 4-5 Temmuz’da Amed’de gerçekleştirilen “Demokratik Ekonomi ve Ekonomik Örgütlenme Çalıştayı” da bu arayışın önemli duraklarından biriydi.
Çalıştayın birinci gününde gerçekleşen ikinci oturum boyunca kadın yoksulluğu, bakım emeği ve kadın kooperatifleri birbirini tamamlayan başlıklar olarak ele alındı. Sunumlar yalnızca sorunları tarif etmekle kalmadı; farklı coğrafyalardan mücadele deneyimlerini de tartışmaya açtı.
Semiha Arı, kadın yoksulluğu ve kadın istihdamı arasındaki ilişkiyi toplumsal cinsiyet eşitsizliği ekseninde değerlendirdi. Nadire Karakoyun Çapuk, Kürdistan’da bakım emeği üzerine yürütülen çalışmalar ile belediyelerin kadın politikaları alanındaki deneyimlerini aktardı. Rojava’dan katılan Gule Murad ise kadın kooperatifleri ve kadınların ekonomik karar mekanizmalarına katılımı üzerine önemli deneyimler paylaştı. Rojava deneyimi, yalnızca başarılı bir kooperatif örneği olarak değil; savaş koşullarında dahi kadınların ekonomiyi, yaşamı yeniden kurmanın bir aracı olarak örgütleyebileceğini göstermesi bakımından çalıştayın en ilham verici deneyimlerinden biriydi.
Bununla birlikte, çalıştayın önemli bir tartışma zemini oluşturmasına rağmen, kadın özgürlükçü ekonomi perspektifinin daha da güçlenebilmesi için üzerinde düşünülmesi gereken bazı eksiklikler de vardı. Bütün bu tartışmalar, ekonomiyi gerçekten emekçi, yoksul kadınların deneyiminden kurabildi mi? Bu soru, çalıştayın değerini azaltmak için değil; demokratik ekonomi iddiasını daha da derinleştirmek için sorulması gereken temel sorulardan biri olarak önümüzde duruyor.
Çalıştay, demokratik ekonomiyi yalnızca üretim ve piyasa ilişkileri üzerinden değil, yaşamın yeniden örgütlenmesi olarak ele alması bakımından önemli bir başlangıçtı. Ancak aynı zamanda demokratik ekonomi iddiasının güçlenebilmesi için teorik bilgi ile doğrudan yaşam deneyimi arasındaki mesafenin hâlâ kapanmaya ihtiyaç duyduğunu da gösterdi. Kadın özgürlükçü ekonomi tartışmasının en önemli eksiklerinden biri, sömürünün en ağır biçimlerini yaşayan kadınların bilgi üretiminin yeterince merkeze alınmamasıydı. Mevsimlik tarım işçisi kadınlar, tekstil işçileri, bakım emekçileri, ev eksenli çalışan kadınlar, göçmen kadın işçiler gibi doğrudan sömürünün içinde yaşayan kadınların deneyimleri daha görünür olsaydı, tartışmalar farklı bir derinlik kazanabilirdi.
Bir sonraki çalıştaylar için birkaç öneri de bu tartışmayı büyütebilir. Öncelikle kadın özgürlükçü ekonomi tartışmaları, yalnızca teorik sunumlarla değil, sahada bilgi üreten kadınların deneyimleriyle daha güçlü buluşabilir. Burada aklıma Gayatri Chakravorty Spivak’ın Asya’daki kadın tarım işçileri üzerinden yürüttüğü tartışmalar geldi. Spivak, en ağır sömürü koşullarında yaşayan kadınların çoğu zaman bilgi üretiminin öznesi değil, üzerine konuşulan nesneler hâline geldiğine dikkat çeker. Onlar adına raporlar yazılır, araştırmalar yapılır, politikalar geliştirilir; ancak kendi deneyimlerini doğrudan aktarabilecekleri alanlar çoğu zaman sınırlı kalır.
Çalıştayı dinlerken benzer bir soruyu kendime sordum: Demokratik ekonomi tartışmaları, en çok sömürülen kadınların bilgisine gerçekten ne kadar alan açabiliyor? Bu nedenle Tevgera Jinên Azad’ın “Mevsimlik Tarım İşçiliğinde Kadınların Görünmeyen Emeği ve Yaşamsal Riskleri” raporu, yalnızca okunması gereken bir çalışma değil; aynı zamanda bir sonraki çalıştaylarda bu kadınların doğrudan söz kurabilecekleri alanların neden gerekli olduğunu da gösteriyor. Benzer biçimde, Kadın Zamanı Derneği’nin “İstanbul’da Yaşayan Kürt Kadınların Anadilde Şiddet Başvuru Mekanizmalarına Erişiminin Yerel Yönetimler Bağlamında İzlenmesi” raporu da saha bilgisinin politika üretiminde kurucu bir rol üstlenebileceğini ortaya koyuyor.
Demokratik ekonomi, yalnızca kadınlar üzerine bilgi üretmekle değil, kadınların kendi deneyimlerini politik bilginin merkezine taşıyabildiği ölçüde demokratikleşebilir. Belki de asıl sorumuz şu olmalı: Mevsimlik tarım işçisi kadınlar, bakım emekçileri ya da güvencesiz çalışan kadınlar bu çalıştaylarda yalnızca tartışmanın konusu mu oluyor, yoksa tartışmanın kurucu öznesi de olabiliyorlar mı? Demokratik ekonomi, yalnızca kadınlar adına konuşmakla değil, kadınların kendi deneyimlerini kurucu bilgi olarak tartışmanın merkezine taşımasıyla inşa edilebilir. Çalıştay bütünüyle elbette deneyimlerle dolu, bilgi içeren ve çözüm önerileri sunan bir yerdeydi; fakat panel kısımlarında ya da tartışmayı yönlendiren konumlarda doğrudan öznelerin olmayışı bazı eksiklikleri de beraberinde getirmektedir.
“Temsil yalnızca kürsüye kimin çıktığıyla değil, hangi dilin konuşulduğuyla da ilgilidir.”
Üzerine çokça düşündüğüm bir diğer konu ise bu çalıştayda ve aslında son dönemde katıldığım birçok panel, çalıştay ve toplantıda kullanılan dildi. Kadın özgürlükçü bir perspektifin ya da toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten bir yaklaşımın dili yerine, neden hâlâ eril ve cinsiyetçi bir dil bu kadar kolay kullanılabiliyor? Bu yalnızca bir alışkanlık mı, yoksa erkek egemen sistemin düşünme biçimlerimize kadar işlemiş kodlarının bir yansıması mı?
Kadın özgürlükçü ekonomi perspektifinin tartışıldığı bir zeminde dahi eril dilin sorgulanmaksızın kullanılmaya devam ettiğini görmek düşündürücüydü. Çiftçilerden söz edilirken kullanılan “çiftçi adamlar” ifadesi bunun küçük ama anlamlı örneklerinden biriydi. Son dönemde panellerde, çalıştaylarda ve toplumsal tartışmalarda da sıkça karşılaştığımız “adam” kelimesi; devrimci mücadeleyi, komünal yaşamı ya da toplumsal özneyi tarif ederken neredeyse herkesin yerine geçen genel bir ifadeye dönüşmüş durumda.
Oysa dil yalnızca düşüncelerimizi aktaran bir araç değildir; aynı zamanda kimi görünür kıldığımızı, kimi görünmezleştirdiğimizi de belirler. Eğer kadın özgürlükçü ekonomi, üretim ve bölüşüm ilişkilerini dönüştürme iddiası taşıyorsa, bu dönüşümün dili de kapsaması gerekir. Çünkü kadınların tarihsel emeğini ve bugünkü mücadelesini görünür kılmaya çalışan bir perspektif, kullandığı sözcükleri de aynı titizlikle yeniden düşünmelidir. Erkek egemen sistemi eleştirirken onun dilini sorgulamamak, farkında olmadan aynı görünmezleştirme mekanizmalarını sürdürme riskini de beraberinde getirir.
Çalıştay bir başlangıçtı ve sonraki adımların hazırlıklarını da öneren bir yerdeydi. Bundan sonraki tartışmalarda bakım ekonomisinin nasıl örgütleneceği, ücretsiz ev içi emeğin nasıl toplumsallaştırılacağı, mevcut kadın kooperatiflerinin karşılaştığı yapısal sorunlar, sendikalı kadın işçilerin mücadele deneyimleri ve genç kadınların güvencesiz çalışma koşulları daha kapsamlı biçimde ele alınabilir.
Kadın özgürlükçü ekonomi konuşulurken bakım emeğinin yalnızca bir sunum başlığı olarak kalması, üzerinde düşünülmesi gereken bir meseleydi. Oysa demokratik ekonomi, üretim kadar yaşamın yeniden üretimini de dönüştürme iddiası taşıyorsa, bakım emeği artık tali bir konu olarak değil, ekonominin merkezinde yer almalıdır. Kadınların ücretsiz ve görünmez emeği üzerine kurulu mevcut ekonomik düzen eleştiriliyorsa, bu emeğin nasıl kolektifleştirileceği, nasıl toplumsallaştırılacağı ve yükünün nasıl paylaşılacağı da başlı başına tartışılmalıdır. Belki de bir sonraki çalıştayda bakım ekonomisi, yalnızca kadın oturumunun değil, bütün demokratik ekonomi tartışmasının kurucu eksenlerinden biri olmalıdır.
Bu çalıştay, demokratik ekonomi tartışmaları açısından önemli bir başlangıçtı. Ancak belki de en önemli kazanımı, geride bıraktığı cevaplardan çok, çoğalttığı sorular oldu. Kadınların bilgisinin, emeğinin ve deneyiminin daha fazla söz kurduğu; bakım ekonomisinin merkezde tartışıldığı; saha araştırmalarının kuramsal tartışmalarla buluştuğu ve dilin de özgürlükçü bir perspektifle yeniden kurulduğu çalıştaylar, demokratik ekonominin inşasına daha güçlü katkılar sunacaktır.

