Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Kadınlara Karşı Kurulan Siyaset

Yüksel Mutlu Yüksel Mutlu
8 Mart 2026
Yazı
0
Kadınlara Karşı Kurulan Siyaset
0
SHARES
24
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Oysa nafaka bir lütuf değil, kadınların ev içi emeğinin ve uğradığı ekonomik şiddetin tazminidir; bu hakkın gaspı, kadını aile içine hapsetme stratejisinin hukuki ayağıdır. Sadece bu kadar mı kadınların yaşamına, alanına, özgünlüğüne, seçimlerine yönelik saldırıları, değil tabii ki

HÜDA-PAR 2012 yılında kuruldu. 2014 yılında ilk seçimlere katıldı. Tabii, AKP listelerinden seçilen dört milletvekili 2023 yılından beri Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeler. Konumuzla ne ilgisi var derseniz, açıklamalarına bakacak olursanız birçok değerlendirmenin kadınlar üzerinden yapıldığını göreceksiniz. Birkaç örnek verelim:

HÜDA-PAR Mersin Milletvekili Faruk Dinç, hastanelerde kadın hastalıkları bölümlerinde erkek personelin olmasının “ciddi bir sorun” olduğunu söyleyerek “yalnızca kadın personelin çalıştırılmasını” istedi. Yani haremlik–selamlık uygulansın dedi.

Bir başkası, HÜDA-PAR’ın Seçim İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mahmut Şahin. Partisinin “2023 Seçim Vizyon Belgesi”ni açıklarken şu ifadeyi kullandı:

“Kadına yönelik her türlü şiddetin ve istismarın önlenmesi için, kadının çalışma şartlarının fıtratına ve insan haysiyetine uygun hâle getirilmesi için, aile kurumunun nesli ifsat eden zararlı akımlara karşı korunması ve güçlendirilmesi için, yuvaları dağıtan evlilik dışı ilişkilerin, nikâhsız birlikteliklerin ve zinanın yeniden suç sayılması için, sapıklığın propagandasının suç kapsamına alınarak yeni nesillerin zararlı akımlardan korunması için, 6284 Sayılı Kanun’un değiştirilmesi ve süresiz nafaka uygulamasına son verilmesi için, evlilikte 25 yılını tamamlayan kadınlara emekli maaşı bağlanması için HÜDA-PAR Meclis’te olmalıdır.”

Burada da 6284 sayılı yasaya ve süresiz nafakaya karşı olduklarını açıkça ifade ediyorlar. An itibarıyla istediklerinin büyük bölümü gerçekleşmiş durumda. İstanbul Sözleşmesi bir gecede iptal edildi, süresiz nafakanın kaldırılması için çalışmaları son sürat devam ediyor. Artık erkekler kadına karşı yükümlü oldukları nafakayı, ki bu miktar genelde kadının ya da çocuğun hakkettiğinin çok çok altındadır, vermeyecek. Çünkü erkek egemen sistem sürekli kendini korumak ve kollamak zorunda.

Oysa nafaka bir lütuf değil, kadınların ev içi emeğinin ve uğradığı ekonomik şiddetin tazminidir; bu hakkın gaspı, kadını aile içine hapsetme stratejisinin hukuki ayağıdır. Sadece bu kadar mı kadınların yaşamına, alanına, özgünlüğüne, seçimlerine yönelik saldırıları, değil tabii ki;

Geçtiğimiz günlerde TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nda sunum yapan Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu yine sezaryenle doğumu hedef aldı.

Memişoğlu, “Sezaryen bir doğum şekli değildir, bir ameliyat şeklidir. Bunun sanki doğumun bir şekliymiş gibi algılanması ve algılatılması yanlıştır. Çünkü doğal olan normal doğumdur, fizyolojiktir. Doğum müdahale olmadan da yapılabilecek doğal bir süreçtir. Ben sezaryene karşı bir adam değilim; yeter ki tıbbi endikasyon olsun. Ben de 1966’da sezaryen ile doğdum.” ifadelerini kullandı.

Hemen arkasından gelen konuşma ise HÜDA-PAR milletvekilinin haremlik–selamlık çağrısı oldu.

“Çalışmak isteyen kadınların inançlarının gereği olan kılık ve kıyafetleri nedeniyle çalışmalarına engel olunmamalıdır. Bunun yanında geçim yükümlülüğünü erkeğin yüklenmesi, kadın için çalışmada tabii önceliğin evi olması gerektiğine inanmaktayız.”

Yine kadının yok sayıldığı, önceliğin mutfağa ve eve verildiğini görüyoruz.

Yeni bir uygulama da Milli Eğitim Bakanlığı’ndan geldi.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 12 Şubat 2026 tarihinde yayımlanan ve 81 il valiliğine gönderilen “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” başlıklı yazıda; okul öncesinden ortaöğretime kadar tüm kademeleri kapsayan bir program önerildi.

Bu programda 4–6 yaş grubundaki çocukların öğretmenleri eşliğinde camiye götürülmeleri, kendilerine iftar sofrası kurma ve sadaka taşı gibi ritüellerin öğretilmesi, ailelerden “Ramazan hazırlığı yaparken veya dua ederken” fotoğraf istenmesi, ortaokul ve liselerde “İftarda Konuşalım” başlıklı söyleşiler düzenlenmesi ve Ramazan temalı görsellerle çalışmalar yapılması talep edildi.

Bu da yetmezmiş gibi itiraz edenlere dava açılacağı söylendi. Yine itiraz edenlere yargı sopası gösteriliyor.

68 vatandaş tarafından imzalanan ve binlerce yurttaşın destek verdiği “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlıklı metin hakkında da yargı süreci başlatılacağı açıklandı. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin söz konusu metnin Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullara gönderdiği ve kamuoyunda “Ramazan Genelgesi” olarak bilinen düzenlemeye karşı hazırlandığını savundu.

Bu örnekler çoğaldıkça çoğalır; sayfalar yetmez. Bunlar son zamanlarda yaşanan birkaç örnek. LGBTİ+ nefretini de unutmayalım.

İktidarın kadın düşmanlığı zirveye çıkmış görünüyor.

Mesela HÜDA-PAR’lı vekilin dediği şey: doğum tercihi ve sağlığa erişim hakkı kadın–erkek diye ayrılamaz ve siyaset malzemesi hâline getirilmemelidir. Bu konuda söz söyleyecek olanlar kadınlar olmalıdır. Tıbbi prosedürler ideolojik kalıplarla değil, kadın sağlığı ve hasta özerkliği esas alınarak yönetilmelidir; siyaset elini kadın bedeninden derhâl çekmelidir.

Doğum yöntemine bile karışacak kadar söz sahibi olmak istemek, kadın bedeni üzerinde tahakküm kurmaktır. Kadınlar nasıl doğum yapacaklarına, kaç çocuk doğuracaklarına, hangi doktora gideceklerine — o doktor kadın mı erkek mi — kendileri karar vermelidir.

Bunun yerine erkekler Meclis’te bunlar hakkında konuşmayı bırakıp sağlıkta, eğitimde ve yoksulluğu nasıl bitireceklerini tartışıp önlem alsalar daha iyi olacaktır. Ayrıştırıcı, cinsiyetçi öneri ve uygulamalarla kadını kamusal alandan koparmak ve eve kapatma arzusu, erkek egemenliğinin en büyük hedeflerinden biridir.

Okullar; siyasal iktidarların ya da herhangi bir inanç anlayışının toplumu biçimlendirme tahayyüllerine göre değil, pedagoji biliminin evrensel ilkelerine göre faaliyet göstermelidir.

4–6 yaş dönemi, çocuğun bilişsel, sosyal ve duygusal gelişimi açısından kritik önemdedir. Bu dönem; sorgulama, keşfetme, sembolik düşünce geliştirme ve problem çözme becerilerinin temellerinin atıldığı bir süreçtir. Bu yaş grubundaki çocukların kurumsal olarak dini içerik ve ritüellerle kuşatılması pedagojik açıdan doğru değildir.

Eğitim ortamı; çocukların kimlikleri, inançları ya da inançsızlıkları nedeniyle ayrıştığı değil, eşit yurttaşlık temelinde bir arada bulunduğu alanlar olmalıdır. Çocukların soyut düşünme yetisi gelişmeden yapılan bu kurumsal dayatmalar “çocuğun üstün yararı” ilkesine aykırıdır ve eğitimde inanç tarafsızlığını yok etmektedir.

Devlet ve Milli Eğitim Bakanlığı, yurttaşların inançları üzerinden toplumsal ayrışma yaratacak politikalardan uzak durmalıdır. Laik, bilimsel ve demokratik eğitim; anadilinde eğitim hakkının tanındığı, farklılıkların baskı altına alınmadığı, özgürce bir arada yaşadığı bir toplumsal zeminin güvencesidir.

Bu uygulamalara bakıldığında, tekçi zihniyetin kadın düşmanlığını her geçen gün artırdığı görülmektedir. Bu politikalar toplumu germekte; kadın cinayetlerinin ve kadına yönelik şiddetin önünü açmaktadır.

Nitekim günde altı kadının öldürüldüğü bir coğrafyada kadın katliamlarını, yoksulluğu ve şiddeti önlemek yerine kadın bedeniyle uğraşmak, tahakküm kurma arzusundan başka bir şey değildir.

İktidarın “ben yaptım oldu” anlayışıyla hayata geçirdiği bu uygulamalara karşı başta kadın örgütleri, sivil toplum kuruluşları ve siyasi partiler olmak üzere Türkiye’nin demokratikleşmesinden yana olan tüm güçlerin bu zihniyetle mücadele etmesi gerekiyor.

Çünkü mesele yalnızca kadın meselesi değil; demokrasi meselesidir.

Bu durumda bir Hristiyan çocuk Ramazan etkinliklerinde ne yapacak? Bir Alevi çocuk ve ailesi bununla korkusuzca mücadele edebilecek mi? Bu durum kamusal alanın tek tipleştirilmesi ve farklı inançlara sahip yurttaşların anayasal güvencesi olan eşit yurttaşlık hakkına vurulmuş bir darbedir.

Hepsinden öte, bu uygulamalarla mücadele ederek toplumu örgütlemek ve kimsenin ötekileştirilmediği, herkesin kendini özgürce ifade edebildiği bir Barış ve Demokratik Toplum sürecine en güçlü desteği vermek önemlidir.

Toplum demokratikleştiğinde erkek de demokratikleşecek, kadın da nefes alacaktır.

8 Mart etkinliklerinin olduğu bu günlerde örgütlenerek “İsyanımızla Direnişi, Direnişimizle Özgür ve Eşit Yaşamı Örüyoruz” şiarıyla daha çok kadını örgütlemek birincil hedefimiz olmalıdır.

Etiketler: 6284 sayılı yasaEğitimFeminizmİstanbul SözleşmesiKadın DayanışmasıKadın haklarıKadın MücadelesiNafaka hakkıSayı 158
Önceki İçerik

Distopyadan Ütopya Yaratan Özgür Ruhlar

Sonraki İçerik

Kadın Cinayetleri Durdurulabilir

Sonraki İçerik
8 Mart’ın Tarihsel Seyri

8 Mart’ın Tarihsel Seyri

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.