Sessizliği ve tepkisizliği besleyen bir başka neden ise Avrupa’daki kadın örgütlerinin yapısal örgütlenme biçimleridir. Pek çok kadın örgütü, projelere bağlı olarak varlığını sürdürebilmektedir. Kadınlarla kurulan ilişkiler ise çoğu zaman “yardım eden–yardım edilen” çerçevesinin dışına çıkamamaktadır. Dayanışma yerine danışmanlık, yardım ve destek odaklı bu yapılar, kadınların bireysel sorunlarının çözümüne yoğunlaşmaktadır
Erkek egemen dünyanın en eski ve en yıkıcı tezahürlerinden biri olan savaş, kadınları hiçbir zaman gerçek anlamda tarafı olmadıkları çok katmanlı bir şiddetin içine sürükler. Kadın bedeni yalnızca bir muharebe alanı olarak kalmaz; aynı zamanda düşmanlar arasında dolaşıma sokulan bir mesaj, bir tehdit ve bir tahakküm aracıdır.
Feminist hareket, bu bilinç ve gerçeklikten hareketle kendisini bir barış hareketi olarak tanımlar. Buna rağmen savaş ve çatışmalar, feminist hareketin kadın dayanışması ve kadınların evrensel kız kardeşliği iddialarının sınandığı, tam da bu noktada zorlandığı durumları ifade eder. Bu nedenle Avrupa’daki kadınların Orta Doğu’daki gelişmeleri nasıl ele aldığına baktığımızda açık ve güçlü bir yanıt bulmak zordur. Elbette olup bitenlere ilişkin sisli düşünceler içinde büyüyen bir kaygı ve korku vardır; kadın dayanışmasının bir gereği olarak geliştirilen empatinin tamamen yokluğundan da söz edemeyiz. Ancak bu endişeler, uzaktakiyle ilgili duyulan kaygının ötesine geçerek bir politik iradeye evrilemez; olduğu yerde donar, eksik kalır.
Kendisini feminist olarak tanımlayan ya da tanımlamayan yüzlerce kadın örgütünün bulunduğu Avrupa’da, başta Almanya olmak üzere, bugün Orta Doğu’da tüm yıkıcılığıyla süren ve kadınların hayatlarını cehenneme çeviren savaşlara karşı güçlü bir kadın barış hareketi ya da basın açıklamalarını aşan etkili bir dayanışma görmek mümkün değildir. Elbette bunun birçok nedeni vardır.
Öncelikle Avrupa’da çok sayıda göçmen kadın örgütü bulunmaktadır. Bu örgütler, kendi ülkeleriyle ilgili herhangi bir gelişme karşısında hızlıca mobilize olabilmektedir. Örneğin Kürt ve İranlı kadınlar, yaşananlar karşısında politik olarak güçlü refleksler geliştirebilmekte ve ilişkide oldukları –her ne kadar sınırlı sayıda olsa da– göçmen olmayan kadın örgütlerini de harekete geçirebilmektedir. Ne yazık ki aynı durum, örneğin Lübnanlı kadınlar için geçerli değildir. Çünkü göçmen kadın örgütleri de sahip oldukları güç ve görünürlük oranında Avrupa toplumlarında etkili olabilmektedir. Suriyeli ya da Libyalı kadınların güçlü örgütlenmeleri yoksa, bu bölgelerde yaşanan sorunların görünürlüğü de zayıf kalmaktadır. Bu durumda çoğu zaman yalnızca bireysel hikâyeleri ve trajedileri duyabiliyoruz; bu da bütünlüklü bir politik duruş geliştirilmesini zorlaştırmaktadır.
Göçmen olmayan ve göçmen kadınlarla temas hâlinde olmayan kadın örgütleri, yaşanan sorunları çoğu zaman göçmen kadın örgütlerinin “gündemi” olarak görmektedir. Bu gündem uyumsuzluğu, tersinden göçmen kadın örgütleri için de geçerli olabilmektedir.
Bir diğer mesele ise savaşın taraflarından birini destekliyor gibi görünmek istememe ve bunun sonucunda ortaya çıkan pasifleşme durumudur. Örneğin Filistin-İsrail meselesinde hem İsrailli kadınlarla hem de Filistinli kadınlarla aynı anda dayanışma kurmanın önündeki ideolojik engellerin aşılamaması bu durumu açıkça göstermektedir. Oysa feminizm hiçbir zaman nötr olmamıştır, olamaz da. Feminizmin tarafı her zaman kadınlardır; dili, milliyeti ya da sınıfsal konumu ne olursa olsun kadınlar.
Sessizliği ve tepkisizliği besleyen bir başka neden ise Avrupa’daki kadın örgütlerinin yapısal örgütlenme biçimleridir. Pek çok kadın örgütü, projelere bağlı olarak varlığını sürdürebilmektedir. Kadınlarla kurulan ilişkiler ise çoğu zaman “yardım eden–yardım edilen” çerçevesinin dışına çıkamamaktadır. Dayanışma yerine danışmanlık, yardım ve destek odaklı bu yapılar, kadınların bireysel sorunlarının çözümüne yoğunlaşmaktadır. Bu durum, gündelik ve yerel sorunların ötesine geçememeye ve meseleleri politik bir çerçevede ele alamamaya yol açmaktadır. Bunun sonucu olarak politik netlik de sağlanamamaktadır. Politik netlik olmadığında ise güçlü bir politik tutum geliştirmek zorlaşmaktadır.
Tek tek kadınlarla kurulan “yardım eden–yardım edilen”, “danışmanlık veren–alan”, “destekleyen–desteklenen” ilişkilerinin, göçmen kadın örgütleri söz konusu olduğunda ya da özellikle Orta Doğu’daki kadınlar bağlamında farklı bir düzeye ulaştığını söylemek de zordur.
Orta Doğu’daki savaşların —ki buna Ukrayna savaşı da dâhil— Avrupa’ya yansıması ise çoğunlukla artan yaşam masrafları ve göç meselesi çerçevesinde ele alınmaktadır. Feminist kadın örgütleri, yaşadıkları ülkelerdeki şiddet, gelir dağılımındaki adaletsizlik gibi temel sorunlara odaklanırken, Orta Doğu’da yaşananlar çoğu zaman “uzaktaki” bir gündem olarak kalmakta ve kız kardeşlik temelinde kurulan dayanışma gündeminin alt sıralarına itilmektedir. Oysa feminizm, yalnızca yerel sorunlarla sınırlı kalamayacak kadar geniş bir iddiaya sahiptir. Kadınların özgürleşmesi ancak dünyanın her yerindeki kadınların özgürleşmesiyle mümkündür. Bu nedenle dayanışmanın büyütülmesi zorunludur. Afrika’da ya da İsrail’de kadınlara yönelik tecavüzlere karşı da güçlü ve kitlesel tepkiler geliştirilebilmelidir.
Aslında her kadın ve her feminist örgüt, savaşların ve Orta Doğu’daki çatışmaların temelinde erkek egemen çıkar ilişkilerinin bulunduğunu bilmektedir. Özellikle Afganistan’da yıllarca süren savaşın ardından iktidarın Taliban’a devredilmesi, Suriye’de radikal İslamcı HTŞ’nin güç kazanması ve İran’a yönelik müdahalelerin benzer sonuçlar doğurma ihtimali, kadın örgütlerinde ciddi kaygılar yaratmaktadır.
Amerika’nın İran’a yönelik müdahalesinin ilk günlerinde bunu kutlayan bazı kadınlar için bile meselenin bir kadın özgürlük meselesi olmadığı; aksine İsrail’in güvenliği ve enerji kaynakları üzerindeki hâkimiyetle ilgili olduğu gerçeğini görmek uzun sürmedi.
Kadınlar, özgürlüğün ve demokrasinin savaşlar yoluyla kendilerine bahşedilmeyeceğinin farkındadır. Asıl mesele, bu farkındalığın feminist bir ilkesel duruşa ve kolektif eyleme dönüşmesidir.

