Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Distopyadan Ütopya Yaratan Özgür Ruhlar

Öznur Değer Öznur Değer
8 Mart 2026
Yazı
0
Distopyadan Ütopya Yaratan Özgür Ruhlar
0
SHARES
57
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Yaşamı inşa ederek toplumsallığa en önemli katkıyı sunan kadının yaşam dışı mekânlar olan hapishanelere hapsedilmesi, kadın bedeni ile kadın zihninin cezalandırılması gibi ideolojik bir amaç taşıyor. Beton duvarlar kadın bedeni üzerinde ciddi olumsuz etkiler doğuruyor

Hapishane, zindan, cezaevi… Arapça kökenli olup “tutsak etme” veya “kapatma” anlamını taşıyan hapishane; zindan, mahpushane, cezaevi gibi kelimelerle de biliniyor. Tarihte bilinen en eski hapishane, kayıtlara göre MÖ 1000’li yıllarda Mezopotamya ve Mısır’daki yer altı zindanlarıdır. Antik Yunan ve Roma’da “suçlular” ölüme kadar bu karanlık yerlerde tutulurdu. Daha çok “zindan” ismiyle bilinen eski hapishaneler, yer altında bulunan soğuk, karanlık ve küçük hücreli mekânlar olarak biliniyor. Eski tip hapishanelerin bir emsalini, Dara Antik Kenti’nde bulunan Dara Zindanı’nda görmek mümkün. Ancak günümüz hapishanelerinin prototipini oluşturan ve “özel savaş” aparatı olarak kullanılıp “ıslah” kavramıyla modern kölelik formülünü inşa eden ilk modern hapishane ise 1595 yılında Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da kuruldu. İsmi Rasphuis olan bu hapishane, “suçluların eğitilip iyileştirilmesini”, yani “ıslah” edilmesini amaçlayan ilk modern hapishanedir. Özetle, hapishaneler başlangıçta cezalandırma ve bekletme (zindan) amaçlı iken, 16’ncı yüzyıl itibarıyla iktidarların modern köle üretme ve özel savaş mekânı hâline gelerek ıslah ve çalıştırma (modern hapishane) odaklı kurumlara dönüşmüştür.

Michel Foucault, “Hapishanenin Doğuşu” adlı eserinde hapishaneleri “devletin bireyleri sürekli gözlem, disiplin ve eğitim yoluyla yeniden şekillendirme mekanizması” olarak tanımlıyor. Günümüzde alfabenin neredeyse tüm harflerinin denendiği mimari yapılardan oluşan hapishane modellerini “toplumsal izolasyon” ve “özel savaş alanları” olarak ele almak mümkün. Avrupa modellerinin yanı sıra Türkiye hapishane modelleri de 2000 öncesi ve sonrası olmak üzere ikiye ayrılır. 2000’li yıllardan önce “E”, “M”, “D” gibi kalabalık koğuş sistemine göre inşa edilen hapishane tipleri, 2000’li yıllardan sonra “F” Tipi Hapishanelerin inşa edilmesiyle daha derin bir izolasyon alanına dönüştü. Türkiye’de 2025 yılı verilerine göre 273’ü kapalı, 12’si kadın kapalı ve 9’u çocuk kapalı olmak üzere toplam 405 cezaevi bulunuyor. Cezaevlerinin kapasitesi 295 bin iken, cezaevlerinde 19 bini kadın ve 4 bin 593’ü çocuk olmak üzere toplam 419 bin hükümlü ve tutuklu bulunuyor. Öte yandan anneleriyle cezaevinde bulunan 0–6 yaş arası çocuk sayısı ise 759 ila 849 olarak kayıtlara geçti. Yani kapasitenin neredeyse iki katına yakın tutsak bulunuyor.

Modern hapishanelere geçişle birlikte “suç” veya “suçlu” oranındaki ciddi artış (politik tutsakları kapsam dışı tutuyorum), devletin özel savaş politikasını gözler önüne sererken modern ve ilkel kölelik arasındaki farkı da açığa çıkarmış oluyor. Eski tip hapishanelerde tutsaklar, karanlık ve soğuk hücrelerde ölüme terk edilir veya “kürek mahkûmu” gibi kas gücünden faydalanılarak ilkel kölelikle tutsaktan devlet lehine verim alınmaya çalışılırken; günümüz “S”, “Y”, “F”, “T”, “L” gibi özel tipli hapishaneler ile birlikte tutsağın zamana yayılmış ölümü ve teslim alınmış zihni esas alınır. Yani esaret altında tutulan bedenin yanı sıra zihin de teslim alınmaya çalışılır. Foucault’nun “Hapishane, suçluyu cezalandırmaktan ziyade disipline edilmiş uysal bedenler üretmeye yarayan bir iktidar aygıtıdır.” vurgusu tam da buna denk düşüyor.

Yaşadığımız dünya realitesinin çok ötesinde sınırları çizilmiş duvarlarla örülü hapishaneler, birçoğumuzun tahayyül edemediği bir ütopya değil, distopyadır. Başka bir dünya olarak da adlandırabileceğimiz bu sınır ötesi duvarların ardındaki yaşamlara odaklandığımızda ise iki temel dualitenin yaşam sürdüğünü görüyoruz: zulüm ve direniş. İnsan bedeni ve zihninin yaşam süremeyeceği distopik alanlar olan hapishaneler, iktidar odaklı uygulamalarla zulmün adeta yapı taşını döşüyor. Tüm bunlar genel bir tanımlamayı barındırırken, bir de en görünmeyen gerçekliklere değinmekte fayda var: hapishanede kadın olma olgusu… Ve hapishane hakkında bilmediğimiz nice detay…

Mimari yapıları yukarıda bahsettiğim gibi çoklu harflerden oluşurken, son süreçte yüksek güvenlikli hapishane inşalarıyla beraber “S” ve “Y” tipi hapishaneler en sık duyduğumuz harfler arasında. Bu tip özel savaş endeksli hapishanelerin başlangıcı “F” tipi hapishanelerdir. 2000’de faaliyete geçen bu tip cezaevlerine karşı tutsaklar, “Hayata Dönüş Operasyonu” olarak bilinen saldırı karşısında tutsaklar direniş sergilese de gelişen direniş sırasında birçok tutsak yaşamını yitirdi. Bu hakikat ışığında bakıldığında, “ölüm evleri”ne dönüşmüş hapishaneleri modern mezarlıklar olarak da tanımlamak mümkün. Her bir hücre bir mezar demek. Ve tutsaklar, ince ince kazılan bu beton mezarlıklarda ölüme, yalnızlığa ve toplumsuzluğa mahkûm ediliyor.

Bir de hapishanenin kadın boyutuna eğilmekte fayda var. Belki de en az bilinen gerçekliğe… Erkekler tarafından inşa edilen hapishaneleri “erkek tipi cezaevleri” olarak tanımlamakta bir beis yok. Neden mi? İktidarların toplumdan izole ettiği bir kesimi “ıslah” (adli), bir kesimi ise “cezalandırma” (siyasi) amacıyla hapsettiği distopik ve gri duvarların ötesinde neler yaşandığı realitesi, bize yansıyanın yüzde 30’undan az. Aklımızda şekillenen temel metafor; demir, parmaklık ve tel örgü. Oysa bu distopik mekânlar demir parmaklık ve tel örgünün çok ötesinde bir özel harp politikası taşıyor.

Her şeyin en ince ayrıntısına kadar önceden ayarlandığı bu mekânlarda yaşam, devletin yarattığı distopyanın “patronu” cezaevi müdürü tarafından koordine edilir. Hapishane içindeki en etkili üst amir olan cezaevi müdürü, yönetmelik ile çizilen sınırların dışına çıkarak keyfi uygulamaları yasalara dayanmaksızın yapma ayrıcalığına sahip. Tutsakların uyku saatinden uyanma saatine, yemek saatinden duş saatine, spor saatinden sosyal aktivite saatine yani akıllara gelebilecek yaşama dair her eylem gri kurumların üst amiri olan cezaevi müdürleri tarafından belirlenir. Müdür olmadığında hiyerarşi bir alt kasta devreder. O kastın adı da “gardiyan”dır. Türkçeye Fransızcadan giren ve “bekçi” anlamı taşıyan bu kavram, sonrasında modern hapishanelerle birlikte aldığı “infaz koruma memuru” adı ile yumuşatılmaya çalışıldı.

Ancak özü şu ki hapishanenin en gaddar, acımasız kastını oluşturan gardiyanlık — ki gaddarlıktan geldiği söylenir — hiyerarşik düzlemde müdür ve cezaevi yönetiminin bir alt tabasını, yani alt kastı oluştursa da fiiliyatta üst kastı aşan uygulamaları tarihsel bellekteki yerini koruyor.

Üst kast alt kastı suç işletmek ve politik uygulamalarını hayata geçirmek için kullanırken, alt kast ise ideolojik duygularını ve “hayvani” dürtülerini tutsaklar üzerinden tatmin etmeyi amaçlar. Yani üst kast ile alt kast arasında örtük, yazısız bir anlaşma vardır. Biri yapar, biri ise yaptırır. Devlet hiyerarşisindeki işçi-patron tanımının tezahürü hapishanelerde de bu şekilde işler. Müdür talimat verir, gardiyan yapar. Ancak “kraldan daha kralcı kesilen” gardiyanlar zamanla kanıksadıkları role benzeşerek talimat beklemeksizin kendini kimi zaman üst kastın yerine de koyarak — ve aynı zamanda üst kasttan aldığı güvenceyle — birtakım keyfi uygulamaları hayata geçirir. Örneğin bir tutsağa hakaret etmekte, şiddet uygulamakta, onur kırmakta bir beis görmez. Çünkü en temelde karşısındaki insanı “insanlık” olgusuna layık görmez ve başına gelen her şeyi “hak eden bir suçlu” olarak görür. Tutsaklara gardiyanlar tarafından yapılan çıplak arama, taciz, tecavüz, şiddet ve işkence gibi olaylarda ortada yasal eksende de işlenen aleni bir suç varken, bu suç nedeniyle cezalandırılan tek bir gardiyan örneği yok. Bu da devlete bağlı kurumsal kastikler arasındaki örtük ve yasal bağı özetliyor.

Yaşamı inşa ederek toplumsallığa en önemli katkıyı sunan kadının yaşam dışı mekânlar olan hapishanelere hapsedilmesi, kadın bedeni ile kadın zihninin cezalandırılması gibi ideolojik bir amaç taşıyor. Beton duvarlar kadın bedeni üzerinde ciddi olumsuz etkiler doğuruyor.

Kadınların regl gibi dönemlerde temel ihtiyaçlara erişimin en kısıtlı olduğu ve hatta kadın yapısına uygun olmayan mimari yapısı ve fiziki koşulları sonucunda hijyen pedine bile ulaşamıyor oluşu, Lilith ve İnanna’dan bu yana tarihsel cezalandırmanın güncel örneğini oluşturuyor.

Kaldıkları hücrelerin tek kişilik olması onları toplumdan izole etme amacı taşırken; toprakla buluşamamaları, bir bitkiyi ya da çiçeği sevememeleri, güneşe yüzlerini dönememeleri, gökyüzünü çoğu zaman tel örgülü küçük bir pencereden veya dikdörtgen bir alandan seyretmeleri, yaşama ve doğaya ait her şeyden muaf tutulmaları ise temelinde ideolojik savaşın en derin boyutunu anlatıyor. Psikolojik olarak yalnızlaştırılan, toplumdan izole edilen toplum yaratıcıları bir de ideolojik cezalandırılmalarla mücadele etmeyi öğreniyor. Bu nedenle kadın tutsaklar, hapsedilen bedenleriyle ruhlarını özgürleştirmenin ve zihin dünyalarını esaretten kurtarmanın direnişini sürdürüyor.

Bu kapsamda Dünya Kadınlar Günü’nde hapsedilen özgür ruhların yaşadığı distopyayı nasıl bir ütopyaya çevirdiklerini görünür kılmak gerekiyor. Edebiyat, sanat, müzik, siyaset gibi birçok alanda önemli yapıtlara, ürünlere imza atan kadın tutsaklar; özel savaşın izolasyona dönüştürdüğü hapishanelerdeki gri duvarları ve tel örgüleri aşarak bir kuşun tınısıyla bize ulaşıyor. Tutsak bedenler, özgür ruhlar aynı zamanda “Barış ve Demokratik Toplum” sürecinin de birer öznesi.

Yazılı tarihi ve kanunlarını, sözlü direnişin eylem bulmuş hâliyle değiştirebiliriz.
8 Mart tüm tutsak kadınlara kutlu olsun.

Etiketler: 8 Mart 20268 mart dünya emekçi kadınlar günüFeminizmKadın DayanışmasıKadın haklarıKadın MücadelesiKürt kadın mücadelesiSayı 158
Önceki İçerik

Emeğin Hakları ve Özgürlüğü İçin Her Anda Mücadele

Sonraki İçerik

Kadınlara Karşı Kurulan Siyaset

Sonraki İçerik
8 Mart’ın Tarihsel Seyri

8 Mart’ın Tarihsel Seyri

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.