Cihadist zihniyetli çeteler tarafından kuşatılan o sokaklarda yükselen ses, bin yıllık sessizlik perdesini yırtan bir çığlıktır. Deniz Çiya’nın son sözleri, kadın hafızasının nasıl bir politik iradeye dönüştüğünü gösterir: “Tüm dünyaya ve bölge halkına, özellikle de kadınlara büyük tehlike arz eden cihadist zihniyetli düşman bizi kuşattı”. Bu cümle, tehlikenin sadece askeri bir işgal olmadığını, asıl hedefin kadının özgürlük belleği olduğunu teşhis eder
Tarih, egemenlerin kaleminden yazıldığında bir unutuş rejimine, bir hakikat mezarlığına dönüşür. Bastırılan her hafıza, sadece geçmişin bir kaybı değil, aynı zamanda geleceğin de gaspıdır. Kadınlar, bu tarihsel gaspın hem ilk hedefi hem de en ısrarlı tanıklarıdır. Erkek egemen sistem ve kolonyal düzenler, kadınların yaşadıklarını kayda değer görmediği ölçüde, onların belleğini de sistematik olarak silmeye çalışmıştır. Ancak unutulan şudur: Bastırılan hafıza yok olmaz; bir tohum gibi yeraltına çekilir, kolektifleşir ve zamanı geldiğinde bir direniş odağı olarak hakikat sahnesine geri döner.
Kadınların kolektif belleği, bireysel anıların basit bir toplamı değildir; aksine, direnişin sürekliliğini sağlayan politik ve etik bir alandır. Bu bellek, travmanın donmuş sessizliğinden değil, deneyimin paylaşılmasından, yeniden anlatılmasından ve mücadele içinde dönüştürülmesinden beslenir. Feminist tarih yazımı bize göstermiştir ki, kadınlar hatırladıkça sadece geçmişi görünür kılmazlar, aynı zamanda yeni bir toplumsallığın, yeni bir yaşamın imkânını da kurarlar.
Hatırlamak, bu bağlamda, pasif bir geriye dönüş değil; aktif bir yeniden inşa eylemi, bir varoluş dilidir. Bu nedenle bastırılan hafıza, bireysel bir unutkanlık değil, sistematik bir siyasal müdahalenin ürünüdür. Savaşların, sömürünün, zorunlu göçlerin ve cinsel şiddetin yarattığı deneyimler; kadınlar söz konusu olduğunda anlatılmamış değildir, aksine anlatılmasına izin verilmemiştir. Ancak kadınların belleği, resmi arşivlerin tozlu raflarında değil; bedenlerde, kuşaktan kuşağa fısıldanan hikâyelerde, gündelik yaşam pratiklerinde ve kolektif direniş biçimlerinde taşınmıştır. Kolektif bellek, burada yalnızca ortak geçmişin paylaşımı değil; bastırılmış deneyimlerin politik bir anlam kazanarak yeniden örgütlenmesidir. Bu örgütlü hafızanın en sarsıcı yansımalarından biri, geçtiğimiz günlerde Halep’in Şêxmeqsûd ve Eşrefiye mahallelerinde, Deniz Çiya şahsında ete kemiğe bürünmüştür. Deniz’in direnişi, sadece bir savunma savaşı değil, bu kadim bellekten süzülüp gelen bir karşı-hakikat beyanıdır.
Cihadist zihniyetli çeteler tarafından kuşatılan o sokaklarda yükselen ses, bin yıllık sessizlik perdesini yırtan bir çığlıktır. Deniz Çiya’nın son sözleri, kadın hafızasının nasıl bir politik iradeye dönüştüğünü gösterir: “Tüm dünyaya ve bölge halkına, özellikle de kadınlara büyük tehlike arz eden cihadist zihniyetli düşman bizi kuşattı”. Bu cümle, tehlikenin sadece askeri bir işgal olmadığını, asıl hedefin kadının özgürlük belleği olduğunu teşhis eder. Deniz, kendisinden önceki direnişçilere atıfta bulunarak; “Zarîfeler ve Besêler Dêrsim kayalarından nasıl atladıysa, Rindêxanlar Malabade Köprüsü’nde yaşamını yitirdiyse biz de direnişten geri adım atmayacağız” derken, aslında tarihsel bir sürekliliğe işaret eder. Bu, bir tarih kitabından okunmuş bilgi değil, bedende taşınan “direniş genetiğidir.” Onun kuşatılmış bir mahallede, cephanesi biterken dahi teslimiyeti reddedip son kurşununu kendisine saklaması, kadın belleğinin teslim alınamaz olduğunun ilanıdır. Çetelerin o karanlık nidalarla bir kadının bedenine saldırması, aslında bu belleğin taşıyıcısını susturma çabasıdır. Çünkü kadınların hatırlaması, mevcut düzenin hangi sessizlikler üzerine kurulduğunu açığa çıkarır. Bu bağlamda kolektif bellek, travmanın tekrarına hapsolmuş bir alan değil; travmayı dönüştürme kapasitesi taşıyan canlı bir süreçtir.
Kadınlar yaşadıklarını paylaştıkça, bastırılan hafıza parçalı olmaktan çıkar; anlam kazanır, süreklilik kazanır ve hakikat üretir. Hakikat burada nesnel bir kayıt değil, deneyimden doğan ve mücadele içinde şekillenen bir bilgidir. Rojava’da yükselen şey yalnızca bir devrim değil; susturulmuş kadın hafızasının kolektif bir isyanıdır. Burada kadınlar, hafızayı başkasının anlatısına bırakmayı reddederek kendi hakikatlerini kurdular. Erkek egemen tarih yazımının karşısına, yaşanmışlıkla örülmüş bir kadın belleği çıkardılar.
Deniz Çiya’nın “Gerektiğinde ölümü göze alamayanlar özgür yaşama nefes olamazlar” sözü, bu kurucu iradenin en yalın ifadesidir. Bu irade, kaybı dondurmaz; aksine onu hareket halinde tutarak geleceği savunan bir güce evrilir. Rojava’da inşa edilen kadın devriminin kolektif belleği, coğrafi sınırlarla çevrili bir deneyim olarak ele alınamaz. Bu bellek, erkek egemen sisteme karşı verilen evrensel mücadelenin somutlaşmış halidir. Kadınların yüzyıllardır taşıdığı bastırılmış hafıza, artık tüm kadınlara ait bir miras haline gelmiştir. Kadın mücadelesinin tarihine bakıldığında, kazanımların çoğu ya izole edilmiş ya da yerel bağlamlara hapsedilmiştir. Oysa Denizlerin, Besêlerin ve Zarîfelerin mirası gösteriyor ki; bu bellek ortaklaştırıldığında kalıcı bir direniş zeminine dönüşür.
Deniz’in “Ne olursa olsun, halkımızın onurunu korumaktan daha önemli hiçbir şey yoktur” haykırışı, bir toplumsallığın ve haysiyetin savunulmasıdır. Bugün Rojava’ya ve Halep’e yönelen saldırılar karşısında sessizlik, bu belleğin yalnız bırakılması, yani kadınların özgürlük iddiasının küresel ölçekte bastırılması demektir. Saldırılar yoğunlaştıkça, hatırlamanın politik anlamı daha da belirginleşmektedir. Rojava’da kadınlar için hatırlamak, yas tutmakla sınırlı bir pratik değildir; savunmanın ve yeniden kurmanın bir parçasıdır. İşlenen savaş suçlarının, kadın bedenine yönelen şiddetin unutturulmasına izin vermemek, kolektif belleğin en temel işlevidir. Kadınlar, yaşananları adlandırarak ve kayda geçirerek hakikati savunmaktadırlar. Kadınların hatırlaması, yalnızca geçmişin tanıklığı değil; yarının iddiasıdır. Özgürlük verilmez; örgütlü bir hafıza ve süreklilik içinde inşa edilir. Bu hafıza, sadece acıların değil, kazanımların ve kurucu pratiklerin bilgisini taşır. Kadınların bu bilgiyi sahiplenmesi, kendi mücadelelerini güçlendirdiği kadar, Rojava’daki direnişin de yalnız olmadığını ilan eder.
Sonuç olarak Rojava ve Halep’teki direniş, kadınların bastırılmış hafızasının açığa çıkabileceğini ve bu hafızanın yenilmez bir direnişe dönüşebileceğini kanıtlayan tarihsel anlardır. Bizim hafızamız canlı; unutmamak için değil, hayatta kalmak ve mücadeleyi ileri taşımak için hatırlıyoruz. Kadın mücadelesi kuşaktan kuşağa bir kitap gibi değil, bir hayat gibi aktarıldı. Bugün kadınların önünde duran soru şudur: Bu belleği yalnızca hatırlayanlar mı olacağız, yoksa Deniz Çiya’nın o son mermisiyle savunduğu onuru direnişe dönüştürüp birlikte taşıyanlar mı? Rojava’dan yükselen hakikat tüm kadınlara seslenmektedir: Bu mücadele size aittir, bu bellek sizin belleğinizdir. Ona sahip çıkmak, kendi geleceğimizi savunmaktır. Çünkü bu iddia, hatırlandığı ve eyleme döküldüğü sürece yenilmezdir.

