Kadının sömürülmesi sadece kadınla sınırlı bir durum olmayıp, toplumun diğer tüm kesimlerine uygulanır. Bu bakımdan kadınlar sadece toplumun yarısını oluşturan niceliksel bir olgu değil; yaşamı doğuran, toplumsallığı geliştirip-sürdüren, insanlaşmayı sağlayan yaratıcılardır. Kadından başlayıp, gelişen olumlu ve olumsuz her durum tüm toplumu etkileyecektir
Daha bir yıl öncesine kadar entegrasyon kavramı çok duyduğumuz ve de dillendirdiğimiz bir kavram değildi. Hatta zihnimizde büyük oranda negatif anlamıyla yer edinirdi. Entegrasyon kavramı “uyum”, “bütünleşme” anlamına gelen içeriğinin ötesinde, bize asimilasyon olgusunu çağrıştırırdı. Bunun en önemli nedeni kavramın negatif kullanımı ve politikasıyla çok fazla karşılaşmamış olmamızda. Negatif entegrasyon olarak tanımlanan bu durumu Kürt kadınlar olarak biz çok acı örneklerini yaşadık. Entegrasyon, farklı olanın egemen olanın içinde eritilmesi, ortadan kaldırılması olarak uygulandı. Bizde negatif çağrışım yapmasının bir diğer nedeni ise kavramların anlam ve içeriğine fazla odaklanmamamızdı. Oysa kavramlar hakikate ulaşmamızda bir rehber-anahtar gibidirler. Yaşanan sorunları tanımlamak ve aşmak için doğru kullanıldığında çözüm üretebilir. Uyum ve bütünleşme birinin diğerini yok etmesi ve “tek” olanın hâkimiyeti değil, aksine ikinin “bir” olurken hem kendisi olmayı hem yeniye dönüşmesi demektir. Kavramlara içerilen negatif anlamlar yerine, içerdiği pozitif anlamları öne çıkararak kördüğüme dönüşen toplumsal sorunları aşmada rol oynamasını sağlayabiliriz. Bu, politikada yetkin olmayı gerektirir.
Kavramlar, doğru tanımlanıp, kullanıldığında yaşanan sorunları tanıma ve aşmada yol gösterici olurlar. Bu nedenle demokratik entegrasyon kavramı, farklılıkların birliğini ve uyumunu ifade eder. Günümüzde insanların farklılıklarıyla yan yana durmasını sağlayacak, tahrip etmeden, yeninin inşasını sağlayacak kavramlara ve modellere ihtiyacımız var. Şiddet, yıkım, zor halen sömürgeciliğin azami kar elde etmek için sık başvurduğu yöntemlerdir. Savaşın olduğu yerde önce kadın, ardından hakikat ölür. Bu nedenle yaşamın saygınlığını zedelemeden, bir arada yaşamaya imkan sunacak kavram ve kuramlarla yaşamı yeniden inşaya girişmek, bunun politikasını somutlamak önemlidir.
Abdullah Öcalan, “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”nin demokratik entegrasyonla mümkün olabileceğini ve bunun öncülüğünü kadınların yapması gerektiğini ifade etti. Demokratik entegrasyonun öncülüğü neden kadınlardan beklenmeli? Kuşkusuz bunun cevabını kadının tarihsel- toplumsal varlığı ve toplumsal konumunda aramalıyız.
Abdullah Öcalan’ın 22 yıl önce “Bir Halkı Savunmak” adlı kitabında, “toplumsal özgürlük kadın özgürlüğü ile mümkündür” diyerek, yaşanan toplumsal sorunun kaynağında kadın özgürlük sorunu olduğunu ifade etmişti. Bu tespit üzerinden “kadın eksenli toplumsal özgürlük” fikrini ve politikalarını geliştirdi. Günümüzde karşı karşıya kaldığımız sömürünün, savaşların, iktidarın, hiyerarşinin kaynağında; yitirilen kadın özgürlüğü ve toplumsallığının dağılması yer alır.
Kadının sömürülmesi sadece kadınla sınırlı bir durum olmayıp, toplumun diğer tüm kesimlerine uygulanır. Bu bakımdan kadınlar sadece toplumun yarısını oluşturan niceliksel bir olgu değil; yaşamı doğuran, toplumsallığı geliştirip-sürdüren, insanlaşmayı sağlayan yaratıcılardır. Kadından başlayıp, gelişen olumlu ve olumsuz her durum tüm toplumu etkileyecektir.
Bu nedenle toplumsal sorunları aşmak istiyorsak, öncelikle kadının sömürgeleştirilme tarihini, bunun toplumsal ilişkilere yansımasını ve kendini yeniden üretme biçimlerini açığa çıkarmak ve çözümlemek durumundayız. Ataerkil-sömürgeci sistem iktidarcı- hiyerarşik yapısıyla kendini ayakta tutmaya çalışırken, hiyerarşinin en alt katmanına kadını koydu. Kadın, erkeğin üzerinde her türlü egemenlik duygusunu “tattığı” nesne ve mülk konumuna getirildi. Kastik-katil sistem kadına erkeğin istemi ve arzularını tatmin edecek, neslini sürdürecek rol biçti; hatta kadının hayatta kalmasını erkeği memnun etme şartına bağladı. Kadın, nesneleştirilip, “aklı kıt”, “iradesi zayıf” olarak tanımlanarak, kendi hakkında karar alma hakkı dahi elinden alındı. Bunu sürdürmek içinde ataerkil kültür, ritüeller, inanç sistemleri, yasalar ve ‘zor’ geliştirildi. Kadın, ‘yaşamın kaynağıdır!’, “cennet anaların ayakları altındadır!” denilse de, en fazla sömürülen, karnını doyurmak için bile erkeğe muhtaç kılınan, cins kırımına uğrayan kadındır.
Erkekliğin temel şartı, bir kadına boyun eğdirmekle ölçülür. Boyun eğmeyeni öldürmek dahil erkeğe sınırsız yetki tanınır. Bunu devlet yasaları, toplumsal kültür destekler. Kendisi olmak isteyen, erkeğe boyun eğmeyen her kadın erkek ve devlet şiddetiyle karşılaşıp, kırımdan geçirilir. Abdullah Öcalan, “Adına “kadın cinayetleri” denilen bu cinayetler silsilesi, esasta bir kadın soykırımıdır. İlhamını kastik katilin tarihin başlangıcındaki uygulamalarından alır. Komünal topluluğu gasp eden kastik katil erkekleri öldürür, çocukları ve kadınları esir alır. Erkeğin bilinçaltı, kadının düşürülme durumunu meşrulaştırarak günümüze kadar yaşatmıştır. Kadını ezerken, öldürürken, bir nesne gibi kullanırken ne yaptığını sorgulamaz; yaptıklarını bir hak olarak görür,” diye, bu durumu tanımlar. Yani kadın cinayetleri özünde erkeğin kadın üzerinde iktidarını korumak ve sürdürmek amacıyla başvurduğu politik bir yaklaşımdır. Bunun tarihsel arka planı olduğu kadar, günümüzde ataerkil kültür içinde norm haline gelen yanları da vardır. Bu nedenle iç içe geçen devlet ve erkek sömürü sistemiyle mücadele etmek hem berrak bir bilinç hem çok yönlü bir mücadele gerektirir.
“İlk ve son sömürge kadının” özgürleşme çabası tüm toplumu özgürlük için harekete geçirme potansiyeli taşır. En ezilenin başkaldırısı tüm ezilme ve iktidar yapılanmalarını sorgulatır; gençlerin, toplumsal farklılıkların, ezilenlerin, inançların, tüm sömürülenlerin özgürlüğünü hedeflemeyi şart kılar. Kadın Özgürlük Hareketi deneyiminde bunun pek çok somut örneğine rastlarız. Biliyoruz ki Kürt kadınlar özgür bir ülke için yola koyulduklarında ilk etapta cinsiyetçi ve sömürgeci devlet politikalarının engelliyle karşılaştılar. Bu engeli aşma yolunda, en eski sömürge kadındır tezine ulaştılar.
Bu deneyim farklılıkların birbirini yok etmesini değil, yan yana durarak yeni bir yaşamı oluşturmanın, yaşama ve yaşatmanın imkanlarını ortaya koymuştur. Şiddetin-savaşın, tekleşmenin olduğu her yerde kadınlar ve çocuklar ilk ezilen, sömürülen ve metalaştırılan pozisyona düşürülür. Oysa kadınlar etik-estetik değerlerle toplumsal barışı en iyi örmeyi bilenlerdir. Barış kadınların sanatıdır. Kadınlar, toplumsal barışın adil ve hakkaniyetle gerçekleşmesini sağlayabilir. Demokratik entegrasyon çalışması toplumsal barışı geliştirme ve birliği oluşturma arayışı ise bunu en iyi kadınlar yapar. Kürt kadınların bunu gerçekleştirmeye gücü, iradesi ve deneyimi var.
“Kadınların Zamanıdır!” şiarı tam da bunu ifade eder gibi.

