Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Bir Özel Savaş Politikası: Topluma Karşı Medya-Devlet İttifakı

Gülbahar Gündüz Gülbahar Gündüz
11 Ocak 2026
Yazı
0
Bir Özel Savaş Politikası: Topluma Karşı Medya-Devlet İttifakı
0
SHARES
36
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Uzun yıllardır Kürtleri aşağılayan, kadınlara karşı şiddeti neredeyse normalleştiren, mafya liderlerini sempatik ve karizmatik olarak tasvir eden, silahı bir cinayet aleti değil de adaleti sağlayan bir teknik araç gibi sunan dizilere maruz bırakıldık

Filmler ve reklamlar sadece reyting ve kâr amaçlı mı, yoksa toplumu etkilemeye ve yönlendirmeye de hizmet etmez mi? İki seçeneğin de doğru olduğunu söyleyebiliriz. Ama biz bu meselenin pazarlama ve kâr amacını değil, daha çok yıllardır yapılan televizyon dizileri, reklamlar ve gündüz kuşağı programlarının toplumu çürütme ve yozlaştırmaya etkisini ve katkısını konuşalım.

Geçmişten bugüne film ve reklamları gözden geçirdiğimizde, bu çürüme sürecine medya ve reklamcılık sektörünün ilgisini ve etkisini görebiliriz. Birkaç örnek vermeden önce bir parantez açmakta yarar var; sosyologlar, kişi sürekli bir şey izlediğinde ya da ona sürekli odaklandığında, beyindeki sinirsel bağlantıların ve devrelerin bunu kopyaladığını söyler. Başta izlediği sahneyi absürt veya kötü olarak görse de, sürekli maruz kaldığında kişi bunu normalleştirir. Mesela filmin bir sahnesinde acı çeken birini izlediğinizde, izleyen kişinin beyninde aynı nöronlar uyarılır. Bunu “aynı nöron etkisi” olarak tanımlıyorlar. Yani hem empati hem taklit gelişir. Özellikle yoksulluğun ve umutsuzluğun yaygın olduğu toplumlarda bu etki çok daha belirgin olur. Çünkü insanlar gündelik hayatın ağırlığından çıkış ararken, ekranda gördüklerini daha kolay içselleştirir. Zamanla bu içerikler sadece bir eğlence değil, davranış ve değerlerin şekillendiği bir rehbere dönüşür. Böylece medya, maddi imkânların sınırlı olduğu toplumlarda çok daha güçlü bir yönlendirme ve normalleştirme etkisi yaratır.

Mesela neden televizyonlarda komedi ya da sitcom artık hiç yok, neden tek konu dedikodu, şiddet, savaş? Çünkü biz farkına varmadan bunlar bilinçaltımıza işlenir. Ya da neden dizilerde hiç iyilik, mutluluk, adalet temaları yok? İyilik ve adaleti sağlayanlara yazılan rollerde de her zaman “mafya babaları” vardır. Bütün bunları görsel hafızamız algılayıp normalleştirir ya da maruz kaldığımız bu propaganda bir sonraki neslin normali olur. Bir nesil, yarım asır süren bir savaşın acılarıyla yaşadı; bir nesil de kartellerin, uyuşturucunun, fuhuşun elinde mi yok olsun?

Girişte çok temel olarak çerçevesini çizdiğimiz tespiti örneklendirmek gerekirse; hep merak etmişimdir: Evlilik tekliflerinde tek taş konsepti nasıl bu kadar hayatımıza girdi? Çünkü altın ve gümüşten yapılan alyansın tarihinin çok eskilere dayandığı, hatta pagan dönemlerinde bile bazı kültürlerde gelinin parmağına ip, bez şerit, örgü veya ince ağaç dalları bağlandığı biliniyor. Dolayısıyla bu kadar köklü bir kültürün tezahürü günümüzde nasıl tek taş oldu? Girişteki sorulardan birine bu vesileyle yanıt üretmek gerekirse, kâr amacı ve kâra ulaşmak için geliştirilen bir yöntemi tartışalım. 18. yüzyılın sonlarına doğru Afrika’da çok büyük pırlanta rezervleri bulundu. Daha önce az olan ve yalnızca bir grup zenginin sahip olduğu pırlanta çoğalınca değeri düştü. Pırlanta şirketleri yıllarca pazarlama konusunda birçok girişimde bulunsa da başarılı olamıyor. İşte burada, dönemin en büyük firması De Beers öncülüğünde devreye reklam endüstrisi giriyor. 1940’lara doğru Amerika’da büyük bir kampanya başlatıyorlar. Pırlanta ile birlikte aşkı ve değeri çağrıştıran pek çok slogan üretiliyor. Bu mesajlar gazetelerde, filmlerde, ünlülerin üzerinde sürekli tekrarlanıyor. Artık tüm film ve reklamlarda evlilik teklifi tek taş yüzüklerle yapılıyor. Bir ihtiyaçtan değil, piyasayı canlandırmak ve tüketimi artırmak için tasarlanmış bir kültürel manipülasyon olarak tek taş yüzük devreye giriyor.

Yine hepimizin çok yakından tanık olduğu başka bir örnek ise pizzadır. 1989’da şirket Türkiye pazarına giriyor ancak yemek kültüründe bolca karbonhidrat olan bir ülkede fazlaca muadili olduğu için tutunamayarak geri çekiliyor. Birkaç yıl sonrasında Ninja Kaplumbağalar isimli dizi, Türkiye televizyonlarında yayımlanarak hayatımıza girdi. Hepimiz Rafael, Donatello, Leonardo ve Michelangelo isimli kaplumbağaları hatırlarız. Bu kaplumbağalar sürekli pizza ile beslenir ve sürekli dışarıdan sipariş verirlerdi. Aslında ilk başta karakterler yaratıldığında pizza sevgisi tamamen mizansen olsa da, dizi popüler olunca pizza markaları devreye girdi. Pizza yalnızca lezzetli bir seçenek olarak hayatımıza girmedi; aynı zamanda sipariş verilerek tüketilmesi gereken bir besin olduğu da içselleştirildi. Dolayısıyla ilk pizza tutkusu gençlerde başlamış oldu; çünkü dizi kitlesi gençlerden oluşuyordu.

Türkiye’de bile yıllarca devrimciler resmî olarak “terörist”, toplumun gözünde ise “öcü” gibi gösterilmişlerdi. Birkaç popüler dizinin içerisinde solcu karakterlerin ve devrimci mücadelenin yer almasının, o dönemlerde halk arasında bu algıyı bir nebze de olsa kırdığını sanırım inkâr edemeyiz. Ancak buna karşın, solcu kadınların çoğu zaman erkeksi, estetik olarak “bakımsız” ve “cazibesiz” biçimde resmedildiğini; feminist kadınların ise sıklıkla histerik, kontrolsüz veya aşırı tepkisel gösterilmek suretiyle karikatürleştirildiğini de unutmamak gerekir. Bu tür sembolleştirmeler, muhalifliği meşru göstermekten çok, tam tersine onun anlamını bozmak, etkisini sulandırmak ve toplum gözünde karşılığını zayıflatmak amacıyla içeriklere yerleştirilir.

Dizi, sinema ve gündüz kuşağı programları yalnızca kapitalizmin daha fazla kâr elde etme amacıyla değil, devletin ideolojik aygıtlarından biri olarak toplumu yeniden organize etmenin aracı olarak da kullanılmaktadır. Kürdistan’da yoğun olarak işletilen özel savaş politikaları yürütülürken de medya, devletin ısrarla başvurduğu bir yöntem olmuştur. Faturayı yalnızca devlet aklına değil, devasa bir sermayenin üzerinde oturan ve bu medya sektöründen nemalanmakta sakınca görmeyen senaristin, yapımcının, yönetmenin ve hatta oyuncunun da sorumluluğu olduğunu belirtmek gerekir.

Uzun yıllardır Kürtleri aşağılayan, kadınlara karşı şiddeti neredeyse normalleştiren, mafya liderlerini sempatik ve karizmatik olarak tasvir eden, silahı bir cinayet aleti değil de adaleti sağlayan bir teknik araç gibi sunan dizilere maruz bırakıldık. Bugün yine bol “Kürtlük” ile soslanmış dizilerle ne yapılmaya çalışıldığını detaylı analiz etmek gerekiyor. Bahsettiğim güncel dizilerde Kürt erkeği; iki evlilik yapan, ağalık sistemine tabi olmuş, törenin en önemli toplumsal düzenleyici olduğuna inanan, kan davasıyla hukuk yürüten biri olarak tasvir edilirken; Kürt kadınları ise itaat eden, kurtarılmayı bekleyen, dışarıdaki dünyaya karşı savunmasız ve bilgisiz, neredeyse kendi başına hiçbir şey yapamayan kişiler olarak gösteriliyor.

Sanki Kürdistan’da aldığı oy oranlarıyla birinci parti olan; tüzüğünde iki evlilik yapanların, bırakın yönetici olmasını, üye olarak bile kabul edilmesine izin vermeyen; eş başkanlık ve fermuar uygulamalarıyla kamusal alanda kadınları cesaretlendiren; özgün ve özerk örgütlenme mekanizmalarıyla kadınların siyasete dâhil olma kanallarını güçlendiren DEM Parti yokmuş gibi. Sanki dünyadaki kadınların ortak sesi olan Jin, Jiyan, Azadî, Kürt kadınlarının özgürlük mücadelesinden süzülüp kadın mücadelesinin sembolü olmamış gibi. Tam olarak bu bağlamlardan baktığımızda, medyanın bize sunduğu içerikleri “erkek devlet aklı”ndan bağımsız değerlendirmenin imkânsızlığını görürüz.

Yine somut örneklerle devam edersek; uzun yıllar sonra Dersim’e gittiğimde ilk dikkatimi çeken, özel harekâtçıların ve polislerin çok genç ve genel estetik standartlara göre “fiziksel olarak biçimli” erkeklerden seçilmiş olduğuydu. 20–30 sene önce halk, askerle aynı ortamda oturmaktan bile imtina ederken, artık ortak kamusal alanlarda zaman geçiriyorlar; aynı apartmanda yaşıyorlar ve komşu oluyorlar. Oralarda görev için gelmişken geçici olarak kalmıyorlar; yerleşiyorlar, hatta kendilerine iş bile kuruyorlar.

Dolayısıyla devlet şiddeti, çeteleşme, fuhuş, uyuşturucu gibi faaliyetler sadece mahkemeler aracılığıyla korunmuyor; aynı zamanda cezasızlık ve medyanın propagandalarıyla bunların önü açılıyor. Kürtler, bir asırdır uğradıkları katliamlara rağmen köklerinden koparılamadılar; ancak özel yöntemlerle demografik yapıyı değiştirme, kültürel yozlaşma, uyuşturulmuş bir gençlik ve umutsuz, amaçsız bir toplum yaratma çabası topyekûn devam ediyor. Özüyle oynuyor, kimyasını bozuyor. Çünkü özünden koparılan her şey ya bozulur ya ölür.

Bunu ortak yaşam fikrine karşı olduğumdan söylemiyorum; demokratik olmayan bir toplum ve devlet yapısıyla karşı karşıyayız. Dolayısıyla bu örneklerin her biri bir sızma aracı olarak değerlendirilebilir. Devlet, kaba ve görünür şiddet yöntemleriyle değil, sinsi ve ince hesaplarla kılcal damarlara sirayet etmeyi de ihmal etmez. Hele hele silahlar susmuşken, barış konuşulurken rehavete kapılmak bizim için en büyük tehlikedir. Çünkü mücadeleye yeni yöntemler ve araçlarla başlanmışken, daha yolun çok başındayız.

Hepimizin bulunduğu her alanda ya da hangi işi yapıyorsak, oralarda birçok yönden yok olan dünyayı daha yaşanılabilir bir hâle getirmekten sorumluyuz. Evet, dünyayı kurtarma söylemi sadece ütopik ve romantik düzeyde kalmamalı. Bulunduğumuz aile içinde, küçük dahi olsa; çalıştığımız iş yerinde, mahallemizin sokağında; düşüncede başlayan, dile yansıyan, pratikte somutlaşan bir iyileşme, ahlaki ve vicdani olarak yaratılan her şeyin dünyayı kurtarma mücadelesine katkısı paha biçilmezdir.

Bu nedenle, özellikle medya üretimlerine eleştirel bakmaktan vazgeçmemek gerekir. Çünkü ideolojik aygıtlar, bizim yarattığımız her boşluğu hızla doldurur; kültürel alanda geri çekildiğimiz her an, toplumsal tahayyül başka güçler tarafından şekillendirilir. Mücadelemizin kazanımlarını korumanın en önemli ayaklarından biri de kültürel üretime önem vermek, alternatif ve özgürleştirici içerikler yaratmak ve medyanın yozlaştırma girişimlerine karşı daima uyanık olmaktır.

Etiketler: BarışFeminizmMedyaMedya ve kadınMedyada CinsiyetçilikÖzel savaş politikalarıSavaşSayı 150
Önceki İçerik

Özel Savaş Medyası: ‘Engerekler ve Çıyanlar’

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.