Ortadoğu bugün çözülme ile kurulum arasındaki bir eşikte duruyor. Eski düzen çözülüyor ama yeni düzen henüz kurumsallaşmış değil. Çözülmenin yarattığı boşlukta korku büyüyor. Devletler daha sertleşiyor. Güvenlik dili daha sık tekrar ediliyor. Fakat aynı boşlukta başka bir ihtimal de filizleniyor. Çünkü her çözülme, aynı zamanda yeni bir kurulumun alanını açar
Tarih bazen bir takvim yaprağında görünmez; bir yarıkta belirir. O yarık, eski düzenin artık kendi ağırlığını taşıyamadığını gösteren ince ama geri dönülmez bir kırılmadır. 27 Şubat böyle bir yarığın adıdır. O gün yapılan çağrı, yüzeyde siyasal bir yön değişikliğini ifade ediyordu; fakat derininde daha başka bir şey vardı: Çözülmekte olan bir dünya tasavvurunun karşısına başka bir toplumsal aklı yerleştirme cesareti.
Bu çağrı, yalnızca bir sürecin başlangıcı değildi. Aynı zamanda bir iddiaydı: Ortadoğu’nun krizinin askerî değil, zihinsel olduğu iddiası. Bu nedenle 27 Şubat, silahların susmasından çok daha fazlasını ima ediyordu. O, hakikatle kurulan ilişkinin yeniden inşasını öneriyordu.
Aradan geçen bir yıl, bu iddianın ne kadar tarihsel bir bağlama oturduğunu gösterdi. 7 Ekim sonrası başlayan savaş, Gazze’nin sistematik yıkımı, İsrail’in güvenlik kavramını savunma hattından çıkarıp yayılmacı bir stratejinin merkezine yerleştirmesi, İran’ın bölgesel etkisinin geriletilmesi, Suriye’de rejimin çözülmesi ve HTŞ’nin “devrim” söylemi eşliğinde iktidara taşınması… Tüm bu gelişmeler, Ortadoğu’nun yalnızca siyasi bir kriz yaşamadığını; bir anlam ve meşruiyet krizi yaşadığını açığa çıkardı.
Çünkü kriz yalnızca tankların ilerlemesi değildir. Kriz, kelimelerin yer değiştirmesidir. “Devrim” denilen şeyin özgürlük değil kontrol üretmesi; “güvenlik” denilen şeyin yaşam alanlarını daraltması; “istikrar” denilen şeyin toplumsal nefesi kesmesi… İşte tam bu noktada mesele askerî olmaktan çıkar; epistemolojik bir meseleye dönüşür. Hakikat çarpıtıldığında siyaset de çarpıtılır. Kavramlar boşaltıldığında toplumun kendisi de boşaltılır.
27 Şubat çağrısı bu boşalmaya karşı yapılmış bir müdahaleydi. O müdahale, “başka bir düzen mümkündür” demekten çok daha fazlasını söylüyordu: “Başka bir insan anlayışı mümkündür” diyordu. Çünkü demokratik toplum, teknik bir yönetim modeli değil; insanın kendini ve başkasını nasıl gördüğüne dair ontolojik bir tercihtir.
Ortadoğu bugün çözülme ile kurulum arasındaki bir eşikte duruyor. Eski düzen çözülüyor ama yeni düzen henüz kurumsallaşmış değil. Çözülmenin yarattığı boşlukta korku büyüyor. Devletler daha sertleşiyor. Güvenlik dili daha sık tekrar ediliyor. Fakat aynı boşlukta başka bir ihtimal de filizleniyor. Çünkü her çözülme, aynı zamanda yeni bir kurulumun alanını açar.
Suriye sahasında yaşananlar bu çelişkiyi berraklaştırdı. “Devrim” kavramının, kadın ve halk karşıtı yapılara meşruiyet kazandıracak biçimde kullanılması yalnızca bir politik manipülasyon değildir; tarihin tersine çevrilmesidir. Devrim, tarih boyunca ezilenin ayağa kalkması anlamına gelmişti. Oysa burada devrim, ezileni daha görünmez kılacak bir perdeye dönüştürüldü. Bu durum, kapitalist modernitenin kriz dönemlerinde kavramları araçsallaştırma biçimini gösterir.
Tam da bu karanlık zemin üzerinde Rojava deneyimi bir karşı-iddia olarak yükseldi. Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi çatısı altında gelişen model, yalnızca alternatif bir idari düzen değil; alternatif bir siyasal bilinçtir. Komünler siyaseti merkezden alıp topluma iade etti. Eşbaşkanlık sistemi, erkek egemen temsil alışkanlığını yapısal olarak kırdı. Kadın öz savunmasının kurumsallaşması, güvenliği soyut bir devlet kategorisi olmaktan çıkarıp yaşamın korunması bilincine dönüştürdü.
Bu modelin önemi kurumlarında değil, zihniyetindedir. Modern ulus-devlet, insanı denetlenmesi gereken bir varlık olarak kurgular. Demokratik toplum ise insanı kurucu özne olarak kabul eder. Modern devlet kimliği tekleştirir; demokratik toplum çoğullaştırır. Modern devlet güvenliği merkezileştirir; demokratik toplum güvenliği toplumsallaştırır. Bu fark teknik değil, ontolojiktir. İnsan nedir sorusuna verilen cevabın farkıdır.
27 Şubat çağrısı, bu ontolojik farkı siyasal bir iradeye dönüştürme girişimiydi. Çağrı, silahların susmasını önerirken aynı zamanda zihniyetin değişmesini talep ediyordu. Çünkü silahlar susabilir; fakat erkek egemen ve devlet merkezli akıl susmadığı sürece şiddet başka biçimlerde yeniden üretilir.
Aradan geçen bir yılın pratiği, bu zihniyet dönüşümünün ne kadar zor ama ne kadar hayati olduğunu gösterdi. Silahlı mücadelenin stratejik olarak sonlandırılması yönünde atılan adımlar, geri çekilme kararları ve örgütsel dönüşüm iradesi sıradan taktikler değildi. Bunlar, tarihsel risk içeren ve geri dönüşü olmayan eşiklerdi. Bu adımlar, toplumsal psikolojide de bir kırılma yarattı. Çözüm artık soyut bir ihtimal değil; konuşulabilir bir gerçeklik hâline geldi.
Fakat devlet aklının meseleyi hâlâ güvenlik ekseninde daraltma eğilimi, çatışmanın esasen iki farklı siyasal akıl arasında yaşandığını gösteriyor. Bir yanda merkeziyetçi, erkek egemen ve güvenlikçi akıl; diğer yanda çoğulcu, toplumsal ve demokratik akıl.
Zihniyet değişmeden düzen değişmez. İşte tam bu noktada kadın özgürlüğü, demokratik toplum tartışmasının merkezine yerleşir.
Kadın meselesi, sosyal politikanın bir alt başlığı değildir. O, uygarlığın temel sorusudur. Erkek egemenlik yalnızca kültürel bir alışkanlık değil; tarihsel olarak örgütlenmiş bir sistemdir. Kriz anlarında kendini daha sert biçimde yeniden üretir. Kadın cinayetlerindeki artış, aile içi şiddetin sıradanlaşması, “aile” kavramının ideolojik bir tahkimat olarak kullanılması… Bunlar münferit olaylar değil; erkek egemen sistemin savunma refleksleridir.
Çünkü erkek egemenlik yalnızca fiziksel şiddetle değil; norm üretimiyle, hukuk diliyle, kutsallık atıflarıyla ve gündelik hayatın görünmez alışkanlıklarıyla kendini sürdürür. Devlet aileyi “toplumun temeli” olarak kutsadığında, belirli bir cinsiyet rejimini de kutsamış olur. Böylece erkek egemenlik bireysel bir eğilim olmaktan çıkar; kurumsal bir zemin kazanır.
Abdullah Öcalan’ın tarihsel çözümlemeleri bu zemini daha da derinleştirir. Erkek aklının komün içinden örgütlenerek zamanla devletleşmiş bir uygarlık sistemine dönüşmesi, bugünkü tahakküm biçimlerinin rastlantısal değil tarihsel olduğunu gösterir. Bu çözümleme, kadın özgürlüğünü bir hak mücadelesi olmaktan çıkarır; bir uygarlık meselesine dönüştürür. Eğer sorun tarihsel bir kırılmaysa, çözüm de tarihsel bir onarım olmak zorundadır.
Kadın öncülüğü bu nedenle temsiliyet değil; kuruculuktur. Kadın, komünal toplumsallığın hafızasını taşır. Erkek egemen siyaset kriz üretirken; kadın özgürlük paradigması yaşamı onaran bir etik üretir. Demokratik toplumun gerçek ölçütü, kadın özgürlüğündeki ilerlemedir.
“Kadın Kurtuluş İdeolojisinden Kadın Kurtuluş Politikleşmesine Sıçrama” çağrısı, bu nedenle yalnızca örgütsel değil; tarihsel bir çağrıdır. Politikleşme, kadın özgürlüğünün gündem belirleyen bir güç hâline gelmesidir. Tepkisel değil; yön veren bir irade olmasıdır.
Kürdistan’da Rojin Kabaiş cinayeti etrafında gelişen toplumsal duyarlılık, bu potansiyelin işaretidir. “Jin Jiyan Azadî” sloganının geniş kesimlerce sahiplenilmesi, kadın özgürlüğünün artık yalnızca bir kimlik talebi değil; toplumsal hakikat olduğunu gösterir. Fakat hakikat süreklilik ister. Öfke örgütlülüğe, örgütlülük kurucu iradeye dönüşmedikçe kalıcı dönüşüm gerçekleşmez.
Kadın öz savunması, bu kuruculuğun varoluşsal boyutudur. Öz savunma, saldırı gerçekleştikten sonra tepki vermek değil; saldırının koşullarını ortadan kaldıracak bilinç ve örgütlülüğü geliştirmektir. Korku çözüldüğünde itaat çözülür. İtaat çözüldüğünde tahakküm zayıflar. Demokratik toplumun güvenliği, tam da bu bilinç düzeyinde inşa edilir.
27 Şubat’ın birinci yılı, işte bu bütünlüklü tabloyu daha görünür kılmıştır. Bu bir muhasebe değil; bir derinleşme anıdır. Süreç kırılgan olabilir. Geri dönüş ihtimalleri her zaman vardır. Fakat artık toplum yalnızca çatışmanın kaçınılmazlığına değil, çözümün mümkünlüğüne de bakabilmektedir.
Tarih bir yarıkta belirir demiştik. 27 Şubat o yarığın adıdır. O yarık ya kapatılacak ya da oradan yeni bir toplumsallık filizlenecektir. Demokratik toplum, kadın özgürlüğü temelinde derinleştiği ölçüde kalıcı olacaktır. Erkek egemenliğin kurumsal gerileyişi ölçüsünde kök salacaktır.
Ve belki de bugün en temel soru şudur: Bu yarığın içinden hangi bilinç çıkacak? Güvenlikçi korku mu, yoksa demokratik cesaret mi?
Cevap, kadın özgürlüğünün ne kadar kurucu bir güç hâline gelebileceğinde saklıdır.

