Oysa bugün Kürt kadın hareketi yalnızca Türkiye’de değil, Orta Doğu’da ve dünyada kadın özgürlük tartışmalarını etkileyen en önemli siyasal deneyimlerden birini temsil ediyor. Eşbaşkanlık sistemi, kadın meclisleri, öz savunma tartışmaları, kadın ekonomileri ve kadınların öz örgütlülüğü üzerine geliştirilen pratikler, onlarca yıllık mücadelenin sonucu
Kürt kadın hareketi, yıllar boyunca yalnızca erkek egemenliğine değil, kadın bedeni üzerinden kurulan bütün denetim mekanizmalarına karşı mücadele etti. “Biz kimsenin namusu değiliz, namusumuz özgürlüğümüzdür” şiarı, yalnızca bir slogan değildi; kadın bedenini ailenin, aşiretin ve devletin namus anlayışından çıkarıp kadının iradesini ve özgürlüğünü merkeze alan siyasal bir müdahaleydi.
Bu mücadele aynı zamanda ağalık, aşiret hiyerarşisi, berdel, kuma, başlık parası ve zorla evlilik gibi kadınların yaşamını kuşatan ataerkil kurumlara yönelikti. Ancak Kürt kadın hareketinin yürüttüğü mücadele bununla sınırlı değildi. Bir yandan erkek egemen zihniyetle hesaplaşırken diğer yandan Kürt toplumunu yalnızca ağalık, aşiret ve töre üzerinden tanımlayan sömürgeci ve oryantalist bakışa da itiraz etti. Çünkü bu imgeler hem kadınların özgürlüğünü sınırlayan toplumsal ilişkileri görünmez kılıyor hem de bütün bir toplumu tek bir klişeye indirgemeye hizmet ediyordu.
Aradan yıllar geçti. Bugün ise bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız.
Wattpad, Dreame ve benzeri dijital platformlarda, Türkiye’de yayınlanan dizilerde “ağa”, “aşiret”, “berdel”, “kan davası” ve “zoraki evlilik” temalı hikâyeler en görünür romantik türlerden biri hâline geldi. Sosyal medyada bu hikâyelerin karakterleri milyonlarca kez paylaşılıyor, kısa videolarla dolaşıma sokuluyor ve dijital platformların öneri sistemleri aynı temaları sürekli yeniden öne çıkarıyor.
Bir zamanlar kadınların özgürlüğü önündeki engeller olarak tartışılan kavramlar, bugün romantik kurguların en cazip dekoruna dönüşüyor.
Tam da burada durup düşünmek gerekiyor.
Kürt kadın hareketi yıllardır ağalığı, berdeli ve kadın bedeni üzerindeki tahakkümü sorgularken neden tam da bugün aynı imgeler genç kuşakların romantik hayallerinin merkezine yerleşiyor?
Neden dünyanın en güçlü kadın özgürlük mücadelelerinden birini inşa eden Kürt kadınların deneyimi görünmezleşirken onların mücadele ettiği toplumsal ilişkiler dijital platformların en çok tüketilen hikâyelerine dönüşüyor?
Bu yalnızca bir edebiyat tercihi midir?
Yoksa kültür endüstrisinin nasıl çalıştığına dair daha derin bir sorunun işareti midir?
Bu soruların kolay cevapları yok.
Ancak meseleyi yalnızca “gençlerin okuma zevki” ya da “kurgu ile gerçeği karıştırmamak gerekir” diyerek açıklamak da mümkün değil. Çünkü burada yalnızca romanlar yazılmıyor; aynı zamanda toplumsal hafıza yeniden örgütlendiriliyor.
Kapitalist kültür endüstrisi yalnızca hikâye üretmez; aynı zamanda hangi hikâyelerin görünür olacağına, hangilerinin dolaşıma gireceğine ve hangilerinin unutulacağına da karar verir. Dijital platformlar yalnızca içerik sunmaz; arzuyu, merakı ve tüketim alışkanlıklarını da biçimlendirir. En çok etkileşim alan hikâyeler daha fazla görünür olur, daha fazla görünür olanlar daha fazla yazılır ve böylece aynı anlatılar sürekli yeniden üretilir.
Pazarlanan şey yalnızca aşk değildir.
Kadınların onlarca yıllık mücadelesiyle teşhir edilen erkek egemen ilişkiler, bu kez romantik bir ambalajla yeniden dolaşıma sokuluyor. Ağalık, bir tahakküm sistemi olmaktan çıkarılıp karizmatik bir erkek figürüne dönüştürülüyor. Berdel, kadının iradesini yok sayan bir toplumsal ilişki olmaktan çıkarılıp kaderin romantik cilvesi olarak sunuluyor. Kadın üzerindeki denetim “koruma”, itaat ise “sadakat” olarak yeniden adlandırılıyor.
Gerçek hayatta sorgulanan ilişkiler, kurgu dünyasında yeniden cazip hâle getiriliyor.
Burada romantikleştirilen şey yalnızca aşk değildir; romantikleştirilen, erkek egemenliğinin estetikleştirilmiş biçimidir.
Üstelik bu süreç yalnızca kadın özgürlük mücadelesinin eleştirdiği ataerkil kurumları yeniden dolaşıma sokmuyor; Kürt toplumuna ilişkin önyargıları yeniden ve daha derin biçimde üretiyor.
Dün Kürtleri yalnızca ağalık, aşiret ve töre üzerinden tanımlayan sömürgeci bakış hangi imgeleri kullanıyorsa bugün popüler kültür de çoğu zaman aynı imgeleri kullanıyor. Fark, yalnızca anlatının yönteminde.
Dün küçümseyerek anlatılıyordu.
Bugün romantikleştirilerek pazarlanıyor.
Ama her iki durumda da Kürt toplumunun değişen gerçekliği, kadınların yarattığı dönüşüm ve özgürlük mücadelesinin ortaya çıkardığı yeni toplumsallık görünmezleşiyor.
Oysa bugün Kürt kadın hareketi yalnızca Türkiye’de değil, Orta Doğu’da ve dünyada kadın özgürlük tartışmalarını etkileyen en önemli siyasal deneyimlerden birini temsil ediyor. Eşbaşkanlık sistemi, kadın meclisleri, öz savunma tartışmaları, kadın ekonomileri ve kadınların öz örgütlülüğü üzerine geliştirilen pratikler, onlarca yıllık mücadelenin sonucu.
Peki, neden dijital kültürün dolaşıma soktuğu Kürtlük imgesi hâlâ taş konaklar, aşiret reisleri ve zoraki evlilikler etrafında kuruluyor?
Bu yalnızca piyasanın tesadüfi tercihi mi?
Yoksa kapitalist modernite, kadın özgürlük mücadelesinin dönüştürdüğü ataerkil imgeleri yeni biçimlerde yeniden dolaşıma mı sokuyor?
Kesin cevaplar vermek kolay değil.
Ancak şu açık ki mesele birkaç popüler roman ya da birkaç dijital platformdan ibaret değildir.
Asıl mesele, kadın özgürlük mücadelesinin siyasal olarak gerilettiği erkek egemenlikli imgelerin kültür endüstrisi tarafından metalaştırılarak yeniden pazarlanmasıdır.
Belki de bugün kadın özgürlük mücadelesinin önündeki yeni meydan okumalardan biri tam da budur.
Çünkü erkek egemenliği her zaman yasalarla, açık şiddetle ya da gelenek adına konuşarak kendini yeniden üretmiyor. Bazen romantik bir hikâyenin içinde, bazen de dijital platformların en çok önerdiği içerikler aracılığıyla yeniden hayat buluyor.
Bu nedenle bugün tartışılması gereken yalnızca hangi hikâyelerin daha çok okunduğu değildir.
Asıl tartışılması gereken, neden kadın özgürlük mücadelesinin yarattığı yeni toplumsallık görünmezleşirken onun mücadele ettiği imgelerin yeniden dolaşıma girdiğidir.
Bu soruyu sormadan dijital çağda kültür endüstrisinin nasıl çalıştığını ve erkek egemenliğinin hangi yeni biçimlerle yeniden üretildiğini anlamak mümkün görünmüyor.

