Hypatia’nın kütüphaneyle, bilimle ve hakikat arayışıyla kurduğu ilişki ile Nagihan’ın kadın hafızasını kurumsallaştırma çabası ve kurmaya çalıştığı kütüphane arasında güçlü bir tarihsel bağ bulunmaktadır. Her iki kadın da egemen sistemlerin kadın bilgisini yok etme girişimlerine karşı hakikatin izini sürmüş, kadın bilgisini toplumsallaştırmaya çalışmıştır. Bu nedenle hedef alınan yalnızca kadınlar değil; kadınların hafızası, bilgisi ve hakikati olmuştur
İskenderiye sokaklarında bir kalabalık ilerliyordu. Öfkeli, bağıran ve cezalandırmaya kararlı bir kalabalık. Hedeflerinde bir ordu komutanı, bir hükümdar ya da bir işgalci yoktu. Hedeflerinde bir kadın vardı. O kadın, yaşamını düşünmeye, öğretmeye ve bilgi üretmeye adamış bir filozoftu. Matematikle uğraşıyor, gökyüzünü inceliyor, öğrenciler yetiştiriyor ve hakikat üzerine konuşuyordu. Fakat tam da bu yüzden tehlikeli görülüyordu. Çünkü erkek egemen iktidarlar tarih boyunca kadınların yalnızca itaat etmesini istemiş, düşünmesini ise tehdit olarak algılamıştır. M.S. 415 yılında Hypatia’nın bedenini parçalayarak katlettiler. Ancak o gün İskenderiye’de hedef alınan yalnızca bir kadın değildi. Kadınların bilgi üretme hakkı, hakikat üzerinde söz söyleme iddiası ve toplumsal öncülüğü de saldırının hedefindeydi. Aradan bin beş yüz yıldan fazla zaman geçti. İmparatorluklar yıkıldı, sınırlar değişti, teknolojiler gelişti. Fakat kadın hakikatine karşı yürütülen savaş sona ermedi. Sadece biçim değiştirdi.
Çünkü insanlık tarihinin en uzun savaşlarından biri, kadın hakikatine karşı yürütülen savaştır.
Bu savaşın kökleri Hypatia’dan da eskiye uzanır. İnsanlık tarihinin ilk toplumsal örgütlenmelerinde kadın yalnızca yaşamı doğuran değil, aynı zamanda bilgiyi üreten güçtü. Toprağın işlenmesinden tarımın gelişimine, bitkilerin tanınmasından sağlık bilgisinin oluşumuna kadar birçok alanda kadın belirleyici bir rol oynuyordu. Toplumun hafızası, ahlaki değerleri ve yaşamı örgütleme biçimleri büyük ölçüde kadınların kolektif deneyimi üzerinden şekilleniyordu. Abdullah Öcalan’ın çözümlemelerinde sıklıkla vurguladığı gibi, kadın yalnızca toplumsal yaşamın kurucu gücü değil, aynı zamanda ilk bilgelik kaynağıdır. Bu nedenle kadın üzerinde kurulan tahakküm sıradan bir egemenlik ilişkisi değildir. Kadının sömürgeleştirilmesi, toplumun hakikatle kurduğu ilişkinin sömürgeleştirilmesi anlamına gelir. Erkek egemen uygarlığın yükselişiyle birlikte kadınların toplumsal konumu kadar bilgi üretimindeki merkezi rolü de hedef alınmıştır. Kadın yalnızca yaşamın merkezinden uzaklaştırılmamış, hakikatten de koparılmıştır. Kadın bilgisinin yerine dogmalar, kadın hafızasının yerine resmi tarih, kadının yaşam bilgeliğinin yerine ise iktidarın bilgisi geçirilmiştir.
Bu nedenle kadın hakikatine karşı savaş, aslında uygarlık tarihi kadar eskidir. Hypatia’nın katledilmesi de bu uzun tarihin yalnızca bir halkasıdır. Tarih boyunca kadınların bilgiyle kurduğu ilişki sürekli hedef alınmıştır. Avrupa’da binlerce kadın cadı avları sırasında yakılmıştır. Şifacılar, bilge kadınlar, bitkileri tanıyanlar, doğum bilgisine sahip olanlar ve toplumun hafızasını taşıyanlar sistematik biçimde tasfiye edilmiştir. Yakılan yalnızca kadınlar değildi; kadınların yüzyıllar boyunca biriktirdiği bilgi ve deneyim de ateşe veriliyordu. Aslında cadı avları yalnızca dini bağnazlık sonucu değildi. Aynı zamanda kadın bilgisinin tasfiyesi operasyonuydu. Çünkü egemen sistemler kadınların yalnızca bedenlerini değil, düşünme ve üretme kapasitelerini de kontrol altına almak istiyordu.
Kadınların tarihsel hafızasının silinmesi modern çağda da devam etti. Kadınlar bilimde, felsefede, siyasette ve sanatta önemli roller üstlenmelerine rağmen çoğu zaman görünmez bırakıldı. Erkek egemen tarih yazımı kadınları düşüncenin kurucu öznesi olarak değil, istisnai figürler olarak göstermeyi tercih etti. Oysa Hypatia’dan Rosa Luxemburg’a, Hannah Arendt’ten Simone de Beauvoir’a kadar birçok kadın düşünür yalnızca kendi dönemlerini değil, insanlığın düşünsel ufkunu değiştirdi. Onların ortaya koyduğu fikirler, özgürlük mücadelelerinden demokrasi tartışmalarına kadar birçok alanda belirleyici oldu. Buna rağmen kadınların düşünsel üretimi çoğu zaman erkeklerin gölgesinde bırakıldı. Çünkü mesele yalnızca kadınların konuşması değildi. Mesele kadınların hakikat üretmesiydi.
Hakikat üreten kadın, egemen sistemler açısından her zaman tehlikeli görülmüştür. Çünkü kadın hakikati yalnızca kadınlara ilişkin gerçekleri açığa çıkarmaz. Aynı zamanda iktidarın gizlemeye çalıştığı bütün eşitsizlikleri de görünür kılar. Bugün Kürt kadın özgürlük mücadelesi içerisinde yürütülen çalışmalar da tam bu tarihsel kopuşa müdahale etmektedir. Özellikle Jineoloji çalışmaları, kadınları araştırmanın nesnesi olmaktan çıkararak bilginin öznesi hâline getirme çabasını temsil etmektedir. Jineoloji yalnızca kadınlar üzerine çalışan bir disiplin değildir. Aynı zamanda erkek egemen bilgi anlayışına yöneltilmiş köklü bir eleştiridir. Kadınların tarih boyunca susturulan seslerini, görünmez kılınan deneyimlerini ve bastırılan bilgilerini yeniden görünür kılma arayışıdır.
Bu noktada Nagihan Akarsel’in yaşamı ve mücadelesi özel bir anlam taşımaktadır.
Nagihan Akarsel yalnızca bir gazeteci, araştırmacı ya da yazar değildi. O, kadınların tarihini, hafızasını ve bilgisini görünür kılmaya çalışan bir kadın özgürlük öncüsüydü. Jineoloji çalışmalarında yer aldı, kadın araştırmaları yürüttü, kadınların kendi tarihlerini kendi sözleriyle yazabilmeleri için emek verdi. Kürt kadınların yüzyıllardır karanlıkta bırakılmış bilgi birikimini açığa çıkarmaya çalıştı. Kadınların xwebûnlarına ulaşabilmeleri, kendi öz hakikatleriyle buluşabilmeleri için mücadele etti. Onun yürüttüğü çalışmalar yalnızca akademik faaliyetler değildi. Bunlar aynı zamanda kadın hakikatini görünür kılma mücadelesinin parçalarıydı. Katledilmeden önce üzerinde yoğunlaştığı en önemli çalışmalardan biri kadın kütüphanesi ve kadın hafızası arşiviydi. Çünkü Nagihan çok iyi biliyordu ki, hafızasını kaybeden toplum hakikatini de kaybeder. Kadınların tarih boyunca ürettiği bilgi, deneyim ve mücadele birikiminin kayıt altına alınması, gelecek kuşaklara aktarılması ve kurumsallaştırılması bu nedenle yaşamsal önemdedir. Bu nedenle Hypatia ile Nagihan Akarsel arasında yalnızca tarihsel bir benzerlik değil, düşünsel bir süreklilik bulunmaktadır.
Hypatia’nın kütüphaneyle, bilimle ve hakikat arayışıyla kurduğu ilişki ile Nagihan’ın kadın hafızasını kurumsallaştırma çabası ve kurmaya çalıştığı kütüphane arasında güçlü bir tarihsel bağ bulunmaktadır. Her iki kadın da egemen sistemlerin kadın bilgisini yok etme girişimlerine karşı hakikatin izini sürmüş, kadın bilgisini toplumsallaştırmaya çalışmıştır. Bu nedenle hedef alınan yalnızca kadınlar değil; kadınların hafızası, bilgisi ve hakikati olmuştur.
Hypatia İskenderiye’de katledildi.
Nagihan Akarsel Süleymaniye’de katledildi.
Aralarında bin beş yüz yıldan fazla zaman vardı.
Ancak onları hedef alan zihniyet aynıydı. Çünkü egemen sistemler kadın bedeninden önce kadın hakikatinden korkarlar. Kadın konuştuğunda onu susturmaya, kadın yazdığında onu görünmez kılmaya, kadın araştırdığında onu yalnızlaştırmaya çalışırlar. Çünkü bilirler ki kadın hakikatinin açığa çıkması, iktidarın karanlıkta sakladığı birçok gerçeği de görünür kılacaktır. Bugün kadın hakikatine karşı savaş yalnızca fiziksel saldırılarla sürdürülmemektedir. Kadınların ürettiği bilgi görünmez kılınarak, kadınların yazdığı tarih değersizleştirilerek ve kadınların kurduğu alternatif yaşam alanları hedef alınarak da sürdürülmektedir.
Özellikle özel savaş politikalarının yoğunlaştığı coğrafyalarda kadınlar yalnızca bedenleri üzerinden değil, hafızaları ve düşünceleri üzerinden de kuşatılmaktadır. Kadın cinayetlerinin sıradanlaştırılması, kadın yoksulluğunun derinleştirilmesi, fuhuş ağlarının yaygınlaştırılması, uyuşturucunun toplumsallaştırılması, dijital şiddetin büyütülmesi ve kadınların örgütlü yaşamdan koparılmaya çalışılması aynı stratejinin farklı biçimleridir. Çünkü egemen sistemler çok iyi bilir ki kendi tarihini bilen, kendi bilgisini üreten ve örgütlü bir yaşam kuran kadınlar yönetilemez. Bu nedenle kadın hakikatine yönelik saldırılar yalnızca kadınlara karşı yürütülen saldırılar değildir. Aynı zamanda toplumun hafızasına, geleceğine ve özgürleşme potansiyeline karşı yürütülen saldırılardır. Fakat tarih bize başka bir şeyi daha göstermektedir.
Hypatia katledildi ama düşünceleri yok olmadı.
Cadı avlarında binlerce kadın yakıldı ama kadın bilgisi ortadan kaldırılamadı. Nagihan Akarsel katledildi ama kadın hakikati susturulamadı.
Çünkü: Hakikat mücadelelerde yaşar.
Hakikat hafızada yaşar.
Hakikat direnişte yaşar.
Bugün Hypatia’yı anmak yalnızca geçmişte katledilmiş bir filozofu hatırlamak değildir. Nagihan Akarsel’i anmak da yalnızca bir kadın öncünün yasını tutmak değildir.
Asıl mesele onların yarım bıraktığı yerden yürüyebilmektir. Jineoloji tam da bu nedenle önemlidir. Çünkü Jineoloji, kadınların tarih boyunca ellerinden alınan hakikatlerini yeniden görünür kılma çabasıdır. Kadınların yalnızca tarihin konusu değil, tarihin kurucu öznesi olduğunu hatırlatma mücadelesidir. Kadınlar kendi tarihlerini yazdıkça, kendi bilgilerini ürettikçe ve kendi sesleriyle konuştukça Hypatia da yaşamaya devam edecektir, Nagihan da.
Kadın hakikatine karşı bin yıllık savaş sürüyor olabilir.
Fakat bu savaşın karşısında binlerce yıllık bir kadın direnişi, kadın hafızası ve kadın bilgeliği bulunmaktadır. Ve belki de bu yüzden, egemenler hâlâ kadınların hakikatinden korkmaktadır.

