Kastik katil sistem, insanlık tarihinin derinliklerinden günümüze kadar uzanan tarihsel bir tahakküm sistemidir. Devletten önce zihniyetlerde, kurumlardan önce toplumsal ilişkilerde kök salmış; zamanla yaşamın bütün alanlarına yayılmıştır. Aileden eğitime, ekonomiden kültüre, inançtan toplumsal ilişkilere kadar her alanda kendisini yeniden üretir. Hakikati karartır, ahlakı aşındırır, toplumsallığı parçalar ve yaşamı metalaştırır
Abdullah Öcalan, toplumsal tarihe ilişkin yaptığı çözümlemelerde Buddha’nın dikkat çekici bir tespitine yer verir. Buddha’ya göre sırtında hançer bulunan bir insanın evreni, dünyayı, aileyi ya da yaşamı yorumlamasının fazla bir anlamı yoktur. Çünkü öncelikle yapılması gereken şey, sırtındaki hançeri fark etmek ve onu çıkarmaktır. Öcalan bu örneği yalnızca bireysel bir yaralanma hali olarak ele almaz. Tam tersine, insanlık tarihinin en temel sorularından birine dönüştürür: İnsanlığın sırtındaki hançer nedir?
Bu soru bugün her zamankinden daha günceldir. Çünkü yaşadığımız çağda karşımıza çıkan toplumsal sorunlar, kadın cinayetleri, kayıplar, sömürü ağları, cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri ya da derinleşen toplumsal çürüme çoğu zaman birbirinden kopuk olaylar gibi ele alınmaktadır. Oysa bunların her biri aynı toplumsal yarılmanın farklı biçimlerde ortaya çıkışıdır.
İşte tam bu noktada Öcalan’ın kastik katil sistem olarak tanımladığı yapı büyük önem kazanmaktadır. Çünkü kastik katil sistem yalnızca bir iktidar sistemi değildir. Aynı zamanda toplumu kendi öz değerlerinden uzaklaştıran, hakikati karartan, ahlakı aşındıran ve yaşamı metalaştıran tarihsel bir sistemdir. Bu nedenle yaşadığımız sorunları tek tek olaylar üzerinden açıklamak yeterli değildir. Öncelikle o sorunları üreten toplumsal zemini görmek gerekir.
Bugün bir kadın kaybolduğunda yalnızca bir insan kaybolmuyor. Bir kadın cezaevinde yaşamını yitirdiğinde yalnızca bir yaşam son bulmuyor. Genç kadınların sömürü ağlarının hedefi haline geldiği, fuhuş çetelerinin yıllardır varlığını sürdürdüğü bir gerçeklik ortadayken, mesele yalnızca suç örgütlerinin varlığı değildir. Mesele, bu çürümeyi üreten ve süreklileştiren sistemin kendisidir.
Bu nedenle bugün sorulması gereken temel soru şudur: İnsanlığın sırtındaki hançer nedir? Çünkü hançeri tanımlamadan yarayı iyileştirmek mümkün değildir.
Kastik katil sistem, insanlık tarihinin derinliklerinden günümüze kadar uzanan tarihsel bir tahakküm sistemidir. Devletten önce zihniyetlerde, kurumlardan önce toplumsal ilişkilerde kök salmış; zamanla yaşamın bütün alanlarına yayılmıştır. Aileden eğitime, ekonomiden kültüre, inançtan toplumsal ilişkilere kadar her alanda kendisini yeniden üretir. Hakikati karartır, ahlakı aşındırır, toplumsallığı parçalar ve yaşamı metalaştırır. Bu nedenle bugün karşımıza çıkan kadın cinayetleri, kayıplar, sömürü ağları ya da toplumsal çürüme birbirinden bağımsız olgular değil, aynı sistemin farklı biçimlerde açığa çıkan sonuçlarıdır.
Bu sistemin etkisini en çıplak biçimde gördüğümüz alanlardan biri de kadınlara ilişkin dosyalardır. Kadınlara ilişkin birçok dosyada karşımıza çıkan ortak nokta yalnızca yaşanan trajediler değildir. Ortak nokta, gücün hakikatin önüne geçmeye çalışmasıdır. Çünkü kastik katil sistem yalnızca baskı üreten bir sistem değildir; aynı zamanda hakikati karartan, belirsizliği büyüten ve adalete ulaşmayı zorlaştıran bir sistemdir.
İpek Er olayında, fail Uzaman Çavuş Musa Orhan ”bana bir şey olmaz, ben devletim, beni nereye şikayet edersen et” demesi, sistemin cezasızlık zırhını arkasına alan erkek egemen zihniyetin yarattığı dokunulmazlık hissidir.
Benzer şekilde Gülistan Doku dosyası da yalnızca bir kayıp dosyası değildir. Yıllarca Gülistan’ın akıbeti karanlıkta bırakıldı. Bugün gelinen noktada Dersim Valisi olarak görev yapan Tuncay Sonel’in oğlu Mustafa Türkay Sonel’in “kasten öldürme” suçlamasıyla tutuklanmış olması, eski vali hakkında ise delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme şüphesiyle işlem yürütülmesi, yıllardır sorulan soruların neden bu kadar büyüdüğünü göstermektedir. Burada konuşulması gereken şey, hakikatin yıllarca neden görünmez hale getirildiğidir.
Rojin Kabaiş’in şüpheli ölümü de bu zincirin bir başka halkasıdır. İlk günden itibaren ortaya çıkan soru işaretleri, süreç boyunca kamuoyuna yansıyan tartışmalar ve olayın aydınlatılmasına ilişkin eksiklikler bu dosyayı bir hakikat meselesine dönüştürmüştür. Toplumun vicdanını yaralayan şey yalnızca bir genç kadının yaşamını yitirmesi değildir. Hakikatin neden sürekli sis perdesinin arkasında bırakıldığı sorusudur.
Bu tabloda son dönemde üniversitelerde kurulan fuhuş ağlarına ilişkin tartışmalar da aynı sistemin bir yansıması olarak gündeme gelmiştir. AKP Milletvekili Salim Ensarioğlu’nun yaptığı açıklamada özellikle Kürdistan’da fuhuş çetelerinin organize çalıştığını, durumu kötü olan genç kadınları ağlarına düşürdüğünü, bunların içinde polis, asker, kamuda ve üniversitede çalışan birçok kişinin olduğunu ve elinde deliller bulunduğunu belirterek ispat edeceğini söylemiştir. Oysa kadın hareketleri, kadın örgütleri ve kadın hakları savunucuları bu gerçeği yıllardır dile getirmektedir. Buna rağmen sorunun köklü biçimde üzerine gidilmemiş, çoğu zaman mesele münferit olaylara indirgenmiştir. Tüm bunlar özel savaş politikalarının da en önemli ayaklarından birini oluşturmaktadır. Çünkü özel savaşın temel amacı yalnızca toplumu denetlemek değildir; toplumu kendi hakikatinden uzaklaştırmaktır. Ahlaki ölçülerin aşındığı, çürümenin sıradanlaştığı, insan ilişkilerinin çıkar ilişkilerine dönüştüğü ve kadın bedeninin metalaştırıldığı her yerde özel savaşın izleri bulunmaktadır.
Kastik katil sistem yalnızca baskı kurmaz; aynı zamanda çürümeyi üretir, korur ve normalleştirir. Kadın bedeninin metalaştırılması, genç kadınların sömürü ağlarının hedefi haline gelmesi ve bu ağların yıllarca varlığını sürdürebilmesi tesadüfi değildir. Bu durumun kökeni ise çok daha derindir. Kadın, toplumsal tarihte ilk sömürgeleştirilen, ilk kolonileştirilen ve ilk köleleştirilen toplumsal kesimdir. Bu nedenle kadın üzerindeki tahakküm yalnızca kadınları ilgilendiren bir mesele değildir; toplumun ahlaki, politik ve özgür yaşam değerlerine yönelmiş bir saldırıdır. Kadın yaşamın taşıyıcısıdır. Toplumsal hafızanın, dayanışmanın ve ortak yaşam kültürünün en güçlü kaynaklarından biridir. Bu nedenle kadının yalnızlaştırılması, korkutulması, susturulması ya da metalaştırılması yalnızca bir bireyin hedef alınması değildir. Toplumun ahlaki ve politik dokusunun zayıflatılmasıdır.
Tarihte bu tahakkümün en ağır örneklerinden biri de Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanmıştır. Diyarbakır Cezaevi yalnızca insanların bedenlerinin işkence gördüğü bir yer değildi. Aynı zamanda hafızanın, kimliğin, dilin ve iradenin teslim alınmak istendiği bir mekândı. Ancak bütün baskılara rağmen Sakine Cansız ve birçok kadın, bedenleri üzerinde kurulan tahakküme rağmen iradelerini teslim etmemiştir. Sakine Cansız’ın direnişi hakikatin karartılmasına karşı verilmiş bir mücadeledir. Kadınların direnişi, kastik katil sistemin görünmez hale getirmeye çalıştığı hakikati görünür kılma mücadelesidir. Bu nedenle kadın özgürlüğü mücadelesi yalnızca kadınların mücadelesi değildir; hakikatin, toplumsallığın ve özgür yaşamın mücadelesidir.
Bugün insanlığın sırtındaki hançer bütün çıplaklığıyla ortadadır. Kadın cinayetlerinde, kayıplarda, sömürü ağlarında, özel savaş politikalarında, hakikatin karartıldığı her yerde aynı hançerin izleri görülmektedir. Çünkü kastik katil sistemin en büyük korkusu, hakikatini koruyan ve örgütleyen kadındır. Bu nedenle kadınların direnişi yalnızca bir hak arayışı değildir. Kastik katil sistemin görünmez hale getirmeye çalıştığı hakikati görünür kılma mücadelesidir. Çünkü bu sistem yalnızca kadın bedenini hedef almaz; hafızayı, toplumsallığı ve hakikati de hedef alır. Kadınlar tarih boyunca karartılmak istenen hakikatin ana taşıyıcısı olmuşlardır. Bu yüzden kadınların her itirazı, her direnişi ve her örgütlenmesi sistemin görünmez kılmak istediği gerçekleri açığa çıkarma çabasıdır.
Belki de bu nedenle kastik katil sistem kadınlardan yalnızca itaat istemez. Unutmalarını da ister. Yaşananları unutmalarını, hakikati unutmalarını, kendilerini unutmalarını ister. Çünkü hafızasını koruyan bir kadın, aynı zamanda hakikati de korumaktadır. Hakikat korunduğunda ise sistemin karanlıkta kalmasını istediği birçok şey görünür hale gelmektedir. Çünkü insanlığın sırtındaki hançer yalnızca bir yaralanma hali değildir. Aynı zamanda insanlığın kendi öz değerlerinden, hakikatinden ve toplumsallığından uzaklaştırılmasıdır. Bu nedenle hançeri çıkarmak yalnızca mevcut düzene itiraz etmek değildir; kastik katil sistemin yarattığı çürümeyi aşmak, onun üzerine kurulduğu tahakküm ilişkilerini parçalamak ve ahlaki-politik toplum temelinde yeni bir yaşamı örgütlemektir.
Belki de bugün önümüzde duran en temel görev budur. Hakikatin karartılmasına karşı hakikati büyütmek. Yalnızlaştırmaya karşı toplumsallığı büyütmek. Korkuya karşı örgütlülüğü büyütmek. Ve kadın özgürlüğünü toplumun özgürlüğünden ayrı görmeyen bir yaşamı inşa etmek. Abdullah Öcalan’ın Buddha’dan aktardığı örnekle başladığımız yere dönersek; sırtındaki hançeri görmeden onu çıkarmak mümkün değildir. Bugün insanlığın sırtındaki hançer de bütün çıplaklığıyla ortadadır. Kadın cinayetlerinde, kayıplarda, sömürü ağlarında, özel savaş politikalarında, hakikatin karartıldığı her yerde aynı hançerin izleri görülmektedir.
Bu nedenle mesele yalnızca yarayı tarif etmek değildir. Mesele, hançeri çıkarmaktır. Peki insanlığın sırtındaki bu hançer nasıl çıkarılacaktır? Bu soruya verilecek cevap yalnızca geçmişi teşhir etmek değildir. Çünkü hançeri görmek önemlidir ama yeterli değildir. Hançeri çıkaracak olan şey, yaşamı yeniden örgütleme iradesidir.
Hançeri çıkarmanın ilk adımı yeniden toplumsallaşmaktır. Komünleşme tam da bu noktada bir örgütlenme biçiminden daha fazlasını ifade eder. Komün, insanların yalnızca bir araya geldiği bir yapı değil; birbirinin acısına, sevincine, yaşamına ve geleceğine ortak olduğu, dayanışmayı ve ortak iradeyi büyüttüğü bir toplumsallık biçimidir. Komünleşme; mahallelerde, üniversitelerde, köylerde, kentlerde insanların kendi sorunlarını birlikte çözdüğü, kadınların özgürleşme mücadelesini kolektifleştirdiği, gençlerin sömürü ağlarına karşı ortak direnç ördüğü, doğanın ve yaşamın savunulduğu somut pratiklerdir. İnsanlar komünleşme ile yalnızlıktan kurtulur, savunmasızlıktan çıkar ve güçlü bir toplumsal doku oluşturur. Sistem insanları yalnızlaştırarak güçlenirken, komünleşme toplumu yeniden örerek o gücü zayıflatır.
Yaranın kapanması ise ancak hakikatle yüzleşmekle mümkündür. Geçmişte yaşanan acıları unutarak değil, onları tanıyarak; inkâr ederek değil, hesaplaşarak; birbirimize yabancılaşarak değil, ortak yaşamı büyüterek bu yaraları iyileştirebiliriz. Bu nedenle insanlığın sırtındaki hançeri çıkaracak olan şey yeni bir iktidar değil, yeni bir yaşamdır. Kadın özgürlüğünü, demokratik siyaseti, ekolojik duyarlılığı ve komünal yaşamı esas alan ahlaki-politik toplum inşasıdır. Hançeri çıkaracak olan da yarayı iyileştirecek olan da budur.
Bugün sırtımızdaki hançeri çıkarmak için verdiğimiz mücadele, yalnızca bir kadın mücadelesi değil; insanlığın özgürleşme mücadelesidir. Karartılan her hakikati aydınlatmak, koparılan her bağı yeniden örmek ve korkuyla kuşatılan her yaşamı umutla buluşturmak zorundayız. Çünkü hançeri fark eden ve onu çıkarmaya cesaret edenler, sadece kendi yaralarını iyileştirmekle kalmaz; tüm insanlığa yeni bir nefes alma imkânı sunar.
Abdullah Öcalan’ın Buddha’dan aktardığı o kadim uyarıyla bitirelim: Sırtındaki hançeri görmeden evreni doğru yorumlamak mümkün değildir. O hançeri görüyoruz. Şimdi sıra onu çıkarmakta ve özgür bir yaşamı birlikte kurmaktadır.

