” Otoritenin en büyük düşmanı ve onu zayıflatmanın en kesin yolu kahkahadır.”
— Hannah Arendt
Yirminci yüzyılın entelektüel coğrafyasında Hannah Arendt’in kapladığı yer, hem genişliğiyle hem de derinliğiyle dikkat çeker. 1906’da Almanya’nın Linden şehrinde, seküler bir Yahudi ailenin tek çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Arendt, daha gençlik yıllarında felsefenin büyülü evrenine adım atmıştır. On sekiz yaşında Marburg Üniversitesi’nde Martin Heidegger’in ders kapısını çalan genç öğrenci, yalnızca bir felsefi gelenek değil, aynı zamanda tutkulu ve trajik bir aşkı da keşfetmiştir. Ne var ki bu aşk Heidegger’in gölgelenen siyasi tercihleriyle birlikte sona erecek, Arendt’in düşünsel yolculuğu ise başladığı yerden çok daha farklı sahillere taşınacaktır.
Yirmi iki yaşında doktora tezini yayımlayan Hannah Arendt, Yahudi olduğu gerekçesiyle Alman üniversitelerinin kapılarının yüzüne kapandığını görmüştür. Fransa’ya yerleşmiş, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle toplama kamplarına düşmüş, oradan kaçarak Amerika Birleşik Devletleri’ne sığınmıştır. Bu biyografik çizgi, yalnızca kişisel bir savrulmanın hikayesi değildir; yüzyılın en büyük barbarlıklarını gövdesinde taşımış bir düşünürün, insanlık durumuna ilişkin en keskin soruları sormaya nasıl itildiğinin öyküsüdür.
Totalitarizmin Kökleri ve Kötülüğün Sıradanlaşması
Hannah Arendt’in 1951’de yayımladığı Totalitarizmin Kaynakları, yalnızca tarihsel bir çözümleme değil, aynı zamanda modernliğin ruhuna yönelik derin bir sorgulama niteliği taşır. Arendt’e göre totalitarizm, sınıfların ve ulus devletin çöküşünün ardından yükselen kitle toplumunun acı bir ürünüdür. Bu rejimler, bireyi yalnızca bastırmaz, onu kendi özünden sökerek yalnızlığın ve anlamsızlığın uçurumuna iter.[1]
Totaliter rejimin en sinsi stratejisi, kötülüğü olağan kılmasıdır. Şiddete dair gözden kaçırılmaması gereken mühim bir nokta, onun muktedirler için ne denli vazgeçilmez bir araç olduğudur. Hannah Arendt, şiddeti bir amaca yönelik araçsal bir güç olarak tanımlar, fakat hemen ardından uyarır: şiddet, belirli bir eşikten sonra araçsal konumundan çıkarak amacın ta kendisine dönüşür ve şiddetle değişen bir dünya, ancak daha çok şiddetin hüküm sürdüğü bir dünya olabilir.
Kudüs’te Adolf Eichmann’ı dinleyen Arendt, bir canavar değil, verilen emirleri uygulayan, vicdani duygulardan yoksun ve özgür iradeden mahrum bir bürokrat görmüştür. Eichmann’ın mahkemedeki “İnsanlar öldü veya ölmedi, emirler vardı ve ben de emirleri uyguladım” şeklindeki savunması, Arendt’i “kötülüğün sıradanlığı” kavramına götüren belirleyici bir an olmuştur. O, kötülüğün köklerini canavarların ruhunda değil, düşünmekten yoksun bırakılmış sıradan insanların itaat refleksinde aramıştır.[2]
Bu noktada La Boétie’nin “gönüllü kulluk” kavramı Hannah Arendt’in çerçevesiyle örtüşür: milyonlarca insanın ölümünü yalnızca bir sadakat yeminiyle açıklamak, varoluşsal önem arz eden özgür iradenin yok oluşudur. Gönüllü kulluk, günü geldiğinde gönüllü cellatlığa dönüşür ve bu dönüşüm, kötülüğün sıradanlığının en korkunç tezahürlerinden biridir.[3]
Arendt’te İktidar ve Şiddet Dilemması
Hannah Arendt’in siyaset felsefesine en özgün katkılarından biri, iktidar ve şiddeti birbirinden kesin bir biçimde ayırmasıdır. Klasik siyaset teorisyenleri – Hobbes, Weber ve diğerleri – devleti meşru şiddet tekeli üzerinden tanımladılar. Bu bakış açısına göre elinde en büyük silahı bulunduran aynı zamanda en güçlü olandır. Güç ve şiddet, bu gelenekte birbirinin eşanlamlısı olarak kullanılır.[4]
Arendt ise bu geleneğe devrimci bir itirazda bulunur: iktidar, insanların bir araya gelerek ortak eylemde bulundukları bir anda doğar; şiddet ise tam da iktidarın çözüldüğü, otorite boşluğunun belirdiği anlarda ortaya çıkar. Başka bir deyişle şiddet iktidarın güçlü olduğunun değil, zayıfladığının göstergesidir. Arendt’e göre iktidar kolektif eylemden doğar; şiddet ise bu kolektivitenin çözüldüğü noktada devreye girer. İktidar, insanların bir meydanda durup konuşmasıdır, doğurgan ve yapıcı bir eylemdir. Şiddet ise yalnızca yok edicidir.[5]
Bu ayrımın felsefi derinliği Hnnah Arendt’in modern dünyayı okuma biçimini kökten belirler. Modern dünyadaki şiddetin nedeni canavarlar değil, “hiç kimsenin yönetimi” olan bürokrasidir. Bürokratik sistemlerde sorumluluk anonimleşir bu durum faili gizler, öfkeyi biriktirir ve birikmiş öfke en kolay biçimde şiddete dönüşür. İnsanlar kendilerini siyaseten ifade edemediklerinde – yani söz hakları ellerinden alındığında – şiddet, kaçınılmaz bir ikame aracı haline gelir.
Kamusal Alan: Sahne İnsana Aittir
Hannah Arendt’e göre modernizm, dünyanın büyüsünü bozmuştur. Nazizm bu büyüsü bozulmuş dünyanın uğraklarından yalnızca biridir. Bu yüzden asıl eleştiri, insanı atomize eden, doğaya ve ötekine yabancılaştıran modern dünya tasavvuruna yöneltilmelidir. İşte Arendt, insanı bu uçurumdan kurtaracak kavram olarak kamusal alana sarılır. Kamusal alan, onun düşünce sisteminde insani olanın yeniden inşa edileceği ve kötülüğün sıradan olmaktan çıkacağı yegâne alandır.[6]
Kamusal alan, Arendt’in düşüncesinde bir tiyatro sahnesidir. insan tüm farklılıkları ve aykırılıklarıyla eylediği ölçüde bu sahnede var olur ve görünür kılınır. Diyalog, söylem ve anlama gibi kavramlar kamusal alanın oluşturucu unsurlarıdır. Atomizasyondan kurtulan, uzlaşan ve genel bir görüş birliği sağlayan şey, insanın kendisidir. Büyüsü bozulmuş dünyayı yeniden büyüleyecek olan da insanın ta kendisidir.[7]
Burada kritik bir ayrımın altı çizilmelidir: Hnnah Arendt, gruplar ya da kimlikler üzerinden işleyen bir eylemden söz etmez. O’na göre eylem, insana has biricik bir ayrıcalıktır ve eylem ile toplumsallık arasında kadim bir ilişki vardır. Siyasal alan, uzlaşının, diyalogun ve eylemin alanıdır, şiddete bu alanda yer yoktur. Öte yandan şiddet, zorunlulukların alanı olan özel alanın içinde daima vardır ve var olmaya devam edecektir. Dolayısıyla kamusal alan, özgürlüğün özel alan ise zorunluluğun inşa edildiği mekandır.
Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Arendt’i Düşünmek
Hannah Arendt’in siyaset teorisi doğrudan toplumsal cinsiyet meselesini merkezine almamış olsa da, geliştirdiği kavramsal araçlar bu alan için son derece üretken bir yorum zemini sunar. Özellikle Şiddet Üzerine metninde ortaya koyduğu iktidar (power) ve şiddet (violence) ayrımı, patriyarkal düzenin işleyişini analiz etmek açısından kritik bir teorik imkan sağlar. Arendt’e göre iktidar, insanların birlikte hareket etme kapasitesinden doğar; dolayısıyla çoğulluk, rıza ve kolektif eylem onun kurucu unsurlarıdır. Buna karşılık şiddet araçsaldır, dışsaldır ve her zaman iktidarın yerine geçen bir “ikame mekanizması” olarak işlev görür. Bu çerçevede şiddetin artışı iktidarın güçlenmesine değil tam aksine zayıflamasına işaret eder. Bu Arendtçi ayrım da toplumsal cinsiyet rejimlerini yeniden düşünmeyi mümkün kılar. Zira patriyarkal toplumlarda erkek egemenliği çoğu zaman “doğal” bir otorite olarak sunulsa bile bu düzenin sürekliliği büyük ölçüde şiddetin farklı biçimlerine dayanır: fiziksel şiddet, ekonomik bağımlılık, sembolik tahakküm ve normatif baskı. Bu noktada kadına yönelik şiddet yalnızca bireysel bir suç ya da sapma olarak değil, sistematik bir iktidar krizinin belirtisi olarak yorumlamak son derece mümkündür. Arendt’in aktardığı gibi şiddet, “her zaman araçtır” ve araçlara başvurmanın zorunlu hale gelmesi rızaya dayalı bir iktidarın çözüldüğünü gösterir. Dolayısıyla patriyarkal şiddet, güçlü bir düzenin varlığından ziyade meşruiyetini sürekli yeniden üretmek zorunda kalan kırılgan bir yapının göstergesidir.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yalnızca kültürel ya da ahlaki bir sorun olmaktan çıkararak doğrudan siyasal bir mesele haline getirir Hannah Arandt. Kadın bedenine yönelen şiddet bu anlamda yalnızca bireyi hedef almaz; aynı zamanda toplumsal bir mesaj üretir. Bu mesaj belirli davranış kalıplarını dayatmak, itaat üretmek ve norm dışı olanı cezalandırmak üzerine kurgulanmıştır. Böylece şiddet Arendt’in kavramsallaştırdığı biçimiyle, düzen kurucu bir araç haline gelir. Ancak tam da bu nedenle bu düzenin “iktidar” değil, “şiddet” üzerinden ayakta kaldığı söylenebilir.
Hannah Arendt’in iktidar-şiddet ayrımı, toplumsal cinsiyet perspektifiyle yeniden okunduğunda verimli ve alışılagelmişin dışında sonuçlar doğurur. Patriyarkal toplumlarda iktidar, çoğunlukla erkeklik ile ilişkilendirilir ve bu ilişki şiddet üzerinden kurulur. Oysa Arendt’in yaklaşımı şiddetin gerçek iktidara değil, meşruiyet krizi yaşayan bir düzenin çözülüşüne işaret ettiğini gösterir. Bu bağlamda kadına yönelik şiddet güçlü bir iktidarın değil, zayıflayan bir otoritenin göstergesi olarak da yorumlanabilir. [8]
Tarih boyunca kadınların kamusal alandan dışlanması tam da bu “şiddet eşittir güç” denkleminin bir sonucudur. Kadınlar fiziksel şiddet araçlarına sahip olmadıkları ya da bu araçları kullanmaya teşvik edilmedikleri için güçsüz addedilmişlerdir. Arendt’in çerçevesiyle bakıldığında erkek egemen sistem gerçek anlamda meşru iktidar üretmek yerine şiddete başvurarak kendini sürdürür ve bu Arendt’in tanımı gereği iktidarın değil, iktidarın yokluğunun göstergesidir.[9]
Şiddetin araçsallığına yapılan vurgu feminist okuma için önemli bir kapı aralar. Kadın bedenine yönelik şiddet yalnızca bireysel bir saldırı olmanın ötesinde aynı zamanda toplumsal bir mesajdır. Denetim altında tutmak, itaat üretmek, belirli cinsiyet rollerini dayatmak. Şiddet bireysel sapkınlıklardan ziyade sistematik bir güç ilişkisi içinde anlam kazanır. Bu sebeple feminist hareketlerin kamusal alanda görünürlük talep etmesi – sokak eylemleri, bilinç yükseltme grupları, örgütlenme pratikleri – Arendtçi anlamda gerçek bir iktidar üretimi olarak okunabilir.[10]
Düşünmek, Eylemek, Var Olmak
Hannah Arendt bize siyaseti “kim kimi yönetiyor” sorusundan çıkarıp “nasıl bir arada hareket edebiliriz?” sorusuna odaklamanın gereğini öğretir. Onun düşüncesinde şiddet dünyayı değiştirebilir, fakat onu asla meşrulaştıramaz ve kalıcı bir siyasal yapı kuramaz. Onun Şiddet Üzerine adlı kitabı da, modern dünyanın teknikleşmiş savaşları ve bürokratik soğukluğu karşısında, insan eyleminin ve sözün kurucu gücünü savunan bir manifestodur.[11]
Soykırıma maruz kalmış bir topluluktan çıkıp olayları farklı bir pencereden değerlendirmek Arendt’in cesaretiydi. Eichmann üzerine kaleme aldığı makalenin ardından “aykırı kadın” profili çizildiğinde yakın çevresi onu dışladığında bile Arendt kendi doğrularından vazgeçmedi. “Anlamaya çalışmak ile affetmek aynı şey değildir” sözü, onun entelektüel ahlakının bir özetidir.[12]
Bugünü, geçmiş ve gelecek arasındaki fay hattı olarak tarif eden bu düşünür, kendisini felsefeci olarak tanımlamayı reddederek felsefe bireyin kendisine dair sorunlarıyla uğraşır, oysa Arendt insanların birlikte var oluşuyla ilgileniyordu. Onun mirası yıkıcı ve önemli olan şeyin düşünmeye karşı saldırının sıradanlaşması olduğunu hatırlatan bir uyandırma çağrısıdır. Kamusal alan insani olanın yeniden inşa edileceği ve kötülüğün sıradan olmaktan çıkacağı yegâne alandır. Sahne, her daim insana aittir, yeter ki insan düşünme cesaretini göstersin.[13]
Sözün özü toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi hukuki ya da kurumsal reformlarla sınırlı değildir. Aynı zamanda Arendt’in vurguladığı anlamda bir düşünme pratiğini yeniden tesis etmeyi gerektirir. Düşünmek, Arendtçi yaklaşımda yalnızca entelektüel bir faaliyet değil, etik bir zorunluluktur. Bu nedenle cinsiyet eşitliği mücadelesi, aynı zamanda sıradanlaşmış kötülüğe karşı bir uyanıklık halidir: sorgulayan, yargılayan ve itaat etmeyen bir özne olma cesaretinin en çıplak göstergesidir.
Kaynakça
Arendt, Hannah, İnsanlık Durumu, çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012.
Arendt, Hannah, Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te, çev. Banu Tunçay, Metis Yayınları, İstanbul, 2009.
Arendt, Hannah, Şiddet Üzerine, çev. Berna Yalçın, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016.
Arendt, Hannah, Totalitarizmin Kaynakları, çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014.
Benhabib, Seyla, The Reluctant Modernism of Hannah Arendt, Rowman & Littlefield, Lanham, 2003.
Butler, Judith, Notes Toward a Performative Theory of Assembly, Harvard University Press, Cambridge, 2015.
La Boétie, Étienne de, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, Ankara, 2011.
Weber, Max, Ekonomi ve Toplum, çev. Latif Boyacı, Yaradan Kitap, İstanbul, 2019.
Yılmaz, Zeynep, Hannah Arendt’te İktidar ve Şiddet İlişkisi, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, C. 12, S. 2, 2015, s. 45-62.
[1]Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları, çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014, s. 9-15.
[2]Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te, çev. Banu Tunçay, Metis Yayınları, İstanbul, 2009,
[3]Étienne de La Boétie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, Ankara, 2011,
[4]Max Weber, Ekonomi ve Toplum, çev. Latif Boyacı, Yaradan Kitap, İstanbul, 2019,
[5]Arendt, Şiddet Üzerine, a.g.e.,
[6]Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012,
[7]Arendt, İnsanlık Durumu, a.g.e.,
[8]Zeynep Yılmaz, “Hannah Arendt’te İktidar ve Şiddet İlişkisi”, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, C. 12, S. 2, 2015
[9]Arendt, İnsanlık Durumu, a.g.e.
[10]Seyla Benhabib, The Reluctant Modernism of Hannah Arendt, Rowman & Littlefield, Lanham, 2003
[11]Arendt, Şiddet Üzerine, a.g.e.
[12]Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı, a.g.e.,
[13]Judith Butler, Notes Toward a Performative Theory of Assembly, Harvard University Press, Cambridge, 2015
