Sokakların sadece araçlara göre düzenlendiği, çocukların akranlarıyla güvenle vakit geçirebileceği kamusal alanların yok edildiği bir kentsel planlama içindeyiz
Son haftalarda okullardan yükselen şiddet dalgası, toplumu derin bir üzüntü ve çaresizlik hissiyle baş başa bıraktı. Ancak bu acılı tabloyu sadece “münferit olaylar” olarak görmek veya polisiye tedbirlerle çözmeye çalışmak, asıl krizi ıskalamamıza neden oluyor.
Son birkaç haftadır okullarda yaşanan saldırılar, sadece çocuklar ve aileleri için değil, tüm toplum için tarifi zor bir keder kaynağı hâline geldi. Sonuçlarını öngörsek de, bu durumun toplumsal şiddetin, cezasızlık kültürünün ve adaletsizliğin bir yansıması olduğunu bilsek de; karşımızda sadece analiz etmenin veya özet cümleler kurmanın yetersiz kaldığı bir durum var. Şiddetin bizzat çocuklar tarafından uygulanması ve yine çocukların buna maruz kalması; olayların ele alınış biçimiyle birleşince aklımızı, kalbimizi ve vicdanımızı zorlayan bir tablo ortaya çıkıyor.
İki Uçlu Kıskaç: “Fail” mi, “Nesne” mi?
Bu tablo karşısında yetişkin dünyasının refleksleri genellikle iki uç noktada seyrediyor. Bir yanda çocukları suçlayan, onları “canavar” gibi kodlayan ve “Bunlar nasıl çocuk?” sorusuna sığınan cezalandırıcı bir yaklaşım var. Bu bakış açısı, çocuğu eyleminin her boyutuna hâkim, mutlak bir “fail” olarak işaret ediyor. Diğer yanda ise üstenci bir dille “Çocuğunuzu şöyle yetiştirin, vicdanlı olsunlar” diye reçete dağıtan, çocuğu ise sadece yetişkinin elinde şekillenen edilgen bir “nesne” olarak gören pedagojik bir tutum mevcut.
Oysa çocukluk, ne bu kadar mutlak bir irade ne de bu kadar iradesiz bir hamurdur. Yetişkinler olarak, bu kolaycı kestirmelerden uzak durup şiddetin çocukların hayatına nasıl bu kadar sızabildiğini sorgulamak zorundayız.
Mekânsızlık ve Güvenli Alan Kaybı
Bugün çocukların şiddete yönelmesini; İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararından, istismar davalarındaki cezasızlık kültüründen ya da hayvana yönelik şiddetin meşrulaşmasından bağımsız düşünemeyiz. Ancak bu makro sorunların yanında, çocukların gündelik yaşamındaki yapısal dönüşümü de görmeliyiz. Eğitim sisteminin her krizde “yangından en son kurtarılacak unsur” olarak görülmesi, pandemi ve deprem gibi süreçlerde okulların sürekli kapanması, okulun o “güvenli ekosistem” olma vasfını zayıflattı.
Daha da önemlisi, kentlerin çocuklara kapalı hâle gelişi… Sokakların sadece araçlara göre düzenlendiği, çocukların akranlarıyla güvenle vakit geçirebileceği kamusal alanların yok edildiği bir kentsel planlama içindeyiz. Çocuklar için kalan tek alanlar; AVM’lerin içindeki küçük oyun parkları ya da iki salıncaktan ibaret “standart” parklar. Bir ebeveynin çocuğunu bakkala bile güvenle gönderemediği kentlerde, çocukların gelişiminin en temel unsuru olan “oyun” ihtiyacını dijital mecralarda, şiddet yüklü dünyalarda araması bir tesadüf olabilir mi?
Kamusal Sorumluluğun İflası ve Ebeveynlik Yükü
Bu süreçte faturanın kesildiği ilk adres genellikle ebeveynler oluyor. Elbette ebeveynlik deneyimi eleştirilebilir ancak bugün çocuk bakımının kamusal bir sorumluluk olmaktan çıkarılıp tamamen ailenin omuzlarına bırakıldığını görmemiz gerekiyor. Eğitimden sosyalleşmeye kadar her imkânın “müşterileştirildiği”, güvenli bir oyun alanına bile ancak bir bedel ödenerek erişilebildiği bu sistemde; çocuk yetiştirmek ebeveynin bireysel kapasitesine ve cüzdanına hapsedilmiş durumda.
Elbette tablo oldukça sınıfsal. Bir yanda ailelerinin kapasitesince desteklenen, ahalinin “şımartılmış” diye işaret ettiği çocuklar varsa da diğer yanda eğitimden koparılmış, çocuk işçiliğine veya erken evliliğe karşı hiçbir kamusal koruması olmayan çocuklar var.
Güvenlik mi, Güven mi?
Geldiğimiz noktada en büyük yanılgımız, sorunu daha fazla güvenlik görevlisi, daha fazla kamera veya daha sıkı denetimle çözebileceğimizi sanmak. Güvenlik, bir dış denetimdir; oysa bizim ihtiyacımız olan güven.
Çocukların birbirine, ebeveynlerine, eğitim sistemine ve en önemlisi geleceğe güven duymadığı bir yerde, hiçbir güvenlik önlemi güvende olmalarını sağlayamaz. Yetişkinler olarak sorumluluğumuz, polisiye tedbirlerin ötesine geçip güvenliğin değil, güvenin kaynağını aramak. Sokağı, okulu ve hayatı çocuklar için tekrar güven duyulabilecek bir yer hâline getirmeden, bu karanlık tablodan çıkmamız mümkün görünmüyor.

