Kadın katliamlarının giderek sistematikleştiği bir dönemde, yalnızca failleri değil, bu şiddeti mümkün kılan devlet mekanizmalarını da tartışmak gerekiyor. İnsan hakları savunucusu ve Avukat Eren Keskin, yıllardır hem kadın hakları hem de cezasızlık politikaları üzerine yürüttüğü mücadeleyle bu alanın en deneyimli isimlerinden biri. Bu röportajda, kadın cinayetlerine karşı devletin sorumluluğunu, yargı süreçlerini ve şiddetin kurumsal boyutlarını konuşacağız.
Türkiye’de kadın cinayetlerinin artışını sizce besleyen temel yapısal sorunlar nelerdir? Hukuki mi, toplumsal mı yoksa kurumsal eksiklikler mi daha belirleyici? Özellikle bunu Gülistan Doku davası üzerinden nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yaşadığımız coğrafya; erkek egemen, feodal ve militarist değer yargılarının hâkim olduğu, hukukun da buna göre şekillendiği bir coğrafyadır. Kadınlar yaşamın her alanında erkeklerden daha aşağıda konumlandırılmıştır. Yıllar boyunca bize dayatılan ahlak anlayışı bunu pekiştirmiştir. Bu noktada sorgulanması gereken, resmî devlet politikalarıyla uyumlu olan bu toplumsal cinsiyete dayalı ahlak ve namus anlayışıdır. Bu sorgulama yeterince yapılmadığı sürece kadına yönelik şiddet ne yazık ki devam edecektir; nitekim etmektedir.
Bugün kadın cinayetlerinin artmasında devletin kullandığı şiddet dilinin büyük etkisi olduğunu hepimiz biliyoruz. Savaşların, şiddetin ve ekonomik baskıların yoğunlaştığı dönemlerde kadına yönelik şiddet de artmaktadır. Bu nedenle kadına yönelik şiddetin politik olduğunu ifade ediyoruz.
Devletin kadınlara yönelik politikası da bu durumu pekiştirmektedir. Kadın, çoğunlukla ailenin bir unsuru olarak görülmekte; aile ise devlet yapılanmasının en küçük ve en önemli birimi olarak kabul edilmektedir. Bu bakış açısı, kadına birey olarak değer verilmemesine yol açmaktadır. Nitekim geçtiğimiz yılın “aile yılı” ilan edilmesi de bu geriye gidişin bir göstergesidir. Oysa aile, kadınların en çok şiddete maruz kaldığı yerdir. Kadınlar en çok yakınları tarafından öldürülmektedir: eşleri, ağabeyleri, babaları, kardeşleri ya da sevgilileri tarafından.
Kadın cinayetlerine baktığımızda faillerin büyük çoğunluğunun “aile içinden” erkekler olduğunu görüyoruz. Bu bakış açısı toplumda içselleştirilmiş bir anlayıştır. Özellikle İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme, kadına yönelik şiddet konusunda son derece olumsuz bir algı yaratmıştır. Bu nedenle gerek aile içi cinayetlerin gerekse faili devlet güçlerinden biri olan kadın cinayetlerinin arkasında bir resmî politika bulunmaktadır. Bu politika gerçek anlamda sorgulanmadıkça bu cinayetler de devam edecektir.
Gülistan Doku olayı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Burada devletin fail olduğu bir kadın cinayetinden söz ediyoruz. Gülistan Doku dosyası tekil bir olay değildir; yıllar boyunca benzer birçok dosya gördük ancak failler hiçbir zaman ortaya çıkarılmadı ve cezalandırılmadı. 90’lı yılları yaşayanlar hatırlayacaktır: Batman bir dönem “kadın intiharları şehri” olarak anılıyordu. O dönemde “intihar ettiği” söylenen kadınlar da benzer mağduriyetler yaşamıştı. Bu nedenle bu olaya da bir devlet politikası olarak bakmak gerekir.
Devletin kadınları korumaya yönelik mekanizmalarını (koruma kararları, kolluk kuvvetleri, yargı süreçleri) nasıl değerlendiriyorsunuz? En kritik aksaklıklar nerede yaşanıyor?
Yaşadığımız coğrafyada devletin kadınları korumaya yönelik mekanizmaları son derece yetersizdir. 2004 yılına kadar Türk Ceza Kanunu’nda kadına yönelik şiddeti düzenleyen bir bölüm başlığı dahi yoktu. Örneğin tecavüz suçu oldukça sınırlı tanımlanıyordu; cinsel taciz ise ayrı bir suç olarak düzenlenmemişti.
Kadınların mücadelesi sonucunda 2004 yılında Türk Ceza Kanunu’na “cinsel saldırı” bir suç tipi olarak girmiştir. Buna rağmen yazılı hukukta kadına yönelik şiddet konusunda ciddi eksiklikler yaşanmaya devam etmektedir.
Kadınlar açısından en önemli kazanımlardan biri İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanmasıydı. Bu sözleşme, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülen Nahide Opuz davası sonrasında hazırlanmıştır. Türkiye’nin bu sözleşmeden 2021 yılında çekilmesi ciddi bir kırılma yaratmış ve kadına yönelik şiddetin adeta meşrulaştırıldığı yönünde bir algı oluşturmuştur.
Her ne kadar kadınları korumaya yönelik yasalar mevcut olsa da uygulamada ciddi sorunlar vardır. Öldürülen birçok kadının daha önce alınmış koruma kararları bulunmaktadır; ancak bu kararlar etkin şekilde uygulanmamaktadır. Bu nedenle kadınların korunması konusunda büyük sorunlar devam etmektedir.
Deneyiminize dayanarak, kadınların adalete erişiminde karşılaştıkları en büyük engeller neler? Özel savaş politikalarını bu noktada nasıl değerlendiriyorsunuz?
1997 yılından bu yana devlet güçleri tarafından cinsel işkenceye maruz bırakılan kadınlara ve trans kadınlara ücretsiz hukuki destek sağlayan bir ofisimiz bulunmaktadır. Bugüne kadar 1000’den fazla başvuru alınmıştır.
Ancak failin devlet görevlisi olduğu durumlarda ciddi bir cezasızlık söz konusudur. Yargı bu tür vakalarda cezalandırma yönünde işlememektedir. Bu durum kadınların adalete erişimini zorlaştırmakta ve yargıya olan güveni zedelemektedir.
Cinsel işkence, mağdurların en zor ifade edebildiği ihlal türlerinden biridir. Birçok kadın yaşadıklarını yıllarca anlatamamaktadır. Bu da delillendirmeyi güçleştirmektedir. Buna rağmen somut deliller sunulsa dahi fail devlet görevlisi olduğunda çoğu zaman sonuç cezasızlık olmaktadır.
Gülistan Doku dosyası bu açıdan önemli bir örnektir. Bu olayda yalnızca bireysel sorumluluklardan değil, devletin bütünlüklü sorumluluğundan söz etmek gerekir. Delillerin karartılması ve sürecin yönetilme biçimi, devletin bu tür vakalarda nasıl bir tutum aldığını açıkça göstermektedir.
Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin ve yerel hukukun uygulanması konusunda ne tür eksiklikler görüyorsunuz?
Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğu iddiası uygulamada karşılık bulmamaktadır. İç hukuk kuralları ve uluslararası sözleşmeler çoğu zaman uygulanmamaktadır.
Örneğin işkence hukuken yasak olmasına rağmen gözaltında cinsel işkenceye maruz kalan çok sayıda kadın bulunmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmiş olsa dahi Türkiye’nin taraf olduğu diğer uluslararası sözleşmeler ve iç hukuk düzenlemeleri kadınların korunmasını gerektirmektedir.
Ancak uygulamada yazılı hukuk ile gerçeklik arasında ciddi bir uçurum bulunmaktadır. Bu da hukuk devleti ilkesinin zayıflığına işaret etmektedir.
Sizce kadın cinayetlerini önlemek için kısa vadede uygulanabilecek en somut ve etkili üç adım ne olmalı?
Kadın cinayetlerinin önlenebilmesi için kapsamlı bir politika değişikliği gerekmektedir. Kadına yönelik şiddet politiktir ve devletin dili sertleştikçe şiddet artmaktadır.
Bu nedenle mesele aynı zamanda demokratikleşme meselesidir. Erkek egemen, feodal ve militarist değer yargılarının sorgulanması gerekmektedir. Medya, diziler, spor gibi alanlar aracılığıyla bu değerlerin topluma empoze edilmesi de bu sorunu derinleştirmektedir.
Kadın örgütlülüğü bu noktada büyük önem taşımaktadır. Hak ihlallerine karşı örgütlü ve bağımsız bir mücadele yürütülmelidir. Hukuki yolların etkinliği sınırlı olsa da başvuru yapmaktan, ulusal ve uluslararası mekanizmaları kullanmaktan vazgeçilmemelidir.
Haklarımızı bilerek ve örgütlülüğümüzü koruyarak mücadeleye devam etmek, bu soruna karşı en önemli araçtır.
