Sınır tellerini aşarak kurulan dayanışma köprüleri, kadın mücadelesinin sınırları aşma kapasitesini çoktan tarihe not etmiş durumda. Bu direniş yalnızca Kürt kadınlarıyla sınırlı kalmadı; Kader Ortakkaya gibi sosyalist devrimcileri ve enternasyonalistleri de kendi öncüleri arasına kattı. Bugün ulus devletlerin çıkarlarına sessiz kalanlar, güvenlik politikalarını sorgulamayanlar; yaşamlarını ideallerine siper edenleri yalnızca uzaktan izleyenler, halkların kardeşliği fikrine düşmanlıkla yaklaşmayı sürdürüyor
Haritalar düz; toprak çizgi tanımaz hâlde Suruç’un sınır köylerindeyiz. Kapısı bir devlete, penceresi başka bir ülkeye bakan bir ev karşılıyor bizi. Varlıkta birliği idrak etmiş gözlerin çehresi, sınırın ötesine dair endişeye de yer açıyor. Alizer köyünden Edmanek köyüne varana kadar tüm sınır köyleri, savaş yeniden başlamasın, bir kez daha savaşın tanıklığına mecbur kalınmasın diye mücadele yolları arıyor.
Yasın güvenlik kontrolünden geçtiği, dayanışmanın geçiş iznine tabi tutulduğu; güvenlik politikalarının bir rejime dönüştüğü gerçeği herkes tarafından öfkeyle karşılanıyor. Sınırlar artık yalnızca coğrafi değil, gündelik hayatı düzenleyen bir iktidar mekanizması hâline gelmiş durumda. Askerî takviyeler ve tel örgüler sınır kavramını anlatmaya yetmiyor; akrabalık ilişkilerini, hafızayı, yası ve geleneği engelleyen bir şiddet biçimine dönüşüyor.
Parmaklarının ucuyla Kobani’deki akrabalarının yaşadığı köyü işaret eden bir kadın şöyle diyor:
“Eskiden duvarlar yoktu, tel örgüler vardı. Tellerin önünde buluşur, bayramlaşırdık. Şimdi duvarları diktiler; yaklaşmak yasak.”
Akrabalarından haber alıp alamadığını sorduğumuzda, iletişim kuramadıklarını, büyük kaygı duyduklarını anlatıyor. Savaşla birlikte her iki tarafta da şebekelerin ve elektriğin zayıflatıldığını, iletişimin bilinçli biçimde engellendiğini tüm köylüler dile getiriyor. Köylerin giriş ve çıkışlarında jandarma nöbet tutuyor, köylülere sürekli GBT uygulaması yapılıyor.
Bölünmüş halkların yaşadığı makro ve mikro şiddet en görünür hâlini sınır köylerinde alıyor. Bu şiddeti en yoğun yaşayanlar ise yine kadınlar. İki ülke arasında sıkışmışlık duygusuna itiraz eden kadınlar, aynı toplumun ortasına çekilmiş sınırlara karşı köprü olmayı seçiyor. IŞİD vahşetine karşı verilen savaşta kadın direnişine günbegün tanıklık edenler, güneşin şavkıyla büyüyen kadın devrimine gölge düşmemesi için mücadeleyi sürdürüyor.
Sınır tellerini aşarak kurulan dayanışma köprüleri, kadın mücadelesinin sınırları aşma kapasitesini çoktan tarihe not etmiş durumda. Bu direniş yalnızca Kürt kadınlarıyla sınırlı kalmadı; Kader Ortakkaya gibi sosyalist devrimcileri ve enternasyonalistleri de kendi öncüleri arasına kattı. Bugün ulus devletlerin çıkarlarına sessiz kalanlar, güvenlik politikalarını sorgulamayanlar; yaşamlarını ideallerine siper edenleri yalnızca uzaktan izleyenler, halkların kardeşliği fikrine düşmanlıkla yaklaşmayı sürdürüyor.
Rojava’da Kürt kadınların öncülüğünde, Arap, Türk ve enternasyonalist kadınların birlikte büyüttüğü devrim kazanımları ağır bedellerle elde edilirken sessiz kalanların dili, bugün eleştirel bir teşhiri hak ediyor. Şüphesiz sınır köylerinde herhangi bir kapıyı çalanlara cevabı yine burada yaşayan kadınlar verecek.
Bir kadın şöyle anlatıyor:
“Akrabalarımız IŞİD’in elinde katledilirken onlarca genç bu sınırları aşıp geldi. Günlerce hiç tanımadığımız Türkiyeli feministler burada bizimle nöbet tuttu. Rojava’daki çocuklara oyuncak götürmek için gelen gençlerin Amara Kültür Merkezi’nde katledilmesi ise bizim için en büyük yara oldu.”
Hataylı, Karadenizli, İstanbullu kadın devrimcilerin cenazeleri Kobanê topraklarına defnedilmişken sınırların hükmünü kim koyabilir? Halkların kardeşliğine kim itiraz edebilir; kandan ve ranttan beslenenler dışında?
HTŞ çetelerinin saldırılarıyla birlikte Suruçlu kadınlar her gün sokaklarda savaşı engellemek için mücadele ederken, Suruç Meydanı Türkiye kadın hareketinin örgütlediği Barışa İhtiyacım Var İnisiyatifi (BİV) ve dünyanın birçok yerinden gelen enternasyonal gençlerle bir halklar kervanına dönüştü. Kürt kadınların ulusal birliği, halkların ortak mücadelesiyle buluştu.
Dünyanın dört bir yanında — İrlanda’dan Pakistan’a, Hindistan’dan Filistin’e, Kıbrıs’tan Kore’ye kadar — sınırlar toprakları ayırsa da kadınların mücadelesi bu sınırları aşacak cesareti her zaman yarattı. Amrita Pritam, sınırların yarattığı ayrılığa karşı şöyle sesleniyordu:
“Nasıl ve nerede bilmiyorum ama seni kesinlikle göreceğim. Belki bir ilkbahara dönüşeceğim ve köpüren su damlalarını bedenine süreceğim. Serinliğimi yanan göğsüne yerleştireceğim. Vücut yok olduğunda her şey yok olur; ama hafızanın iplikleri kalıcı parçacıklarla dokunur. O parçacıkları toplayacak, iplikleri örecek ve seni yeniden göreceğim.”
Sınırın her iki tarafında toprağına hasret kalan kadınların ruhuna değen bu sözler, savaş zamanlarında daha derin yankı buluyor. Savaşlara ve sınırlara karşı yaşamı direnişle ören kadınların umudu büyürken, ezilen ulusların kadınlarının ortak mücadelesi bir aydınlık gibi yol göstermeye devam ediyor.

