Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Kürtlerin Demokratik Ulusunda Israr: Kürt Kalarak Kürt Olmayı Aşmak

Ruşen Seydaoğlu Ruşen Seydaoğlu
1 Şubat 2026
Yazı
0
Kürtlerin Demokratik Ulusunda Israr: Kürt Kalarak Kürt Olmayı Aşmak
0
SHARES
90
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

manipülatif karşı propagandaların aksine demokratik toplum-ulus hiçbir zaman sadece halkların kardeşliğini esas alan bir paradigma olmadı. Diğer bütün ilkeleriyle birlikte halkların eşitliğini de halkların kardeşliğini de esas aldı. Anlatırken, örgütlerken zaman zaman ihmal ettik belki ama yüzünü kendine, Kürtlüğüne dönmeyen hiçbir akıl “Kürdistan sömürgedir” diyemezdi

Bunu bir kez daha belirtmek bile zul geliyor ama milyonlarca Kürt olarak tarihin birçok döneminde ama kesintisiz ama parçalı olarak; çeşitli duygusal, ideolojik, kültürel ve arttırabileceğimiz sebeple, Kürdistan’ın hemen her yerinde ve sürgünlerde, özgürlüğe nasıl baktığımızla değişkenlik gösteren mücadeleler yürüttük. Aynı zamanda Ortadoğu’nun dizaynında hep anahtar rolde olduk. Kazanmak isteyenin yanaştığı, anlaştığı takdirde güce dönüştüğü yerde, Kürtlerle kurulan ilişkiler hayatiydi. Bunu ne salt savaşta yiğitlikle ne nicelikle ne de Kürdistan coğrafyasının zenginliğiyle tek başına açıklayamayız. Tarihsel olarak Kürtlere biçilen finansal değerin üstünde olan; cesaret, sayısal çokluk ve anayurt kadar bunları yaşamı kolektif sürdürebilmenin unsurları hâline getirebilmiş olmamızdı.

Ancak iktidarlaşmaya çalışanla kurulan her ilişki, parçası olunan her savaş aynı zamanda bahsettiğimiz değerleri aşındırmak için örtülü bir dizaynı da beraberinde getirdi. İlişki içine girdiğimiz her güç, Kürtler ile gücüne güç katarken kendi Kürt’ünü de yaratmaya çalışmaktan geri durmadı. Çünkü denetim altında olmayan Kürt, özyönetimdeki deneyimiyle ve taşıdığı potansiyelle bir zaman sonra onun karşısında da durabilirdi. Diğer taraftan dâhil edildiği bütün savaşlar ya da merkeziyetçiliğe teslimiyeti kabul etmeyerek giriştiği bütün isyanlar bir şekilde yıpratılmış, kültüründen kopartılmış, aydınlanması gerçekleşmemiş bir Kürtlük de yarattı. Lokal, kendi içine kapanmış, hayatta kalması iktidarda olanla iş birliği yapmasına bağlanmış bir varoluşa hapsedilmeye elverişli hâle getirildi.

Sistemin Kürt’ü ve yok edilmesi gereken Kürt; istilalarda, coğrafyanın İslam’la tanışmasında, Kasr-ı Şirin’le, Sykes-Picot’yla, Sevr’le, Kürt yurdunun önce Osmanlı ve İran arasında sonra Lozan’la tüm dünya güçleri arasında paylaşılması süreçlerinde peyderpey inşayı–karşı inşayı yaşadı. Milliyetçiliğin en çok yükseldiği dönemlerde bile Kürtlerin iktidara talip olmayarak yürüttükleri politika; yereli savunmak, birlikte yaşama anlam vermek olabildi. Kendi yönetimleri, idari düzenleri olan, buna müdahale eden olduğunda da direnen birçok örnek, Kürtlerin kendini bugüne getirmesinde azımsanmayacak deneyimlerdi. Yine de Mir Muhammed’in yardımına gitmeyen Bedirxan, önce Osmanlı’ya karşı sonra Nizip’te Osmanlı’yla beraber savaşan Şeyh Ubeydullah ya da sürekli Şah’lar ve Sultan’lar arasında kalan tüm diğer Kürtler birilerinin ümmetinin parçası ya da mirlikler, beylikler, aşiretler olmanın ötesinde ortak bir yaşam hayali kurmamış olabilir miydi? Bu hayali kurmuş olsalar bile ne olmuştu da gerçekleştirememişlerdi?

İşte son isyanı diğerlerinden ayıran da bu oldu. Kürtler, bu ortak hayalle araçsallıktan öznelliğe doğru büyük bir sıçrama yaşadı. Yön veren, bakış açısı kazandıran ama özneleşemeyen Kürt varlığı, tarih analizini yenileyerek kendisini yeni yaşamın kurucu öznesi olarak ilan etti. Bu özneliğin karakterini de ahlaki ve politik olarak tanımladı. Çünkü yukarıdan aşağıya dayatılan milliyetçiliğin, Türk’ü kutsayan, Fars’ı kutsayan, Arap’ı kutsayan ve kutsal olanın aşağıdakileri kırımdan geçirmesini meşrulaştıran yöntemiyle uluslaşmak ahlaksızlıktı ve başta Kürtler olmak üzere coğrafyanın bütün çeşitliliğini siyaset dışı olarak normlaştırdı. Kendini kutsal görmek miri, şeyhi, ağayı, beyi, eliti, entelektüeli yaratabilmişti ama özgür Kürt’ü yaratamamış, Kürtleri özgürleştirememişti. Böylesi bir okuma tüm tarihsel deneyimlere yeniden bakarak, tarihteki örgütlenme biçimlerine hakkını vererek ve fakat yenisinin demokratik-ekolojik-kadın özgürlükçü Kürtlükle mümkün olduğunu söyleyerek Kürtlüğün sıkıştırıldığı yerden çıkmasını, Kürt kalarak Kürt olmayı aşmasını sağladı. Soykırım tarihinden çıkışın Kürt özgürleşmesiyle mümkün olduğunu savundu. Yani manipülatif karşı propagandaların aksine demokratik toplum-ulus hiçbir zaman sadece halkların kardeşliğini esas alan bir paradigma olmadı. Diğer bütün ilkeleriyle birlikte halkların eşitliğini de halkların kardeşliğini de esas aldı. Anlatırken, örgütlerken zaman zaman ihmal ettik belki ama yüzünü kendine, Kürtlüğüne dönmeyen hiçbir akıl “Kürdistan sömürgedir” diyemezdi.

Öcalan, Kürtlerin demokratik ulus olarak varlığını sürdürmesini savunurken ulus-millet fikrini her zaman çok boyutlu değerlendirdi. Çünkü Kürtlerin yalnızlaştırılmasının iktidarlar elinde elverişli bir politika olarak kullanılması ilk kez cumhuriyet kurulmaya çalışılırken ortaya çıkmamıştı. Kriminalize edilmesi de oldukça eski bir yöntemdi. Son 50 yıldaki Kürt siyasetçilere dönük uygulamalar, iktidarlar korur gibi görünürken bile eğer yolda zehirlememişlerse en iyi ihtimalle onurlu Kürt liderlerin sürgünlere gönderildiği pratiklerden geliyordu. Kürtlerin tasfiyesi aşama aşama uygulanmıştı. Mirler yerine şeyhler konumlandırılırken egemenlerin ümmetçiliğine katılmak, tarikatlaşmak ya da kendini korumak adına Kürtlüğü dar alanlara sıkıştırmak kurtuluşu sağlayacak uluslaşmayı oluşturamamıştı. Petrolü, petrol şirketlerini koruma bahanesiyle ya da Şeyh İbrahim’in isyanını bastırmak için yapılan “masum” yardımla peyderpey parçalanan Kürdistan en sonunda hayali, hayaller de meftun ilan edilmişti. Tüm bunlar üzerine kitaplar dolusu yazmak, konuşmak mümkün, büyük ölçüde de yapıldı. Ama siyasetin manşetler üzerinden konuşulduğu zeminler ya da Makyavelli ile Ehmedê Xanî’yi yan yana okuma gibi pratikler kasıtlı olarak bunların özgürlük hareketi tarafından ince ince tartışıldığı bütün hakikati perdeledi.

Örneğin bugün diyaloglar sürerken başlamadı statü tartışması. Çok daha öncesinde felsefi ve sistemsel bir model zaten sunulmuştu. Esas olarak demokratikleşebilmiş Kürt toplumunun kendi öz gücüyle inşa edeceği sistemde, iç toplumsal sözleşmesiyle yaşaması gerekiyordu. Kürtler nasıl yaşayacaklarını özgürleşerek, zihinlerini özgürleştirerek yine ancak kendileri belirleyebilirdi. Özgür Kürtlük, kadınla, ortak coğrafyada yaşayan diğer halklarla ve inançlarla eşit ilişki kurabilmekle özdeşleştirildi. Çünkü erkeklikle, iktidarlaşmayla ve sermaye sahipliğiyle özgürleşemeyeceğini bizzat tarih gösteriyordu. Kürt tarihinde yaşananların, ortak hayali kuramamış olmanın tam da bununla ilgisi vardı. Paralel olarak; olur da ilkelerde uzlaşı sağlanırsa ulus devletlerin anayasalarında kültür, dil, kimlik ve özerk yönetim biçimlerinin tanındığı ikili çözüm yöntemi üzerinde duruldu. Son opsiyon olarak da sadece Türkiye’nin değil başka ulusların, ulusal anayasaları içinde kendine yer bulmanın da muhtemel olduğu hukuk yaklaşımı öne çıkarıldı. Gerçekleştirebilme potansiyeli de özgür Kürtlükte, böylesi bir donatılmışlığın yaratacağı Kürt ulusal birliğinde görüldü.

Tüm bunları inşa etmek, modern ya da etnik hiçbir biçimi fark etmeksizin milliyetçilik ideolojisinin baskısından ve inşasından kurtarılmış ama tarihinden, kültüründen, dilinden, kimliğinden vazgeçmemiş Kürtlükle mümkündü. Kürt mü doğduk yoksa Kürt mü olduk, biz kimin Kürt’üydük, peki ama nasıl bir Kürt olmak istiyorduk sorgulamaları son isyanın açığa çıkardığı kültürle, kolektif özgürlüklere dayalı tarihsel deneyimleriyle bir doğum yaptığında, Rojava’yı doğurduğunda ise ütopya gerçeğe dönüştü. Rojava Kürtlerin öncülüğünde demokratik yaşamın, kadın özgürlüğünün ve ekolojik toplumun mümkün olduğunu gösterdi. Bunu aynı zamanda dünyayı, dünyadaki bütün kadınları, halkları IŞİD’den kurtarırken inşa etti. Rojava Kürtlerin demokratik ulus olarak neler yapabileceğini gösterdiği kadar dünyayı Rojavalaşmaya da çağırdı.

Şimdi çete liderlerine takım elbiseler giydirilerek resmî makamlarda ağırlanırken, çeteleri de resmî ordu olarak ifade edilirken, SDG, YPG diye çağrılmaya başlamışken; özgür Kürtler yine yalnızlaştırılmak, Suriye’den tasfiye edilmek, biyolojik Kürtlüğe sıkıştırılmak isteniyor. İnsanlığı özgürleştiren kadınlardan intikam alınıyor, çocuklar katlediliyor, halk susuz, ışıksız bırakılarak pes ettirilmeye çalışılıyor. Diğer parçalardaki Kürtler ise Rojava’daki katliama karşı her gün sokaklarda direniyor, beraber yaşadıkları halklardan; diyalog yoluyla demokratikleşmeye, barışa yürüdüklerini sandıkları devletlerden; devletleri var sandıkları illüzyonlardan modern tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir duygu ve pratikle kopmaya başlıyor.

Çünkü birlikte yaşamın imkânı, turnusolü Rojava’ya, Rojava’daki Kürt’ün onuruyla yaşayabilmesine samimiyette görülüyor. Bakur, Başur, Rojhilat belki de içinde yaşadıkları ulus devletlere son kez birlikte yaşama şansı veriyor. Yani ama zorunda oldukları için ama demokratik toplumlara dönüşme ihtimalleri üzerinden asıl sınavdan bu ulus devletler geçiyor.

Rojava’nın, Kürtlerin enternasyonalleştiği, enternasyonalin Kürtleştiği tarihsel bir kazanım olarak savunulmasında bir diğer sorumluluk ise devrimci demokratik güçlere düşüyor. Demokratik modernitenin bütün güçlerinin, bulundukları her yerde Rojava’yı savunması, yaşadıkları ülkelerin hükümetlerini Rojava’dan taraf hâline getirmesi, Kürt’ün bir kez daha yalnızlaşmasına izin vermemesi gerekiyor. Çünkü 10 yıldan fazladır Rojava’da yaratılan IŞİD’e karşı mücadele etmek, yarın nerede halklara saldıracağı belli olmayan, emperyalistlerin yaratacağı başka kontra güçler olmasın diye mücadele etmek anlamını taşıyor.

Unutmamak gerekiyor ki ölmek bayılmaya benzemiyor. Kafa kesen, kalp söken tecavüzcü, cihatçı çetelerden arta kalanlar dünyanın en “güvenli” alanlarına doğru yol alıyor, aldırılıyor.

Etiketler: BarışDemokratik UlusKadın MücadelesiKürt kadınlarÖzel savaş politikalarıRojava DevrimiRojava Kadın DevrimiRojava Toplumsal SözleşmesiSavaşSayı 153
Önceki İçerik

Kobanê ve Kadınların Büyülü Gerçekçiliği

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.