Bu yazıyı kaleme alırken, diğer taraftan Şêx Maksûd ve Eşrefiye mahallelerine yapılan saldırıların ana akım medyada savaşı derinleştiren bir yerden sunulması, oradaki halkın savunmasının terörize edilmesi, tüm gerçeği çıplaklığıyla göstermektedir
Yeni yıla heybemizde dolu, tarihe not düştüğümüz; zihnimizde mekân ve zaman olarak unutmayacağımız ve anacağımız günlerle girdik. Ocak ayı özellikle Kürt kadınları için tarihsel hafızamızda iz bırakan mücadele hattı boyunca saygı ve sonsuz minnetle anacağımız günleri bize bıraktı. Ocak ayında 1. ve 2. Paris katliamında katledilen Sakine Cansız, Leyla Şaylemez, Fidan Doğan, Evin Goyi’yi ve yine ocak ayında Silopi’de katledilen üç Kürt kadın siyasetçi Seve Demir, Pakize Nayır ve Fatma Uyar’ı sonsuz saygıyla anarak yazıma başlamak istiyorum. Şunu da belirtmeliyim ki geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Özgür Basın’ın dev çınarı Hüseyin Aykol hocamızı da anmak isterim. Dedim ya, heybemizde dolu acılar ve bu acılara tanıklık ettiğimiz bir ay: Ocak…
Bir hakikat nasıl yok edilmek istenir ki? Ortaya çıkarılmak istenen bir gerçek, olay ve olgular kendi varlık gerekçesinden uzaklaştırılarak, tersyüz edilerek nasıl topluma sunulabilir?
Özel savaş politikaları, toplum karşıtı argümanlar üreten ve bu sahte argümanları topluma pazarlayan yeni dünya düzeninin Leviathan’ı. Bu Leviathan’ın toplum karşıtı sunduğu yeni canavarı da özel savaş medyası… Özel savaş medyası; hegemonik devletlerin tahrip ettiği, toplumsal dokuyu zedelediği, kitle ve iletişim araçlarıyla uyuttuğu medyasal araçların kullanımında ve içeriğin algoritmasının oluşturulmasında başat rol üstlenir. Psikolojik harbin bu en önemli sac ayağında oluşturulan bu politikalar, algı operasyonlarında mahirleşerek toplum karşıtlığına bir güç oluşturur. Toplumsal dinamikleri kutuplaştıran, birbirine kırdırtan, kışkırtan ve bu sonuçları savaş gerekçesi hâline getiren bu “engerek ve çiyanlar”, daha sonra mağdur rolünü üstlenerek toplum zihninde sahte kahramanlar yaratarak kendi varoluşlarının zeminini oluştururlar.
Hikâye burada bitmiyor. Daha da somutlaştıracak olursak; iktidarlar, kendilerine tehdit oluşturabilecek birey ve toplumları silah ve korku mekanizmasıyla dizayn edemedikleri zaman, düşüncede sahte bir zihin inşasını esas alan, uzun sürece yayılan bir politikayı esas alırlar ve uygularlar. Bu safsatalar her ne kadar kısa sürede soluk alsa da egemen güçlerin hakikatin üzerini tamamen örtebilecek bir gücü yoktur.
Örneğin; özel savaş medyası yıllardır Türkiye toplumuna Kürdistan gerçekliğini, yaratımlarını, kültürlerini diziler ve sinemalar vasıtasıyla öcü olarak gösterdi, göstermeye devam ediyor. Yaşanan hayatlar, yaşamaya maruz bırakılan acı gerçekler elbette gerçeklikten ayrı düşünülemez. Fakat uzun süre akıllarda oluşturulacak olan zihin inşası “Kürt pis, Kürt kaba” olduğuydu. Ve yine ana akımda gösterilen haberlerin hakikatten uzak, içi boş, abartılı cümlelerle yarattığı algısal tahribatlar işin korkunç boyutunu ortaya seriyordu. Buna yeni çağın dijital medyası ve sanal medyanın eklenmesiyle, devasa medya şirketleri ve ağları işin acımasız ve cani tarafını artık gizli olarak değil, aleni olarak yapmaya başladı. Popüler kültürün kadını metalaştıran, sanattan uzak; bedeniyle çatıştıran bu işleyişten özel savaş medyası da yerini alarak; ekranlara çıkarılan haber sunucuları da bu görsel operasyonlardan nasibini aldı. Toplumla iç içe olan toplum-haber ilişkisi gerçeklikten kopuk ele alınarak haber alma hakkı tarihte hiç bu kadar alaşağı edilmemişti. Kadınları fuhuşa sürükleyen, uyuşturucu bataklığında debelenen, şantaj ve tehditlerle oluşturulan bu furyada, devlet içi mekanizmaların, “engerek ve çiyanların”, medya patronlarının birbirine karşı kullandıkları güç zehirlenmeleri işin başka ahlaksız ve korkutucu yönünü ortaya seriyordu.
Hakeza 3. Dünya Savaşı, Ortadoğu mekânında sonu gelmez savaşlara ve toplumsal tahribatlara yol açarken, bunun bedeli tüm mazlum halklara, kadınlara ödetiliyorken; bu savaşın karanlık yüzünü toplumla buluşturan hakikat gazeteciliği, özel savaş medyasını teşhir eden bir yerden kendi etik ilke ve ölçülerini toplumsal zeminde çoktan oluşturmuştu. Bir taraftan Barış ve Demokratik Toplum çağrısıyla toplumda adeta savaşın durduğu, barışın en çok konuşulduğu ve tartışıldığı bu düzlemde, özel savaş medyası kaldığı yerden devam ederek savaş çığırtkanlığı yapmayı sürdürüyor. Üzerlerinde takım elbise ve kravatlarla, ceplerinde milyon dolarlarla savaşın fiziki ve zihni hiçbir yıkımına uğramamış bu “engerek ve çiyanlar”, adeta TV kanallarında, gazetelerde ve sanal medya mecralarında barışın yerine savaşın kanlı yönünü aşılamaktan geri durmuyor. Toplumun ekonomik, sosyal, eğitim ve sağlık alanlarını ve nihayetinde en çok da ahlaki ve politik yapısını dejenere eden bu savaş politikalarına bir de savaş medyasının eklemlenmesi, ciddi boyutta geri dönülemez tahribatlara yol açtığı aşikârdır.
Yeni Şafak, Sözcü, Hürriyet, Akşam, CNN Türk, Habertürk vb. gibi sıralamak uzun sürecek bu medya kuruluşları, barış karşıtı bir dil takınmaya ve savaşın kalemşörlüğünü yapmaya kaldıkları yerden devam ederken; iktidar yargısı, barış gazeteciliğini ne pahasına olursa olsun yapmaya devam eden özgür basın emekçilerini kriminalize etmekten, yaptıkları hakikat haberciliğine sansür uygulamaktan, hesaplarını kapatmaktan geri durmuyor. Kadınları köle pazarlarında satan, Kürtleri, Alevileri, halkları katleden; kadın ve özgürlük düşmanı cihatçı Colani yönetimini neredeyse kahraman ilan eden bu savaş medyası, Ortadoğu’ya barış ve huzurun gelmesi için mücadele eden, buna kafa yoran, ahlaki ve politik bir toplumun yeni zihin inşasına katkı sunacak tüm hakikat savaşçılarını terörist yaftasıyla damgalamaktan hicap etmiyor.
Bu yazıyı kaleme alırken, diğer taraftan Şêx Maksûd ve Eşrefiye mahallelerine yapılan saldırıların ana akım medyada savaşı derinleştiren bir yerden sunulması, oradaki halkın savunmasının terörize edilmesi, tüm gerçeği çıplaklığıyla göstermektedir.
Kürdü tehdit eden, varlığını yok sayan, toplumsal hakikatini görmezden gelen her türlü kastçı iktidarlar için sonun kaçınılmaz olduğunu dile getirirken; özel savaş medyasının da bu toplumsal hakikatten tokadını yiyeceği günlerin yakın olduğunu ifade etmek istiyorum. Bilhassa Kürdistan coğrafyası, nasıl ki Bereketli Hilal’de düşünce ve anlam üretirken bunu etik ve estetik değerlerle toplumla buluşturuyorsa; buna karşı yapılan her türlü kastçı saldırılara karşı direnmek ve özsavunmayı gerçekleştirmek varlığın ana kabulüdür. Özgür basının, özel savaş medyasına; onun engerekleri ve çiyanlarına karşı vereceği en önemli cevap, gerçekleri ve hakikati toplumla buluşturması olacaktır. Ve bugün Rojava’da katledilen Nazım Daştan ve Cihan Bilgin’in bıraktığı iz, tam da bu hakikatin izidir. Onlar, karanlığın en yoğun olduğu yerde bile sözün, bilincin ve direnişin ışığını taşımaktan vazgeçmeyenlerdi. Özel savaş medyasının çarpıtmaya çalıştığı gerçekliği kendi yaşamlarıyla yeniden kuran; halkların özgürlüğü için yürütülen mücadelenin sesini susturulamaz kılan bir çizginin parçasıydılar.
Bu nedenle kapanış paragrafı bir yas cümlesi değil, bir sözün, bir devralışın cümlesi olsun biz ardılları için.
Hakikati karartan her gücün karşısında, Nazım’ın ve Cihan’ın bıraktığı yerden sözü büyütmek ve toplumsal hafızayı diri tutmak bugün hepimizin sorumluluğudur. Çünkü hakikat, en çok da onların anısında ısrar edenlerin omuzlarında taşınır.

