Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Barışın Etiği: At Sineği Olmanın Zorunluluğu

Fatime Üzül Levent Fatime Üzül Levent
4 Ocak 2026
Yazı
0
Barışın Etiği: At Sineği Olmanın Zorunluluğu
0
SHARES
75
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Bugün Kürt sorununun silahlı çatışmadan çözüm ve yüzleşme zeminine evrildiği eşik burada belirginleşir. Toplumsal dönüşüm, çoğu zaman silahların susmasıyla değil; soruların konuşulabilir hâle gelmesiyle başlar. Sokrates’in kendisini Atina için bir at sineği olarak tanımlaması bu yüzden hâlâ güçlüdür

Bir kahve molasında yan yana oturduğumuzda, sohbet kendiliğinden çocukluğa kaydı. Küçük yaşlarda ailemle birlikte İstanbul’a taşındığımı söylediğimde, Robin’in bakışında tanıdık bir ifade belirdi. Onun da benzer bir yer değiştirme hikâyesi olduğunu fark ettiğimizde, aramızda kelimelere dökülmeyen bir yakınlık oluştu. O an, ne kadar erken büyümek zorunda bırakıldığımızı düşündüm. Sanki daha en baştan bana ait olmayan bir düzenin içine yerleştirilmiş gibiydim. Doğduğum yerle yaşamak zorunda kaldığım hayat, birbirine hiç temas etmeyen iki ayrı dünya gibiydi.

Ana dilim evin içinde kalmıştı. Okulda, sokakta, kalabalıkta susmayı ne kadar erken öğrendiğimi anlatırken, Robin başını sallıyordu. Ardından dördüncü sınıfta yaşadığını paylaştı: Öğretmenin sınıfın ortasında, adını ima ederek sorduğu “Eşkıya mısın?” sorusu hâlâ zihninde canlıydı. Masada kısa bir sessizlik oldu. O anı düşünürken, kelimelerin yalnızca konuşmak için değil, incitmek için de kullanılabildiğini çok erken yaşta öğrendiğimizi fark ettik. Henüz o yaşlarda, nerede olursak olalım kelimelerimizi tartarak konuşmaya başlamıştık. Pazarda, hastanede, okulda ya da herhangi bir resmi yerde yanlış anlaşılmanın, dışlanmanın ve görünmez olmanın ne demek olduğunu yaşıtlarımızdan çok daha önce deneyimlemiştik.

Bir süre sustuk. Sonra, bize hep hukukun ve okulun herkes için eşit olduğunun söylendiğini hatırlattım. Ama kendi hayatımda bu eşitlik çoğu zaman kapalı bir kapı gibi durmuştu. Okula ait hissetmek, güvende olmak, korunmak; devredilemez haklar gibi değil, her an kaybedilebilecek kırılgan ihtimaller gibi yaşanmıştı. Defterlerim çoğu zaman çantamdaydı belki ama öğrenme, hayatın gerisine düşmüştü. Çünkü hayatta kalmak, uyum sağlamak ve mümkün olduğunca görünmez olmak, ders çalışmaktan daha acil bir meseleydi.

Sohbet ilerledikçe ikimizin de aynı yerde buluştuğunu fark ettim: O yıllarda sessizlik bir tercih değildi; öğrenilmiş, içselleştirilmiş bir hâldi. Yaşadıklarımız geçici ya da istisnai değildi; neredeyse hayatın doğal bir parçasıymış gibi kabul edilmesi beklenen bir eşitsizliğin içindeydik. Birbirimizi yeni tanıyor olsak da, aynı masada otururken aynı sessizliği paylaştığımızı hissettim. Yıllar önce farklı yerlerde yaşanmış olsa da, o sessizlik şimdi ortak bir hikâye gibi cümlelerimizin arasında dolaşıyordu.

Bugün bu hikâye geçmişe ait bir anı gibi anlatılsa da hâlâ günceldir. Tarım işçiliği, kayıt dışı emek, ana dilde eğitimin yokluğu ve sosyal haklara erişimdeki eşitsizlikler yalnızca bireysel mağduriyetler değildir; yapısal bir sorunun sürekliliğini gösterir. Barış tartışmalarının yeniden gündeme geldiği her dönemde, bu hayatlar genellikle “sonra konuşulacak” meseleler olarak ertelenir.

Yıllar geçti; sorular da bizimle birlikte büyüdü: “Çocukken taşıdığım yük neden hâlâ omzumda?”, “Dilimin bazı yerlerde bana dar gelmesinin nedeni ne?”, “Neden hep geçiciymişim gibi yaşıyorum?” Bu sorular, toplumsal ve siyasal alanın farklı katmanlarında rahatsızlık yaratır. Oysa rahatsız edici olan soru değil, sorunun açtığı yüzleşmedir. Aynı ülkede yaşayan insanların aynı hukuki ve insani zeminde durmadığı gerçeği görünür olur olmaz, bu gerçek hızla örtülür: “Şartlar zor”, “geçmişte kaldı”, “şimdi zamanı değil” denilerek.

Bu refleks bugün de tanıdıktır. Çözüm, normalleşme ya da yeni bir siyasal dönem tartışmaları başladığında, eşitsizlikler çoğu zaman “istikrarı bozmayalım” gerekçesiyle konuşma dışı bırakılır. Oysa bastırılan her soru, gelecekte daha ağır bir biçimde geri döner. Gündelik bir sohbetin ortasında şu soru belirdiğinde bu durum daha da görünür hâle gelir: “Peki neden aynı haklara sahipmiş gibi yaşıyoruz ama bu hakları aynı şekilde kullanamıyoruz?”

Bu soru sorulduğu anda hava değişir. Bakışlar kaçırılır, cümleler yarım kalır, konu hızla kapatılır. Rahatsız edici olan sorunun kendisi değildir; açtığı yüzleşme ihtimalidir. Aynı devlette yaşayan, aynı kimlik kartını taşıyan insanların aynı hukuki zeminde durmadığı gerçeği bir anlığına görünür olur. Ardından sessizlik geri gelir. Ancak bu kez bu sessizlik, çatışmanın değil; çatışmasızlığın neyle doldurulacağına dair bir belirsizlik taşır.

Bugün Kürt sorununun silahlı çatışmadan çözüm ve yüzleşme zeminine evrildiği eşik burada belirginleşir. Toplumsal dönüşüm, çoğu zaman silahların susmasıyla değil; soruların konuşulabilir hâle gelmesiyle başlar. Sokrates’in kendisini Atina için bir at sineği olarak tanımlaması bu yüzden hâlâ güçlüdür (yerleşik düzeni rahatsız eden, sorgulamaya zorlayan figür). At sineği yıkıcı değildir; öldürmez, susturmaz. Ama sürekli sokarak bastırılanı görünür kılar, erteleneni bugüne çağırır; karşısındakini yok etmeye değil, kendine bakmaya zorlar.

Silahlı çatışmanın geride bırakılması tek başına barış üretmez. “Normalleşme” ya da “yeni dönem” söylemleri etrafında dolaşan iyimserlik de bunu garanti etmez. Asıl zor olan, çatışmanın yerine neyin konulacağıdır. Çünkü dönüşüm teknik bir düzenleme değil; etik bir yüzleşme sürecidir. Bu süreç, mevcut düzenle kurulan konforlu ilişkiyi bozar; belirsizlik yaratır, kontrol kaybı hissi üretir. Bu kaygıyla yüzleşmek yerine “geçmişi kurcalamayalım” ya da “şimdi sırası değil” denildiğinde, çatışma sona ermez; yalnızca biçim değiştirir.

Sokrates’in “kendini bil” çağrısı bu noktada anlam kazanır. Bu çağrı, bireysel bir içe dönüşten çok, siyasal ve toplumsal bir yüzleşme talebidir. “Kendini bilmek”, yalnızca Kürtlerin ya da devletin değil; herkesin parçası olduğu düzen içindeki yerini ve sorumluluğunu sorgulamasıdır: Bu düzen neyi görünmez kıldı, neyi bastırdı, neyi meşru saydı?

Hegel’in Sittlichkeit kavramı (bir toplumda sorgulanmadan benimsenen ahlaki, hukuki ve siyasal alışkanlıklar bütünü), Türkiye’de Kürt sorununun neden bu kadar uzun süre ertelendiğini anlamamıza yardımcı olur. Güvenlik, birlik ve beka söylemleri; çoğunluk toplumunun konforu; siyasal aktörlerin kendi iç eleştirilerini ertelemesi, yüzleşmeden kaçınan ortak bir alışkanlıklar alanı yaratmıştır. Bugün bu alışkanlıklar “istikrar”, “ekonomi” ve “jeopolitik” gibi yeni gerekçelerle yeniden üretilmektedir.

Bu alışkanlığı bozan etik çağrı, at sineği metaforunda somutlaşır. At sineği, masumiyet anlatılarını dağıtır; “biz elimizden geleni yaptık” rahatlığını bozar. Barışı mümkün kılan da budur: Silahların değil, soruların dolaşıma girmesi.

Bu etik duraksama, Sokrates’in Apologia’da sözünü ettiği daimonion kavramında da karşılık bulur (buyurmayan ama durduran, içsel uyarı sesi). Daimonion, otomatikleşmiş davranışı kesintiye uğratır. Toplumsal düzeyde bu, ortak kör noktalarımızda açılan küçük ama hayati bir çatlak anlamına gelir. Çözüm süreçleri ancak bu çatlaklardan ilerleyebilir.

Heidegger’in das Man kavramı ise (sorumluluğun belirsiz bir “herkes”e devredildiği anonim çoğunluk hâli) çatışma sonrasında beliren başka bir riski gösterir. “Toplum hazır değil”, “zamanı değil”, “şimdi başka öncelikler var” gibi cümleler, yüzleşmeden kaçınmanın güncel kılıflarıdır. Oysa sorumluluk devredilemez.

Bu nedenle barış, yalnızca silahların susması değildir. Barış, herkesin kendi payına düşen soruyu sormayı göze almasıdır. “Kendini bilmek”, tamamlanmış bir kimliği korumak değil; tarihsel hatalarla, eşitsizliklerle ve şiddetle kurulan ilişkilerle yüzleşerek dönüşüme açık hâle gelmektir. At sineğinin sokması huzuru bozar; ama tam da bu huzursuzluk, gerçek bir ortak yaşamın etik zeminini kurar.

Sonuç olarak, Türkiye’de Kürt sorununun çözümü sessizliği sürdürmekle değil, sessizliğin nedenlerini konuşulabilir kılmakla derinleşebilir. Barış, çatışmasızlıkla yetinmek değil; yüzleşmeyi kolektif bir sorumluluk olarak üstlenmektir. At sineği olmak, bu yüzden bugün bir tehdit değil; barışın en gerekli biçimidir.

Kaynakça

  • Platon, Alkibiades I
  • Platon, Apologia (Savunma)
  • Hegel, G. W. F., Elements of the Philosophy of Right, Cambridge University Press, 1991
  • https://en.wikipedia.org/wiki/Glossary_of_philosophy
Etiketler: anadil mücadelesiEğitim HakkıeşitlikKadın haklarıKadın MücadelesiKürt kadın mücadelesiKürt kadınlarMücadeleÖzgürlükSayı 149Temel Haklar
Önceki İçerik

Saralardan Sêvêlere Direniş Mirası

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.