İnsanlığa karşı suç olarak nitelenmesi gereken bu katliamlar için; adalet nedir, gerçek bir adalet mümkün mü, mümkünse nasıl? Sorularını daha çok duyacağız bu süreçte. 10 yıl kadar önce 12 Eylül Anneleri belgesel çalışması sırasında röportaj yaptığımız 200’e yakın kadına bu soruyu sorduk. Birçok farklı cevap verildi. Kimi katiller cezalandırılsın, hapiste çürüsün dedi, kimi katilleri bulup etlerini lime lime edip köpeklere yedirmekten söz etti, kimi ise hiç affetmemekten
19-26 Aralık 1978 Maraş, 19-22 Aralık 2000 Hapishaneler, 28 Aralık 2011 Roboski katliamlarının yaşandığı Aralık ayı, yaşadığımız coğrafyada katliamlarla anılmaya devam ediyor. Bu katliamlar, yaşandığı tarihte yani dünde kalmadılar, Maraş katliamını yaşamış birinin söylemi ile bu katliamlar hala ‘yaşıyor’lar. Hala acıları taze, hala yas süreçleri tamamlanmadı, bu katliamları doğrudan ya da dolaylı olarak yaşayanlar hala kendilerini güvende hissetmiyorlar. Çünkü hala failleri hesap vermedi, adalet sağlanmadı ve bu katliamların tekrarlamayacağına dair bir güvence yok. Maraş ve Roboski katliamlarında yerinden edilenler hala dünyanın başka başka coğrafyalarında yaşam mücadelesi veriyor, Tecrit esaslı F Tipi hapishanelere karşı mücadele edenler şimdi ağır tecrit esaslı kuyu tipi hapishanelerdeler, bu ağır saldırıya rağmen değerlerine sahip çıkmaya ve hayatta kalmaya çalışıyorlar.
“Emri ben verdim” diyenler bile ortadayken Roboski Katliamı davaya bile dönüşemeden sonlandırılırken, Maraş katliamı davası gibi 19 Aralık katliamı davası da zamanaşımı gerekçesi ile düşürülerek, sistematik cezasızlık politikası ile failler ve katliam mekanizmaları korundu.
19 Aralık katliamı sonrasında açılan kuyu tipi hapishaneler ve ağırlaşan infaz uygulamaları ile artık katliamlar topla tüfekle değil, mahpusların yeterli havaya, suya, besine, tedaviye, sosyalleşmeye olan ihtiyaçları engellenerek yapılır oldu. Adalet Bakanlığı’nın bir soru önergesine verdiği, ‘2024 yılı içinde 818 mahpus yaşamını yitirdi’ cevabı, bu gerçeği tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ortaya koyuyor. Hapishanede yaşamını sürdüremeyecek ya da tedavi olamayacak mahpusların infaz ertelemesi yoluyla serbest bırakılmasını öngören Ceza İnfaz Kanunu 16.maddesinden yararlandırılmayan hasta mahpuslar, cezalarını tamamlasalar bile bu defa da Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu (CİGK) raporları ile şartlı tahliye ve denetimli serbestlik hakları ihlal edilip dört duvar arasında ölüme terk edilerek, bu katliam devam ediyor.
Doğrudan maruz bırakılanlarla birlikte toplumun tamamını fiziken ve ruhen parçalayan ve baskı altına alan bu katliamlar hala “yaşarken”, yeni ve güven içinde bir hayat nasıl mümkün sorusuna cevap arayışı her zaman hayati önem arz ediyorsa da bugün, yani barışın ve demokratik toplumun daha yakından konuşulduğu, umutların çekimser de olsa yeşerme gayretinde olduğu bugün, bu soru ve cevap arayışı daha yakıcı bir hal almış durumda.
İnsanlığa karşı suç olarak nitelenmesi gereken bu katliamlar için; adalet nedir, gerçek bir adalet mümkün mü, mümkünse nasıl? Sorularını daha çok duyacağız bu süreçte. 10 yıl kadar önce 12 Eylül Anneleri belgesel çalışması sırasında röportaj yaptığımız 200’e yakın kadına bu soruyu sorduk. Birçok farklı cevap verildi. Kimi katiller cezalandırılsın, hapiste çürüsün dedi, kimi katilleri bulup etlerini lime lime edip köpeklere yedirmekten söz etti, kimi ise hiç affetmemekten.
1 Ekim 2024 te başlayan süreç eğer sağlıklı bir barış süreci olarak ilerleyebilirse, hakikat, adalet ve yüzleşme komisyonları kurulur ve iyi bir çalışma yürütebilirse, insanlığa karşı suçlara imkan veren devlet içindeki mekanizmalar teşhir edilir ve ortadan kaldırılabilirse, failler ifşa edilir ve cezalandırılırsa, onarıcı adalet ilkeleri çerçevesinde kalıcı sağlam adımlar atılırsa, acılar tamamen son bulmaz ama belki adalet ihtiyacı bir nebze karşılanmış olur, yasa gömülen hayatlar bir nefes alır.
Bu bir ihtimal, iyimser bir ihtimal evet, ama sadece barış varsa olacak bir ihtimal. Bu yüzden toplum adalet, hakikat, yüzleşme, demokrasi ve insan hakları taleplerini bu süreçte daha fazla sahiplenmeli. Bu talepleri güçlü bir toplumsal talebe dönüştürerek barış süreçlerine sahip çıkmalı ve süreci güçlendirmeli ki toplumu kötürüm eden ve geçmişe hapseden acı, korku ve yas hafiflesin, son bulsun, gelecek düşleri çiçeklenebilsin.

