Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Kadınlar Yan Yana Geleceği Konuşuyor: Ortak Geleceğin Sorumluluğu

Hatice Öncü Hatice Öncü
8 Kasım 2026
Yazı
0
Kadınlar Yan Yana Geleceği Konuşuyor: Ortak Geleceğin Sorumluluğu
0
SHARES
87
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Konferans boyunca dile getirilen bazı sözler, bu karşılaşmanın anlamını daha da derinleştirdi: “Birbirimizin hikâyesinde yabancı kalmayı reddetmek”, “ortaklıklarımız farklılıklarımızdan daha fazla” ve “mahalleleri birbirinden ayırmamak.” Bu ifadeler, yan yana gelişin yalnızca bir dayanışma duygusuyla sınırlı olmadığını anlatıyordu. Çünkü birbirinin hikâyesine yabancı kalmamak, başka bir kadının yaşadıklarını dinlemekten ibaret değildir; onun tarihini, mücadelesini, dilini ve özgürlük arayışını tanımayı, kendi hayatımızla arasında bağ kurmayı gerektirir

Bir toplumun hafızası, yalnızca geride bıraktığı zamanın izlerini taşımaz; nasıl bir geleceğe yürüyeceğinin de işaretlerini barındırır. Geçmiş, bugünün içinden çekilip alınabilecek bir zaman değildir. Yaşananlar, verilen mücadeleler, yarım bırakılan hayatlar ve özgürlük arayışları bugünün düşüncesinde, dilinde ve toplumsal ilişkilerinde yaşamaya devam eder. Bu nedenle geleceği konuşmak, geçmişle aramıza mesafe koymak değil; onunla yüzleşerek, içinden süzülen deneyimleri bugünün mücadelesine katabilmektir. Kadınlar açısından bu bağ daha da derindir. Çünkü kadınların hafızası, yalnızca kendilerine yöneltilen baskıların ve inkârın değil, bütün bunlara karşı geliştirdikleri direnişin, dayanışmanın ve yaşam kurma iradesinin de hafızasıdır.

Kadınların yan yana gelişi, işte bu hafızayı ortak bir geleceğin kurucu gücüne dönüştürme arayışıdır. Her kadının kendi deneyiminden getirdiği bir söz, başka bir kadının mücadelesine değdiğinde ortaklık yeni bir anlam kazanır. Bu ortaklık, farklılıkları silerek değil, onları tanıyarak ve aralarında bağ kurarak büyür. Yan yana durabilmek, birbirinin mücadelesini tanımak kadar, o mücadelelerin kesiştiği yerde ortak bir söz ve eylem zemini yaratabilmektir. Çünkü kadın özgürlüğü, tek tek hayatların kurtuluşuyla sınırlı olmayan; toplumsal ilişkileri, iktidar biçimlerini ve yaşamın bütününü dönüştürmeyi hedefleyen tarihsel bir arayıştır.

31 Ekim–1 Kasım tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen ‘Kadınlar Yan Yana Geleceği Konuşuyor’ konferansı benim için bu arayışın bugünkü anlamı üzerine yeniden düşünme olanağı yarattı. Geçmişin hafızasıyla bugünün sorumluluğunu buluşturan, bugünden geleceğe uzanan bir kadın sözünün nasıl kurulabileceğini düşündürdü. Orada geleceği konuşmak, henüz yaşanmamış bir zamana dair dileklerde bulunmaktan çok, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizi ve o toplumu kurmak için nasıl bir mücadele yürütmemiz gerektiğini tartışmaktı.

Konferansın daha ilk anlarında duyulan ezgiler, geçmişle bugün arasında görünmez bir bağ kurdu. Aze’nin sesi kadınların direniş hafızasını ve özgürlük arayışını; Burçak Tarlası, Anadolu’nun halk belleğinde emek, sevda ve acıyla örülmüş yaşam hikâyesini; Kî Dibêje Nizan İn ise Kürtçenin ve Kürt kadınlarının hafızasında taşınan sözü hatırlatıyordu. Bu şarkılar benim için yalnızca bir açılış değildi. Farklı coğrafyalarda, farklı dillerde ve farklı zamanlarda yaşananların birbirinden kopuk olmadığını, kadınların hafızasında birbirine değerek bugüne ulaştığını hissettiren bir karşılaşmaydı.

Konferans boyunca dile getirilen bazı sözler, bu karşılaşmanın anlamını daha da derinleştirdi: “Birbirimizin hikâyesinde yabancı kalmayı reddetmek”, “ortaklıklarımız farklılıklarımızdan daha fazla” ve “mahalleleri birbirinden ayırmamak.” Bu ifadeler, yan yana gelişin yalnızca bir dayanışma duygusuyla sınırlı olmadığını anlatıyordu. Çünkü birbirinin hikâyesine yabancı kalmamak, başka bir kadının yaşadıklarını dinlemekten ibaret değildir; onun tarihini, mücadelesini, dilini ve özgürlük arayışını tanımayı, kendi hayatımızla arasında bağ kurmayı gerektirir. Ortaklıklarımızın farklılıklarımızdan daha fazla olduğunu söylemek de farklılıklarımızı ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Tam tersine, her kadının kendi kimliğiyle, diliyle, kültürüyle ve deneyimiyle var olabildiği bir ortak yaşamı savunmaktır. Mahalleleri birbirinden ayırmamak ise yalnızca fiziki sınırları değil, toplumları birbirine yabancılaştıran zihinsel, siyasal ve kültürel duvarları da aşma iradesidir. Bu sözlerde benim için önemli olan, kadınların birlikte yaşama arzusunu dile getirmekle kalmayıp bunun nasıl mümkün olabileceğine dair bir yol da tarif etmeleriydi.

Bu sözleri dinlerken aklıma devrimci enternasyonalist Emine Erciyes geldi. Nevşehirli Nazlı’dan Kürdistanlı Emine’ye uzanan yaşam yolculuğu, başka bir halkın özgürlük mücadelesini kendi mücadelesi olarak sahiplenmenin ne anlama geldiğini düşündürdü. Emine Erciyes, doğduğu coğrafyanın sınırlarını aşarak Kürdistan’a yönelmiş, yaşamını özgürlük mücadelesine katmıştı. Fakat onun yoldaşlığı yalnızca aynı mücadele saflarında yer almakla sınırlı değildi. Kürtçe bilmediği halde Kürt kadınlarla kurduğu ilişkiyi derinleştirmek, onların özüne ve duygularına kendi dillerinden ulaşabilmek için Kürtçe öğrenmeye emek vermişti. Öğrenmekle yetinmemiş, dili geliştirmiş ve yoldaşlarıyla kurduğu ilişkinin bir parçası hâline getirmişti.

Bu düşünceler beni Şükrü Erbaş’ın Rüzgâra Kim İzin Verecek şiirine götürdü. Emine Erciyes’in seslendirdiği şiiri yeniden hatırladım. Şiirin özellikle şu dizeleri, konferansta konuşulan sınırlar, farklılıklar ve ortak yaşam arayışıyla zihnimde birleşti:

Sınırların ardına çekebilir miyiz
Sınırların ardına neden çekelim ki
Sınırların ardında yalnızlık bitecek mi
Sınırların ardında yoksulluk daha mı az
Sınırların ardında ateş yakmaz su boğmaz mı
Sınırların ardında ölüm vakitli mi gelir
Sınırların ardında ay hilal ufuk hayal değil midir
Sınırların ardında aşk acı akşam hüzün vermez mi?
Ya nasıl ayırırız yıldızları
Kim geçiş izni verecek rüzgâra
Bu tarifsiz ayrılığı güneşe kim
Yağmura kim kuşlara kim öğretecek?

Şiirin soruları, insanın kendi eliyle çizdiği sınırların hayatın doğal akışı karşısındaki anlamsızlığını düşündürüyor. Sınırların ardında da acı, yoksulluk, özlem ve ölüm var; ama sevgi, umut, mücadele ve özgürlük arayışı da var. Öyleyse insanları birbirinden ayıran, dilleri ve kimlikleri karşı karşıya getiren bu sınırlar neden aşılmaz kabul edilmeli? Rüzgâra, yağmura, güneşe ve kuşlara sınır koyamayan insan, başka insanların birbirine ulaşmasının önüne neden sınırlar koyar? Emine Erciyes’in yaşamıyla şiirin bende buluştuğu yer tam da burasıydı. O, sınırların ardında kalmayı değil, sınırları aşarak başka bir halkın hayatına ve mücadelesine ortak olmayı seçmişti. Şiiri onun sesinden dinlemiş olmak, bu kez konferansta konuşulanların içinden aynı anlamı yeniden düşünmeme vesile oldu. Birbirinin dilini öğrenmek, acısını tanımak, başka bir halkın özgürlük arayışına kendi hayatından bir yer açmak… Bunların her biri ortak bir geleceğin kurulması için verilen emeğin parçalarıydı.

Konferansta Figen Yüksekdağ’ın varlığı ve salondaki kadınların taşıdığı mücadele deneyimleri de bu hafızanın bugüne uzanan boyutunu görünür kılıyordu. Her kadının yaşamında ayrı bir direniş, ayrı bir arayış ve geleceğe dair ayrı bir umut vardı. Kimi yıllardır sürdürdüğü politik mücadelenin, kimi kadın özgürlük mücadelesinde edindiği deneyimlerin, kimi emeği ve yaşamı üzerindeki tahakküme karşı geliştirdiği itirazların içinden konuşuyordu. Beni etkileyen, kadınların yalnızca yaşadıkları zorlukları anlatmaları değil, bütün bu zorlukların içinden nasıl bir yaşam ve gelecek aradıklarını da ortaya koymalarıydı. Salondaki her kadın kendi deneyimiyle oradaydı; fakat hiçbirinin mücadelesi yalnızca kendi hayatıyla sınırlı değildi. Bir kadının özgürlük arayışı, başka kadınların da özgürleşebileceği bir yaşamın imkânını taşıyordu. Kadınların yan yana gelişini bu nedenle yalnızca dayanışmanın değil, birbirinin mücadelesini büyütme ve ortak bir toplumsal dönüşüm yaratma iradesinin ifadesi olarak gördüm.

Dilek kutusunun başında hissettiğim şey, umudun ne kadar somut bir sorumlulukla iç içe olduğuydu. Barış istemek elbette önemliydi; ancak barışın hangi toplumsal ilişkiler üzerinde yükseleceğini, kadınların bu sürecin neresinde duracağını ve geçmişin yaralarının nasıl onarılacağını da konuşmak gerekiyordu. Kadınların barışa dair sözü, yalnızca savaşın sona ermesine yönelik bir beklenti olarak kalamazdı. Çünkü kadınlar savaşın ve şiddetin sonuçlarını hayatlarının her alanında yaşamış, buna rağmen yaşamı yeniden kurma iradesinden vazgeçmemişlerdi. Bu nedenle barışın kurulmasında kadınların deneyimi, sözü ve öncülüğü belirleyici olmalıydı. Dilek kutusuna bırakılan her cümle, benim için biraz da bu sorumluluğun ifadesiydi: İstediğimiz geleceği yalnızca dilemek değil, onu bugünden kurmaya başlamak.

Konferansın 1 Kasım Dünya Kobanê Günü’ne denk gelmesi, kadınların barışı ve geleceği konuştuğu o buluşmada benim için ayrı bir anlam taşıdı. Salondaki kadınların anlattıkları, dile getirdikleri umutlar ve ortak bir yaşam arayışları arasında Kobanê’yi düşündüm. Çünkü Kobanê yalnızca 2014 yılında DAİŞ’e karşı verilen direnişin adı değil. O direnişe ulaşan uzun bir kadın mücadelesi, özgürlük arayışı ve kendi yaşamını kurma iradesi var. Kobanê’de kadınlar yalnızca savaşın karşısında durmadılar; direnişin ardından toplumsal yaşamın yeniden kurulmasına, yeni ilişkilerin geliştirilmesine ve karar süreçlerinin şekillenmesine de öncülük ettiler. Bu nedenle Kobanê’nin hikâyesini anlatırken direnişin kendisi kadar, kadınların o direnişten doğan tarihsel imkânı nasıl bir yaşama dönüştürdüklerini de konuşmak gerekiyor. O gün konferansta geleceği konuşan kadınları dinlerken Kobanê’nin bana düşündürdüğü şey buydu: Barış, nasıl bir yaşam istediğimiz ve o yaşamı birlikte kurmak için neleri göze alabileceğimizle doğrudan ilgili.

Kobanê’yi düşünürken geçmişle bugün arasında başka bir bağ kurdum: İki barış arasında geçen on iki yıl. 2013–2015 yıllarındaki çözüm sürecinden bugünkü Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne uzanan zaman, bize barışın ne kadar kıymetli olduğunu olduğu kadar ne kadar kırılgan olabildiğini de gösterdi. İlk barış arayışının yarım kalmışlığı, ardından yaşanan savaş, kayıplar ve yeniden kurulan hayatlar bugünkü barış tartışmalarının dışında tutulamaz. Kobanê’nin hafızası da bu nedenle yalnızca geçmişe ait değildir; bugün nasıl bir barış istediğimizi ve o barışın hangi toplumsal temeller üzerinde kurulması gerektiğini düşünmemize yardımcı olur. Kadınların öncülük ettiği direnişin ardından yine kadınların yaşamı yeniden kurma çabası, barışın yalnızca silahların susmasıyla tamamlanamayacağını anlatır. Barış, halkların kendi kimlikleriyle var olabildiği, kadınların özgürce söz ve karar sahibi olduğu, toplumsal hafızanın inkâr edilmediği bir yaşamın kurulmasıdır.

Konferanstan ayrılırken aklımda kalan, kadınların yan yana gelişinin yarattığı umuttan daha fazlasıydı. Bu umudun nasıl korunacağı, nasıl büyütüleceği ve hangi emekle kalıcı bir toplumsal güce dönüştürüleceği üzerine düşünüyordum. Çünkü yan yana gelmek kadar, yan yana kalabilmek de bir irade ve süreklilik gerektiriyor. Birbirimizin hikâyesini duymak kadar, o hikâyelerin taşıdığı mücadeleye ortak olmak; farklılıklarımızı tanımak kadar, ortaklaştığımız yerde birlikte söz ve eylem geliştirmek gerekiyor. Barışın sorumluluğu da tam burada başlıyor.

Bugün kadınların önünde duran sorumluluk, yalnızca barış talebini dile getirmek değil, barışın toplumsal koşullarını yaratmak için mücadeleyi büyütmektir. Geçmişin acılarını unutmadan, hakikati eksiltmeden ve birbirimizin deneyimlerini dışarıda bırakmadan yeni bir yaşamın ilişkilerini kurabilmektir. Bunun için kadınların kendi sözünü, iradesini ve örgütlü gücünü büyütmesi; mahalleler, kentler, halklar ve mücadeleler arasında yeni bağlar kurması gerekiyor. Bir kadının özgürlük arayışını başka bir kadının meselesi olarak görebilmek, dayanışmayı iyi niyetin ötesine taşıyarak ortak bir mücadele zeminine dönüştürmek gerekiyor.

Kobanê’nin hafızası da bize bu sorumluluğu hatırlatıyor. Bir halkın direnişi dünyanın dört bir yanından kadınların ve halkların yüreğine değebiliyor; farklı coğrafyalarda kurulan dayanışma, özgürlük arayışlarını birbirine bağlayabiliyor. Bugün de barışın imkânı, birbirimizin mücadelesini ne kadar tanıdığımız ve ne kadar sahiplendiğimizle yakından ilgili. Önümüzdeki süreç, geçmişte yarım kalan barış arayışlarının deneyimini de bugünün imkânlarını da birlikte düşünmeyi gerektiriyor. Çünkü barış, yalnızca silahların susması ya da bir sürecin başlaması değildir; kadınların özgürce yaşayabildiği, halkların kendi diliyle ve kimliğiyle var olabildiği, adaletin toplumsal yaşamın parçası hâline geldiği bir geleceği kurabilmektir.

Kadınlar yan yana geldiğinde yalnızca birbirlerine güç vermiyor; geleceğin nasıl kurulabileceğine dair bir düşünce ve mücadele alanı da açıyor. Bu alanı büyütmek, konferans salonlarında kurulan sözleri hayatın içine taşımak ve birbirimizin hikâyesinde yabancı kalmayı reddetmek hepimizin sorumluluğu. Benim konferanstan aldığım en güçlü duygu buydu: Gelecek, uzaktan beklediğimiz bir zaman değil; bugün birbirimize karşı üstlendiğimiz sorumluluklarda, kurduğumuz dayanışmada ve birlikte verdiğimiz mücadelede şekilleniyor. Barışta ısrar etmek de hakikatte ısrar etmek de bu geleceği birlikte kurma iradesinden geçiyor.

Etiketler: BarışFeminizmKadın DayanışmasıKadın haklarıKadın MücadelesiKadınlar Barışı KonuşuyorKadınlar Yan YanaKürt kadın mücadelesiKürt kadınlarSavaşSayı 193
Önceki İçerik

Yarının Barışı ve Hukuku

Sonraki İçerik

Şengal: Tarihsel Hafızadan Direnişe, Soykırımdan Demokratik Geleceğe Bir Halkın İradesi

Sonraki İçerik
Kadınlar Yan Yana Geleceği Konuşuyor

Kadınlar Yan Yana Geleceği Konuşuyor

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.