Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Kadınlar ve Özel Savaş Politikası

Kibriye Evren Kibriye Evren
25 Ekim 2026
Yazı
0
Kadınlar ve Özel Savaş Politikası
0
SHARES
1
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Peki, biz hangi barışı konuşuyorduk? Bu nasıl bir barış iradesidir? Hangi Cumhuriyeti birlikte demokratikleştirecektik? Devletin demokratikleşme anlayışı bu mu?

Barış ve Demokratik Toplum Süreci başlayalı 19 ay 28 gün oldu. O günden bu yana zihnimi meşgul eden yüzlerce soru var. Silahlar sustuğunda, gözaltılar azaldığında, kayyımlar gittiğinde ve siyasetin dili biraz olsun yumuşadığında savaşı bitmiş mi sayacağız? Savaşın adı değişirken görünür zor aygıtları kısmen de olsa ortadan kalksa bile savaş, görünmeyen biçimleriyle devam ediyorsa bunun adına barış diyebilecek miyiz? Peki, böyle bir barış mümkün mü? Mümkünse bunu kim kabul eder?

Barış; toplumun kendi iradesine ve öz değerlerine sahip çıkabildiği, demokrasi, özgürlük ve adalet taleplerini korkmadan dile getirebildiği, özgürce örgütlenebildiği; diline, kimliğine ve geleceğine ilişkin söz, yetki ve karar sahibi olabildiği koşulların yaratılmasıdır. Eğer toplumun iradesi baskılanıyor, örgütlenme gücü zayıflatılıyor ve özgürlük arayışları farklı yöntemlerle etkisizleştirilmeye çalışılıyorsa savaş, biçim değiştirerek yaşamaya devam ediyor demektir.

Tam da bu noktada şu soruları sormak daha elzem hâle geliyor kanımca: Barış ihtimalinin konuşulduğu, kadınların, gençlerin ve halkların daha güzel bir ülke ve gelecek için yan yana gelmeye çabaladığı bugünlerde bazı çevreler neden giderek daha saldırganlaşıyor? Silahlı çatışmanın sona erme ihtimali neden bir rahatlama yerine huzursuzluk yaratıyor? Savaşın sona ermesiyle değişecek olan yalnızca silahların rolü mü, yoksa toplum üzerindeki denetim mekanizmaları, siyasal ilişkiler ve iktidar biçimleri de değişip dönüşecek mi?

Elbette bu soruların cevaplarını bulabilmek için meseleyi yalnızca güncel siyasi gelişmeler üzerinden değerlendirmek yeterli değil. Savaşın toplumsal yaşamda nasıl sürdürüldüğüne, hangi araçlarla devam ettirildiğine ve insanların yaşamını nasıl etkilediğine de bakmak gerekiyor. Barışı ve demokratik toplumu konuştuğumuz bugünlerde, savaşın toplumsal yaşam üzerindeki etkilerini anlamak için devletin özel savaş politikalarını da ele almak gerekiyor. Çünkü savaş, yalnızca silahlı çatışmalarla sınırlı değildir; toplumun iradesini, örgütlenme gücünü ve özgürlük arayışlarını farklı yöntemlerle etkisizleştirmeye yönelik politikalarla da varlığını sürdürebilir. Bu nedenle barış sürecini anlamak, yalnızca silahların susmasına değil, savaş döneminde geliştirilen denetim mekanizmalarının ve toplumu şekillendiren politikaların nasıl değiştiğine de bakmayı gerektiriyor.

Kürdistan’da 52 yıldır devam eden savaş boyunca özel savaş politikaları, iktidarlar değişse de devlet politikası olarak varlığını sürdürdü. Özellikle Çöktürme Planı’yla hız kazanan bu politikalar, teknolojik gelişmelerle birlikte farklı boyutlara taşındı. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının ardından ise özel savaş bambaşka bir boyuta taşındı. Medyasından siyasetçilerine, yorumcularından başdanışmanlarına kadar uzanan geniş bir alanda, “barışın dili” adı altında kullanılan söylemler adeta zehir saçıyor, zihinleri bulandırıyor. Barış söylemiyle verilen mesajlar arasındaki çelişkiler, toplumun sürece ilişkin algısına ve beklentilerine çarpıyor.

Devlet, 27 Şubat Çağrısından bu yana somut adımlar atma konusunda arpa boyu yol almamışken barışı yalnızca silah bırakmaya indirgeyerek hem sürecin hem de toplumun beklentilerinin belirsizlik içinde kalmasına neden oluyor. Bahçeli’nin kullandığı dil zaman zaman umut yaratırken Erdoğan’ın ve iktidar çevrelerinin söylemleri bu umutları zayıflatıyor. Kürt toplumunun önemli bir kesiminde, Erdoğan ve Bahçeli’nin sürece ilişkin tutumlarının birbiriyle çeliştiği, hatta bu durumun süreci bulandırmaya ve sonuçsuz bırakmaya yönelik danışıklı bir dövüşün olduğu algısı çok hâkim; bu algı zaten kırılgan olan güven duygusunu daha da zedeliyor.

Muhalif kadınlar itibarsızlaştırılıyor

Kürdistan’da üniformalı biçimde yürütülen özel savaş politikaları, zamanla genişleyerek ülkenin dört bir yanına yayıldı. İpek Er, Gülistan Doku, Rojwelat Kızmaz, Narin Güran, Rojin Kabaiş, Ayşe Tokyaz, Ejegül Ovazova, Alev Koç… Bu isimler hâlâ gündemdeki yerini korurken, her gün kadınlar katlediliyor ve devlet bu katliamları yapanları yasalarıyla koruyor, cezasızlıkla sonuçlandırıyor. Yıllar geçse de kadınların hafızasından silinmeyecek kadın katliamları, taciz ve tecavüz vakaları ile politik kadınları itibarsızlaştırmaya yönelik saldırılar barışı konuştuğumuz bu dönemde farklı aygıtlarla sürdürülüyor.

Özellikle sanal medya ve dijital platformlarda, uzun süredir siyaset yapan kadınlara yönelik, her ilde ve bölgede farklı fake hesaplar üzerinden sürdürülen itibarsızlaştırma saldırıları, özel savaş politikalarının belirgin ve çarpıcı bir yönünü ortaya koymaktadır. Bu itibarsızlaştırma politikalarıyla hedef alınan yalnızca kadının kişisel itibarı değildir. Asıl hedef, kadının içinde bulunduğu örgütlü yapıyı bulandırmak; şüphe, kaygı ve güvensizlik ortamı yaratarak onu mücadeleden düşürmektir.

Bir diğer hedef ise kadının ailesini, çalışma arkadaşlarını ve tüm toplumsal çevresini etkileyerek özgürlük hareketine ve kurumlarına yönelik güvensizlik yaratmaktır. Örgütlü kadın mücadelesini geriye çekmek ve bu yolla toplumu çürütmektir. Tek merkezden yürütüldüğü belli olan bu saldırıları, Barış ve Demokratik Toplum tartışmalarından ayrı düşünemeyiz.

Gençlik ajanlaştırılmak isteniyor

Özgürlük mücadelesinin boy verdiği, serpildiği, gençlerin en fazla örgütlendiği ve eylemsel faaliyetler yürüttüğü alanlar, aynı zamanda özel savaşın da hedefi hâline geldi. Adana’da Dağlıoğlu, Şakirpaşa ve Gülbahçe’de; Mersin’in Akdeniz ilçesinde Çay, Çilek ve Toroslar’da, Kürdistan illerinde ise madde bağımlılığında ciddi bir artış yaşandı. Madde bağımlılığına karşı mücadele eden, üniversitelerde, mahallelerde ve kültür-sanat alanında örgütlenen gençler neden tam da bu süreçte ajanlaştırılmak isteniyor ve gözaltına alınıyor? Uçağın kalkışı engellenerek korsanvari bir tarzda gözaltı gerçekleştiriliyor. Ankara’nın orta yerinde muhalif gençler kaçırılarak ajanlık teklif ediliyor. Sorunlarını ve çözüm yöntemlerini tartışmak amacıyla konferans düzenleyen gençlerin aileleri aranarak kaygı yaratılıyor, gençler tehdit ediliyor.

Öte yandan, 1990’lı yıllarda tutuklanan, aylarca işkenceye maruz kalan ve 30 yılı aşkın süre cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilenlerin toplumsal yaşama katılmaları ve toplumla yeniden entegrasyonu da çeşitli yöntemlerle engellenmek isteniyor. Kendisini MİT elemanı olarak tanıtan kişiler, bu insanları sokakta, kurumların önünde, evlerinin yakınında ve hastane çıkışlarında takip ederek karşılarına çıkıyor; süreci tartışma bahanesiyle kendileriyle görüşmeye zorluyor. Bu dayatmayı kabul etmeyenler ise telefonla aranarak rahatsız ediliyor, tekrar tekrar karşılarına çıkılıyor ve karakollara çağrılıyorlar. Böylece cezaevinden tahliye edilmiş olsalar da üzerlerindeki baskı farklı biçimlerde sürdürülüyor.

Peki, biz hangi barışı konuşuyorduk? Bu nasıl bir barış iradesidir? Hangi Cumhuriyeti birlikte demokratikleştirecektik? Devletin demokratikleşme anlayışı bu mu?

Böyle barış olur mu?

Sonuç olarak, bütün bunlar bizi yeniden başlangıçtaki soruya götürüyor. Barış, yalnızca silahların susması mıdır, yoksa toplumun iradesini özgürce ortaya koyabildiği, kendi geleceği hakkında söz ve karar sahibi olabildiği koşulların yaratılması mıdır? Halkların, inançların eşit yurttaşlar olarak birlikte bir yaşam sürmesidir. Eğer barışın toplumsal, siyasal ve hukuksal koşulları oluşturulmazsa, Sayın Abdullah Öcalan için özgür çalışır ve konuşur koşullar sağlanmazsa Kürtler, kadınlar, devrimciler bunu asla kabul etmez.

Barış ve demokrasi, bu ülkede yaşayan herkesin, bütün halkların ve farklı kimliklerin eşit, özgür ve adil bir yaşam sürebilmesidir. Bunun gerçekleşebilmesi için toplumun tüm kesimlerinin; bireylerin, örgütlü yapıların, kadınların, Alevilerin, sosyalistlerin ve farklı toplumsal dinamiklerin barışın ve diyaloğun geliştirilmesi için sorumluluk üstlenmesi, elini taşın altına koyması gerekiyor. Çünkü barış, yalnızca belirli kesimlerin değil, herkesin ortak sorumluluğu ve ortak geleceğidir.

Etiketler: Sayı 191
Önceki İçerik

Unutmaya Karşı Hafıza, Cezasızlığa Karşı Adalet: Kadınların Bitmeyen Nöbeti

Sonraki İçerik

Kadının Hakikatinden Toplumsal Yeniden İnşaya: Neden Jineolojî?

Sonraki İçerik
Bir Meydan Kime Seslenir?

Bir Meydan Kime Seslenir?

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.