Bugün içinde bulunduğumuz günlerde kadın kırımının had safhada yaşandığı, İstanbul Sözleşmesinden geri adım atılmasıyla işlemeyen mekanizmaların önlemeye yönelik katkı sunmadığı bir sürecin içinde kadın cinayetleri politiktir söylemi tam anlamıyla durumu görünür kılıyor
Bütçenin yüzde 2,8'i Aile Bakanlığına ayrılmış! 2027 yılında yüzde 4,28'e çıkarılması hedefleniyormuş! Bakanlığa ayrılan yaklaşık 532 milyarın sadece yaklaşık 7 milyarı kadınlar ayrılacakmış. Ev ve aile deyince kadının sırtındaki onca emek, doğurma ve büyütme, iş gücünü yeniden üretim ve diğer hizmetler sayılmıyor bile! Bütçe bu paranın kadına dair hangi hizmetlere ayrıldığını açıklamıyor
Bugün altı kadını kaybettik. Peki yarın? Peki ya tarihten izler… 1911’de New York’ta fabrikada yanan kadınları hatırlayalım. Yüzyıllardır aynı yaşanmışlıklar, acılar, kayıplar… Değişmeyen bir düzen; aksine derinleşen toplumsal sorunlar, kadın sorunları… Aynı düzen, aynı anlayış devam ederse bu sorunun cevabını hepimiz biliyoruz: Yarın hem özel hem de kamusal alanlarda acılar artabilir, derinleşebilir ki veriler maalesef öyle olduğunu kanıtlar niteliktedir…
Şiddetsiz bir yaşamı örgütlemenin özneleri olarak barışın nasıl olması gerektiğini, demokratik toplumun nasıl bir yaşamı toplumsallaştırmak olduğunu yine mücadele hatlarımızdan referans alarak örgütlemekteyiz. İşte bu yüzden bu süreç biz kadınların hakikati için önemli. Bu süreç kimsenin tekelinde bir süreç olamaz. Kadınların ve halkların özgür yaşama duyduğu umudun ve barışın süreci hiçbir iktidara teslim edilemez
Kastik katilin kadını köleleştirmesiyle açığa çıkan şiddet; savaşların başlıca kaynağıdır. Savaşlarla birlikte yükselen yoksulluk, adaletsizlik, eko-kırım ve her türlü kriz gittikçe derinleşmektedir. Dünyada savaşın ve açığa çıkardığı her türlü sonucun en ağır yükünü ise kadınlar ve çocuklar taşır
Bu ülkede cezasızlık sadece bir hukuk sorunu ya da eksiklik de değil. Bir yönetim biçimi. Fail erkeklerin, zenginlerin, bir fotoğraf karesine sığınanların korunduğu bir düzen. Oysa adalet, ayrıcalıklıların değil, eşit yurttaşların tarafında olursa mümkün. Gülistan’la simgeleşen kayıp olgusuyla cezasızlık, adalet sisteminin her alanındaki kurumsal erozyonu gösteriyor