Aileyi tek suçlu görmek, devletin, kapitalizmin, milliyetçiliğin ve ataerkil sistemin daha geniş yapılarını gözden kaçırmak olur. Kızların radikalleşmesi, sadece ailede gördükleri şiddetten değil, aynı zamanda çoklu, ilişkisel baskılar ve sınıfsal koşullar nedeniyle de gerçekleşir. Haliyle burada tek sorun aile değil aileciliktir, yani aileye yüklenen kutsallık, dokunulmazlık ve değişmezliktir
“Kadın-erkek birlikteliği için en ideal yaklaşım, ahlaki ve politik topluma bağlı özgürlük felsefesini esas almalıdır. Bu çerçevede dönüşüm yaşanacak aile, demokratik toplumun en sağlam güvencesi ve demokratik uygarlığın temel ilişkilerinden biri olacaktır” Aile, erkek egemenliğinde hiyerarşik olarak sürdürülen toplumsal cinsiyetçi rollerin derinleştirildiği bir yapı olarak ifade edebiliriz. Tarihsel olarak geriye gidip aileyi ifade etmeye çalıştığımızda, tanımı her dönem farklılaştığını görüyoruz....
Modern kapitalist düzene ait bir form olarak şekillenen çekirdek aile, sisteme aynı nitelikleri ile hizmet eder. Çokça anlatıldığı gibi gelişmişliğin ve toplumsal ilerlemenin doğal bir oluşumu olarak değil aslında hukuksal yaptırımlar yoluyla zorla topluma kabul ettirilmiş bir yapıdır
Savaş sonrası kadın kurumlarına yönelik kapatmalar ve uygulamalar ile kamusal hizmetlere erişimdeki kısıtlar, kayyumlar tarafından yönetilen yerel kurumların bütçelerinin cinsiyetçi tutumları ve mor bütçelemenin kaldırılması yapabilirlikten yoksunluk bağlamında kadın yoksulluğunu ortaya çıkarmakta ve kadınların iş gücü piyasasına girişinin engellenmesi sonucunu doğurmaktadır
Zamanla öğrendiğim şey kadına yönelik her türlü kötülüğün din, iman, namus, gelenek örtüsüyle adeta doğallaştırılarak erkeklerin istedikleri gibi yaşadıkları ve eşlerine yaşattıkları haksızlıklardır
Ve yeşerdik, yeşeriyoruz işte, ah demek yok artık bize bu dövüşte. Simurg’u öldürebilir mi kimse? Ateşten kadınları durdurabilen olmuş mu geçmişte? Akbabalar düşçe peşimize gökyüzünde eksilir miyiz sizce?