Taş Tepeler’de kurumsallaşan bu kastik hiyerarşik zihniyet, zamanla tarım toplumunun kurumsallaşmasıyla özel mülkiyet duvarlarını örmüş ve bizim ilk mülkiyet nesnesi hâline getirilişimiz, toprağın çitlerle çevrilmesinin de zeminini hazırlamıştır. 18. yüzyıldaki Sanayi Devrimi ile birlikte bu sömürü daha da katmerlenmiş; kapitalizm bizleri fabrikalarda ucuz yedek iş gücü olarak kullanırken, ev içindeki karşılıksız bakım emeğimizi sistemin ayakta kalması için zorunlu bir hibe olarak görmüştür. Jineolojî perspektifinden bu durum, emeğimizin sadece elimizden alınması değil, aynı zamanda ruhsal ve fiziksel varlığımızın sermaye birikimi için bir hammadde olarak görülmesi sürecini başlatmıştır
Jineolojî perspektifiyle kendi emeğimizin tarihsel serüvenine bakmak, ekonomiyi bugünkü dar finansal kalıplarından çıkararak asıl kökenine, yani yaşamın idamesi olan komünal ekonomi noktasına geri taşımayı gerektirir. İnsanlık tarihinin en uzun evresi olan doğal toplum aşamasında ekonomi, kâr biriktirme hırsıyla değil, toplumsal ihtiyaçlarımızın kolektif bir ahlakla karşılanması amacıyla yürütülmekteydi. Bu sürecin asıl kurucu öznesi biz kadınlardık; doğayı gözlemleyen, bitkilerin dilini çözen, ilk üretim araçlarını geliştiren ve toplayıcılıktan üretime geçişin zihinsel temellerini atan kadınlardı. Ancak egemen tarih yazımı, bu süreci erkek-avcı figürü üzerinden kurgulayarak bizim şifacılık, bitkiyi toplama, pay etme ve toplumsallaştırma emeklerimizi sanki doğal ve kendiliğinden gelişen bir süreçmiş gibi gösterip sistematik olarak değersizleştirmiştir. Oysa gerçeklik, insanlığın tüm maddi ve manevi birikiminin altında bizim binlerce yıllık zihinsel ve fiziksel emeğimizin, bir yaşam sanatı olarak saklı durduğunu fısıldamaktadır. Kadın eliyle şekillenen bu ilk ekonomi, biriktirmeyi değil paylaşmayı, sömürmeyi değil yaşatmayı esas alan toplumsal bir ahlakın ürünüydü.
Tarihsel kırılmanın başladığı nokta, genellikle tarım devrimiyle özdeşleştirilse de Abdullah Öcalan’ın kaleme aldığı Demokratik Toplum Manifestosu’ndaki “Kastik Katil” ve kurumsallaşan mekânları olarak “Taş Tepeler” belirlemesiyle yönümüzü 5000 yıldan daha öteye çevirdik. Araştırmalar derinleştikçe bu yapılardan başka yapıların da ortaya çıkması an meselesidir. Göbeklitepe ve Karahantepe gibi Taş Tepeler yerleşkelerinin, hiyerarşinin ve emeğimize el koyma sisteminin çok daha derin ve ideolojik bir kökene sahip olduğunu kanıtlamıştır. Bu süreci, doğal toplumdaki rolümüzün buralarda sistematik bir saldırıya uğradığı, toplumsal dokumuzun eril bir otoriteyle parçalandığı dönem olarak tanımlıyoruz. Bu devasa yapılar, sanılanın aksine sadece masum birer inanç merkezi değil; bizim yatay, eşitlikçi ve yaşam odaklı sosyalitemize karşı geliştirilen kastik katillerin mabetleridir. Burada inşa edilen sadece taş sütunlar değil, bizim binlerce yıllık toplumsal rolümüzü ve üretimdeki belirleyiciliğimizi gölgeleyen yeni bir toplum karşıtı kastik katil ideolojidir. Ritüellerin ve tapınak ekonomisinin doğuşu, toplumsal emeğimizin kutsallık maskesi altında kamusal alandan silinmeye başlandığı, irademizin bu mekânlarda sistemsel olarak görünmez kılınmaya başlandığını göstermektedir. Bu tapınaklarda kurulan hiyerarşi, kadının yaratıcı emeğini hiçleştirip emeğin gerçek sahibini sahneden uzaklaştırmıştır.
Bu tarihsel düğümü en iyi özetleyen isimlerden biri olan Gerda Lerner, Ataerkilliğin Yaratılışı eserinde, bizlerin boyunduruk altına alınmasının özel mülkiyetin oluşmasından binlerce yıl önce, hiyerarşinin ilk kurumsal biçimi olarak inşa edildiğini vurgular. Lerner’a göre kadın, insanlık tarihinin ilk mülkiyeti hâline getirilmiştir. Taş Tepeler’deki o heybetli ve baskın eril sembolizmle dolu dikilitaşlar, tam da bu mülkiyetimizin tescillendiği anıtlardır. Abdullah Öcalan’ın kastik katilin doğuşu olarak adlandırdığı bu süreçte; kurnaz erkek (şaman, askerî şef ve yaşlı erkek ittifakı), bizim barışçıl, toplayıcı ve paylaşımcı ekonomimizi hileli bir ideolojiyle gasp etmiştir. Üretimdeki yaratıcılığımız doğal bir veriliş olarak kodlanıp değersizleştirilirken; erkeğin bu emeği organize etme ve mülkiyetine geçirme süreci hiyerarşik uygarlık olarak sonuçlanmıştır. Bu kurnazlık, fiziksel güçten önce zihinsel bir fetihle başlamış; kadının şifacı, besleyici ve bilge kimliği büyücülük veya doğal annelik gibi kavramlarla daraltılmıştır. Bu, emeğimizin fiziksel mülkiyetten önce biyolojik ve zihinsel bir sömürüye konu olmaya başladığı, bizlerin evrensel bir görünmezlik pelerinine sarıldığı andır.
Taş Tepeler’de kurumsallaşan bu kastik hiyerarşik zihniyet, zamanla tarım toplumunun kurumsallaşmasıyla özel mülkiyet duvarlarını örmüş ve bizim ilk mülkiyet nesnesi hâline getirilişimiz, toprağın çitlerle çevrilmesinin de zeminini hazırlamıştır. 18. yüzyıldaki Sanayi Devrimi ile birlikte bu sömürü daha da katmerlenmiş; kapitalizm bizleri fabrikalarda ucuz yedek iş gücü olarak kullanırken, ev içindeki karşılıksız bakım emeğimizi sistemin ayakta kalması için zorunlu bir hibe olarak görmüştür. Jineolojî perspektifinden bu durum, emeğimizin sadece elimizden alınması değil, aynı zamanda ruhsal ve fiziksel varlığımızın sermaye birikimi için bir hammadde olarak görülmesi sürecini başlatmıştır. Kapitalizm, sanılanın aksine bizleri evden çıkarıp fabrikaya taşıyarak özgürleştirmemiş; aksine emeğimizi hem kamusal hem de özel alanda parçalayarak sömürüyü derinleştirmiştir. Bir yandan fabrikada en düşük ücretle, en ağır koşullarda çalıştırılırken; diğer yandan evde işçinin her gün yeniden üretimi için bedelsiz bir mesaiye, sevgi ve fedakârlık maskesi altında mahkûm edildik.
Bugün kapitalist sistemin en büyük “ekonomik başarısı (kadın emeğinin uğradığı büyük gasp)”, sömürülen emeğimizin yarısını ekonomi dışı ilan ederek görünmez kılmasıdır. Sistemin her gün çarklarını döndüren işçi sınıfının beslenmesi, temizliği, duygusal onarımı ve yeni nesillerin yetiştirilmesi süreci tamamen bizim sırtımıza yüklenmiştir. Bu bakım emeğimizi kapitalizmin bedelsiz hammadde deposu olarak tanımlamak çok yerinde olacaktır. Eğer dünyadaki tüm kadınlar olarak sadece bir gün ev içindeki bu görünmez emeği durdursaydık, kapitalist fabrikalar, borsalar ve ofisler birkaç saat içinde çökerdi. Bu emek borsa endekslerinde yer almaz, millî gelire dâhil edilmez; ancak sermayenin kâr marjının asıl kaynağıdır. Silvia Federici’nin de vurguladığı gibi, kapitalist birikim aslında bizim bu görünmez yeraltı dünyamız üzerinde yükselmektedir. Bizler fabrikada üretim bandının bir parçasıyken, evde ise iş gücünü her gün yeniden üreten bedelsiz makineler muamelesi gördük; bu süreçte toplumsal kimliğimiz sadece eş ve anne rolleri üzerinden daraltılarak emeğimizin ekonomik değeri sistemli bir biçimde buharlaştırıldı.
İş gücü piyasasına girdiğimizde ise sömürü; cam tavanlar, güvencesizlik ve sistematik ücret eşitsizliği ile devam eder. Kapitalizm bizleri genellikle duygusal emek gerektiren, sömürünün en yüksek olduğu ve kriz anlarında ilk vazgeçilen alanlara iter. Bu alanlara mahkûm edilip devamlı bir sömürü mekanizmasının sömürüleni yapıldık. Üstelik esnek çalışma veya parça başı iş modelleri, ev ile iş arasındaki sınırlarımızı tamamen bulanıklaştırarak bizleri 24 saat boyunca hizmete hazır modern köleler hâline getirir. İş yerindeki performansımızın üzerine eklenen ikinci vardiya, yaşam enerjimizi son damlasına kadar sömürürken; bizleri mülksüzleştiren sistem, bizi hane içindeki erkek otoritesine veya devletin yetersiz sosyal yardım mekanizmalarına bağımlı kılar. Bugün küresel ölçekte “yoksulluğun kadınlaşması” gerçeğiyle karşı karşıyayız. En güvencesiz pozisyonların bizler olması bir tesadüf değildir; bu, Taş Tepeler’de elimizden alınan ekonomik iradenin modern bankacılık ve istihdam politikalarıyla güncellenmiş hâlidir. Elbette bu emeğimize yapılan sistematik gasptan kurtuluş mümkündür. Bu kurtuluşu biz kadınlar başaracağız. Bu başarı, komünün kadını olarak Demokratik Komünal Ekonomiyi toplumsallaştırarak mümkün olacaktır.
Bizim için Demokratik Komünal Ekonomi, teorik bir modelden öte, her sabah güneşle birlikte uyandırdığımız bir yaşam pratiğidir. Bu modelde biz, sadece birer işçi veya tüketici değiliz; biz, elimizden alınan o kurucu iradeyi komünlerin içinde yeniden ete kemiğe büründüren özneleriz. Komün, bizim için sadece bir üretim birimi değil, eril sistemin bizi hapsettiği o dar ev duvarlarını yıkarak emeğimizi toplumsallaştırdığımız özgürlük alanımızdır. Komünal ekonomide bizler, mülkiyetin bireyselleşmesine ve bir tahakküm aracına dönüşmesine karşı ortak faydayı esas alıyoruz. Bir fabrikada patronun kâr marjını artırmak için harcanan ruhsuz enerjiye karşın, komünde harcadığımız her emek komünün bir ihtiyacına dokunacaktır. Toprağı ekerken, kooperatifte üretim yaparken veya bir atölyede çalışırken emeğimiz üzerindeki irademizi yeniden kazanacak ve artık üretim süreçleri piyasanın vahşi, rekabetçi ve sömürgen kurallarına göre değil; bizim meclislerimizde aldığımız kararlara, ekolojik dengelere ve toplumumuzun gerçek gerekliliklerine göre şekillenecektir. Bu, ekonominin üzerindeki ataerkil katmanın dağıtılması ve yaşamın yeniden kadın rengine boyanmasıdır.
Bir komün kadını olarak bizim en büyük devrimimiz, yüzyıllardır sırtımıza yüklenen ve doğal görevimiz sayılarak görünmez kılınan bakım emeğini evlerin kuytularından çıkarıp meydanlara taşımamızdır. Bizim dünyamızda çocuk bakımı, yaşlı bakımı, kolektif beslenme ve temizlik artık sadece kadının omuzlarında bir yük değil, komünün ortak sorumluluğu olacaktır. Komün evlerinde ve kolektif mutfaklarda bu emeği ortaklaştırarak, kapitalizmin bizi içine hapsettiği o izole ev hapishanesinden çıkışımız mümkün olacaktır. Emeğimiz artık sevgi maskesiyle sömürülmeyecek; aksine yaşamı her gün yeniden kuran en yüce toplumsal değer olarak kabul edilecektir. Bu, ekonominin borsa endekslerinden kurtarılıp gerçek değerine, yani yaşatma sanatına geri dönmesidir. Bizler, ziraatçılıktan şifacılığa, tohum saklayıcılığından ekolojik yapılaşmaya kadar her alanda doğayla uyumu esas alan bir ekonomi örüyoruz. Demokratik konfederal bir yapıda yerelden merkeze doğru örgütlenen kadın ekonomi meclislerimiz, teknolojiyi ve bilimi tekellerin elinden alıp toplumsallaştıracaktır. Bizim için bir makine, daha fazla kâr etmek için değil, emeğimizi hafifletmek ve bize sanata, felsefeye, siyasete ayıracak zaman yaratmak için var olacaktır. Bu modelde emek, yabancılaşmış bir meta olmaktan çıkarak; insanın kendi doğasıyla, toplumuyla ve toprağıyla kurduğu özgür bir bağ hâline gelecektir.
Tarihten günümüze emeğimizin dönüşümü, bir gelişim öyküsü değil, sistemli bir el koyma ve mülksüzleştirme operasyonudur. Taş Tepeler’de hiyerarşik tapınaklarla başlayan ve bugün modern kapitalizmin ofislerinde, mutfaklarında devam eden bu sömürü, özünde aynı eril zihniyetin eseridir. Jineolojî, bu sömürgeci tarihi deşifre ederek ekonomiyi kâr hırsından arındırıp bir yaşam sanatına dönüştürmeyi amaçlıyor. Mülkiyetin ilk kurbanı olduğumuz bu tarihi tersine çevirip, “özgürlüğün asıl öznesi” olarak komünal ekonomiyi inşa etmek, tarihin bu ilk düğümünü çözecektir. Bu, sadece bizim değil, tüm toplumun ve doğanın çalınmış onurunun iadesidir. Kendi özgür sabahımıza uyanmanın yolu, emeğimizi yeniden toplumsallaştırmaktan geçer. Tarihin ilk anlarından beri emeğimizle var olduk, özgürlük de bizim emeğimizin özgürleşmesiyle tamamlanacaktır.
Son Not:
Lerner, G. (1986). Ataerkilliğin Yaratılışı. Ayrıntı Yayınları.
Federici, S. (2014). Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlkel Birikim. Otonom Yayıncılık.
Öcalan, A. (2015). Demokratik Uygarlık Manifestosu (5. Cilt): Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü. Amara Yayıncılık.
