Kadına yönelik şiddet, bir kadın kırım politikası olarak yalnızca ataerkil kültürün değil; ulus-devletin militarist aklının, sınır politikalarının, güvenlikçi yapılarının ve hegemonik erkekliğin birleşim noktasında üretilir, onların kolektif organizasyonudur. Kadın kırım kavramı da bu yüzden yalnızca bireysel cinayetleri değil, bir halkın, bir topluluğun, bir kültürün öznesi olan kadınların sistematik olarak hedef alınmasını ifade eder
25 Kasım kadınların bedenleri, duyguları, düşünceleri, arzuları, emeği, yaşamları -esasında varoluşları- üzerinde kurulan tahakkümün tarihsel sürekliliğini, yapısal şiddeti görünür kılan bir hafızaya işaret ediyor. Bu nedenle tarihini, bugünle bağını ve buna karşı özgürlük pratiklerinin nasıl oluştuğunu tekrar tekrar konuşmaya ihtiyacımız var.
25 Kasım 1960’ta Dominik Cumhuriyeti’nde Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele eden Patria, Minerva ve María Teresa Mirabal’in faşist devlet tarafından katledilmesi, kadınların yalnızca erkek şiddetinin değil, devlet şiddetinin de sistematik hedefi olduğunu kanıtlayan, erkek egemen devlet biçiminin kadın bedenini hem düşmanlaştırma hem de disiplin altına alma stratejilerinin örneklerinden biridir. Mirabal Kardeşler politik bir itirazın öncüsü olmanın yanında, sistemin de düzene karşı tehdit olarak tanımladığı kadın öznelerdi. Katledilmeleri, bu tehdit karşısında erkek devlet aklının refleksiydi, -öldürülme biçimi de dahil- çok daha derin bir politik niyet taşıyordu: kadın yaratımlarının cezalandırılması…
Bu simgeselleşen gün, ne kadına yönelmiş her türlü tahakküm biçiminin ilkiydi, ne de buna karşı direniş yalnızca bugünün şiddetle mücadele günü ilan edilmesi ve görünürlüğü ile sınırlıydı. Bugün yeniden dünyanın birçok yerinde yükselen otoriterliğin, neo-faşizmin ve ataerkinin nasıl iç içe geçtiğini anlamamızı sağlayan bir tarihsel harita oluşturdu. 1960ların faşizminden bugüne, neo-faşizm olarak da adlandırılan daha ince, sinsi ve geçişken bir sistem ortaya çıktı. Bu sistemde iktidar yalnızca yasaklayan değil, üreten, “normalleştiren”, sınır çizen bir ağ olarak işliyor. Demokratik araçları kullanan/aşındıran, neoliberalizmin beslediği ve en çok da kadın bedenine yönelmiş denetleme ve disipline etme yöntemleri kullanıyor.
Kadın bedeninin kapitalist devlet tarafından düzenlenmesi, ataerkinin kurumsal işleyişi ve ulus-devletin güvenlik mantığı bugün hem yaşam ve bedenler üzerinde düzenleme ve denetleme biçimi olarak biyopolitikanın hem de ölüm üzerinde kurulan bir iktidar biçimi olarak nekropolitikanın kesişim noktasını oluşturuyor; böylece Mirabal Kardeşlerin faşist rejim tarafından hedef alınmasıyla Türkiye’deki güncel kadın kırım politikaları benzer tarihsel ve teorik eksende buluşuyor.
ABD’de, Latin Amerika’da, Avrupa’da olduğu gibi, Türkiye’de de otoriter sağ, milliyetçilik, ırkçılık ve ataerki ortaklığının yarattığı iklimde kadınların yaşamları, kimlikleri yeniden siyasal bir savaş alanına dönüştürülüyor. Bu öyle bir savaş ki, dünyadaki tüm sıcak çatışmalı savaşlardan daha fazla sayıda kadın (her yıl 50 binden fazla kadın ve kız çocuğu) sistematik olarak, yüzyıllardır öldürülüyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, kadın örgütlerinin hedef gösterilmesi, aile yılı tartışmaları, LGBTİ+’ların düşmanlaştırılması, kadınların yine yeniden kutsal annelik mitiyle evden/aileden ibaret kılınması, emeğin değersizleştirilmesi, bedenin “metalaştırılması”, kadın cinayetlerinde sistematik cezasızlık, medyanın ürettiği şiddet bu kırımın çoklu versiyonları olarak ortaya çıkıyor.
Kadınların bedenli oluşları hem maddi olarak yok ediliyor hem de aile, devlet, hukuk, din, sermaye gibi iktidar alanları, beden üzerinden sürekli yeniden üretiliyor. Kadınlar öldürülürken devletin, hukukun, medyanın, aile kurumunun orada olması tesadüf değil, tam da bu sebeple şiddet bireysel bir patoloji değil; sürekliliği olan, “işlevsel” ve politik bir pratik oluyor.
Kadın kırımı (femicide-feminicide)[1] tartışması da bu nedenle önemlidir. Kadın kırımı kadınların kadın oldukları için öldürülmesi ve öldürmeyi mümkün kılan devlet ve toplum mekanizmaların suç ortaklığını içerir. Salt bir suç türü değil; politik bir rejimin tasviridir. Bu ilişkiselliğin kadınların tüm varoluşuna yönelmiş sistematik bir kırım olarak adlandırılmasını bir tercih değil bir zorunluluk olarak önümüze koyar.
Kadın kırım politikaları, cinsiyetçilikten beslenir ve onun yeniden inşasının bir yoludur. Kadınların yaşamları yalnızca bedensel olarak değil, toplumsal, tarihsel ve politik olarak da sürekli bir yok sayılma sürecine maruz kalır. Tarihin çok eski dönemlerinde ve mekânlarında çeşitli aygıtlarla kendini örgütleyen bu temel ideoloji kadını “mutlak öteki” olarak kuran tahakküm sistemini yaratır. Cinsiyetlendirilmiş kimlikler, yaşamın merkezinde değil, sürekli dışında tutulur. Bu dışlama alanı aynı zamanda şiddeti süreğen kılan alandır. Öyle ki cinsiyetçiliğin kendini var etmesi, fiziksel, duygusal, psikolojik, ekonomik, cinsel şiddet gibi her türlü biçim ve araçla mümkün olur. Kadın cinayetlerinin doğrudan sistemin normali olduğunu söyleyen kadın hareketleri, kadına yönelik şiddeti düzenin dışına taşan bir istisna hali değil, bizzat düzenin üretim tarzı olarak tanımlar. Kadın öz savunma hakkından, direnme, itiraz etme hakkından, kendi ekonomisinden, siyasal karar alma ve yönetme hakkından alıkonmaya çalışılır.
Kadın kırım politikaları, dincilikten beslenir ve onun yeniden üretir. Kadın varlığını itaatkâr olarak kuran, aile içinde “üremeden ibaret bir anne” olarak konumlandıran ve bunu değişmez bir fıtrat olarak sunan bu ideoloji kendisini tanrısal buyrukla meşrulaştırır. O nedenle “namus” ve “ahlak” kavramları sistemin ve dinciliğin elinde bir şiddet aygıtına dönüşür.
Kadın kırım politikaları bilimcilikten beslenir ve onu yeniden üretir. Doğayı bir makine gibi nesneleştiren, insanı, insan olmayan tüm oluşların üstüne koyan ve insan tanımını bilen, akla sahip erkek özne olarak kuran bilimcilik; kadını, bedeni, doğayı özdeş kılarak üçüne de yönelmiş talanın dayanağını oluşturur. Kadınların bilgiyi toplumsallaştırdığı süreçlerden, agoralardan, cadı avları ile yaşam ve sağaltım alanlarından, akademilerden baskı, şiddet ve ayrımcılıkla dışlanmasının nedeni de budur.
Kadın kırım politikaları sömürgecilikten beslenir ve onun yeniden üretir. Kadının emeği, bilgisi ve ürettiklerinin sömürülmesi, talanın, ekolojik yıkımın, işgallerin, fetihlerin, katliamların ve savaşların bu sömürüden öğrenilenlerle ilerlediğini gösterir. O nedenledir ki savaşlar söz konusu kadınlar olduğunda ortada bir silah yokken bile özel ve dehşetli yürütülür. Tecavüzler, köle olarak satılmalar, cariyeleştirme bunun örnekleridir. Bosna, Ruanda, Vietnam, Bangladeş, Japonya savaşlarında, Afrika’da halklara, Amerika’da yerlilere, Aborjinlere uygulanan sömürgeciliğin tümünde bunlar öne çıkar.[2] Yine hepimizin en yakından bildiği dincilik, sömürgecilik, ırkçılığın harekete geçirdiği IŞİD çetelerinin Şengalli kadınlara, Suriye’de HTŞ ve cihatçı çetelerin Alevi ve Dürzi kadınlara karşı uyguladıkları köleleştirme, tecavüz, işkence savaş suçlarında bu görünür olmuştur.
Kadın kırım politikaları, faşizmden beslenir; milliyetçiliğin, ulus-devletin kendini yeniden üretme biçimidir. Sömürge halklara -mesela Kürtlere- yönelmiş milliyetçi, faşist saldırılar bilhassa Kürt Kadınlara özel savaş politikalarını da uygular. Devletin yasası, kolluğu, yargısı her bir yandan kadınların bedenine, duygu ve düşün dünyalarına, eylemlerine biçim verip düzenleyerek, yabancılaştırarak ve aşındırarak ince ince saldırırken; itiraz edenleri gözaltı ve tutuklamalar ile kapatarak, kaybedilmeleri, taciz ve tecavüzleri sistematik cezasızlıkla sonuçlandırarak bu sistemi üretir.
Kadın kırım politikaları kapitalist sömürüden beslenir ve onun yeniden üretir. Kadınlar ev içinde köleleştirilip bakım emeğinin asli sorumlusu haline getirilir; işgücü, nüfus, ordu ve sermayenin yeniden üretim alanı kılınır. Kendi emeklerine ve bedenlerine yabancılaşarak toplumsal, ekonomik, siyasal ve kamusal alandan uzaklaştırılır. Kadın yoksullaştırılarak ekonomiden dışlanır. Çalışma hayatında ise, eşitsizliğe, ayrımcılığa, şiddetin her biçimine ev içinde olduğu gibi çoklu bir şekilde maruz kalır. Kapitalizm bedeni metalaştırıp her bir parçasını pazar haline getirir. Güzellik endüstrisi, dijital medya, moda ve kozmetik sektörü ile bilhassa kadın bedeni üzerinden tüketim ve gösteri toplumu yaratmanın yolları oluşturulur. Kadının bu sistematik şiddetin bizzat öznesi de olabildiği mevcut politikalar öyle kaygan ve görünmezdir ki itiraz etme olanaklarını bile alıverir elinden.
Bu ideolojik temeller üzerine kurulu çoklu sistem içinde bazı hayatlar yas tutulmaya değer görülürken, bazı hayatlar hiçbir zaman tam anlamıyla yaşanmaya değer olarak tanınmaz. Bu tanınmazlık, kadın cinayetlerinin sıradanlaştırılmasının, haber bültenlerinde nesnel veri iletimi bir rutin hâline gelmesinin, hatta bazı mahkeme salonlarında tahrik indirimi, “erkekliğin” iyi hâl indirimine dönüştürülmesinin temelidir. Yargılamaların sürüncemede bırakılması, cezasızlığın faillere cesaret vermesi aslında tekil bir ihmal değil; yaşamları değersizleştiren bu politik aklın sistematik bir şiddetidir. Kadın kırımı tam da öldürmeyi mümkün kılan devlet ve ataerki ortaklığıdır.
O nedenle kadınlara yönelmiş cinsiyetçi kırımın sömürge halklara, inançlara, topluluklara, doğadaki her bir varoluşa saldırının da temel noktalarından biri olduğunu görmek gerekir. Bu ilişkisel tahakküm ideolojilerinin adının konması şiddeti de cinayetleri de kadının varoluş mücadelesini de daha açık anlamaya yardımcı olur. Kadına yönelik şiddet, bir kadın kırım politikası olarak yalnızca ataerkil kültürün değil, ulus-devletin militarist aklının, sınır politikalarının, güvenlikçi yapılarının ve hegemonik erkekliğin birleşim noktasında üretilir, onların kolektif organizasyonudur. Kadın kırım kavramı da bu yüzden yalnızca bireysel cinayetleri değil, bir halkın, bir topluluğun, bir kültürün öznesi olan kadınların sistematik olarak hedef alınmasını ifade eder. Kadınların hem bedeni, hem sözü, hem toplumsal rolü hem de politik öznelliği hedef hâline geldiğinde, artık mesele sadece kadın cinayeti değil, bir toplumsal düzenin kadınlar üzerinden yeniden inşasıdır. Kadın adına konuşan, eyleyen, yöneten, en nihayetinde de kırımdan geçiren bir erkeklik pratiği oluşmuştur.
Katmanlaşmış, tek tipleşmiş ve tahakküm ilişkilerinin esas olduğu bu anlayış bugün kadınların ve tüm ötekileştirilmiş varoluşların çoklu şiddet, baskı ve zor aygıtlarına maruz kalmasına neden oluyor. Yasalar, mahkemeler, medya, aile kurumu, dinsel iktidar yapıları, eğitim sistemi, sermaye ve güç ilişkileri aynı erkeklik rejimini yeniden üreterek kadınların yaşam alanlarını daraltıyor. Ancak…
Kadınlar tam da buradan kendilerini köle, nesne, mutlak öteki olarak kurmaya çalışan sisteme karşı yüzlerce yıldır, özneleşerek, özgürlük mücadelesi vererek, direnç göstererek itiraz ve isyan ediyor. Kadınların direnişi yalnızca erkek şiddetine karşı değil; kadın bedenini, emeğini, sözünü ve siyasal varlığını disiplin altına almaya çalışan ataerkil kapitalist devlet mantığına karşı örgütleniyor.
Kadınların konulan ve görünmezleştirilen sınırları aşması, bu ortaklığın ve sürekliliğin kırılmasına, dönüştürülmesine ve yaratıcı özgürlük pratiklerine imkân açıyor. Kadınlar her 25 Kasım’da bu organizasyonu teşhir ediyor, reddediyor ve karşısında özgürlük fikrini savunuyor. Ölenlerin adını haykırıyor, failleri teşhir ediyor, peşlerini bırakmıyor. Yalnızca cinsiyetçi mekân olan adliyeleri değil, sokakları, geceleri, yeri ve göğü dolduruyor. Çünkü kadınlar faşizmin karşısındaki en büyük tehdidin özgürlüğü yaratan kadın özneler olduğunu biliyor.
Bugün dünyanın dört bir yanında yükselen otoriter dalganın kadın kırımını kurumsallaştıran yönlerine karşı kadınlar devasa bir mücadele yürütüyor. Kadınları, LGBTİ+’ları, göçmenleri, yoksulları, çocukları, gençleri, halkları, toplumları hedef alan şiddetin ortak kaynağı olan devletin kendisini yeniden kurma arzusuna karşı kadınların özgürlüğü, bu düzenin en temel tehdidi oluyor. O yüzdendir ki, Türkiye’de Kürt Kadın Hareketi barışın öznesi, demokratik toplumun öncüsü oluyor. Rojava’da kadınlar devrim yapıyor, yaşamı örgütlüyor. Feministler tüm dünyada kesişimsel bir mücadele yürütüyor, bu kırımı durdurma iddiasını örgütlüyor. Latin Amerika’da Zapatista kadınlar, İran’da Jin, Jiyan, Azadî hareketi, Filistin’de, Hindistan’da, Suriye’de coğrafyası, inançları için mücadele eden kadınlar… tüm bu politikalara karşı dayanışma ve ittifakı deneyimliyor.
Kadınların “ölmek istemiyoruz” isyanı, bireysel bir hayatta kalma talebi yanında, erkek egemen sistemin tamamına yöneltilmiş radikal bir politik itirazdır. Kadınların şiddete, baskıya ve yok sayılmaya karşı geliştirdiği direniş, Spinoza’nın conatus[3] dediği varoluş çabasının en somut hâlidir; sistemin bu çabayı bastırma girişimlerine karşı kadınların her itirazı, kendi kudretini etkin biçimde ortaya koyan özgürleşme mücadelesidir. Varoluş çabasının aynı zamanda direnişle ilişkisini kurar. Bedensel bir canlılıktan fazlasıdır kastedilen. Tüm bir varoluşun özgürlük ve neşe içinde yeniden ve yeniden oluşudur. Kadınlar varlığı sadece savunan değil kuran, dönüştüren, eyleyen, yaratan ve farklılaşarak hakikate eşlik edendir, öyle olsundur.
Dolayısıyla ölümler ve şiddetin her biçimine yönelik kadınların var olma arzusu, özgür oluş çabası direnişten yaratılır, direnişi yaratır. Bu direniş, kadınların yalnızca kendileri için değil, toplumun tamamı için yeni bir ilişkisellik ve özgürlük zemini kurduğunu gösterir. Kadınların sürdürdüğü varoluş mücadelesi, dayanışmayla güçlenen, sınırları ve yasakları aşan etik-politik bir hatta, kolektif bir yaşamı, demokratik bir toplumu yeniden kurmanın en güçlü imkânına dönüşür.
[1] Uluslararası literatürde “femicide”ve“feminicide” kavramları birbirine yakın olsa da aynı şeyi anlatmaz. femicide kadının cinsiyeti nedeniyle erkekler tarafından öldürülmesini ifade ederken, feminicide kadınların öldürülmesini mümkün kılan devlet, hukuk, kolluk, medya ve toplumsal yapıların sistematik sorumluluğunu içeren politik kavram olarak tartışılır.
[2] https://jineoloji.eu/tr/kadin-kirimini-tanimlamak-ve-mucadele-stratejisi-gelistirmek/ (Son Erişim: 19 Kasım 2025)
[3] Conatus: Spinoza’da her varlığın kendi varoluşunu sürdürme, kendinde kalma ve kendi kudretini artırma yönündeki içkin çabasıdır.
