Kadına yönelik şiddeti önleme bürolarında görev yapmış bir savcının dahi, şiddeti önleme yükümlülüğünü içselleştirememiş olması, bir kadın hakimi silahı ile vurması ve kamuoyuna yansıyan ağır şiddet vakalarının failleri arasında yer alabilmesi; sorunun “eğitim eksikliği” ile değil, hukukun kurucu zihniyetiyle ilgili olduğunu göstermektedir. Kadına karşı şiddetle mücadelede görev alan aktörlerin dahi bu şiddetin öznesi hâline gelebildiği bir düzende, mevzuatın varlığından söz etmek tek başına anlamlı değildir
Türkiye’de hukuk düzeni, anayasal metinler ve taraf olunan uluslararası sözleşmeler düzeyinde toplumsal cinsiyet eşitliğini tanıdığını iddia etse de, bu iddianın normlar hiyerarşisi ve yargı pratiği bakımından karşılık bulduğunu söylemek mümkün değildir. Devletin kuruluşundan itibaren şekillenen erkek egemen yapı; yasaların hazırlanış biçimi, bu yasaların yorumlanması ve uygulanmasında belirleyici olan yargısal zihniyetle birleştiğinde, kadınlar açısından hukuk, çoğu zaman bir koruma mekanizması değil, eşitsizliği yeniden üreten bir aygıt hâline dönüşmektedir.
Bu çelişki en net ve gerçekçi bir biçimde, kadınlara ilişkin yürütülen her tartışmada tekrarlanan “hukuki kazanımlar” söyleminde ortaya çıkmaktadır. Türk Ceza Kanunu’ndaki düzenlemeler, 4320 ve devamında 6284 sayılı Kanun, Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu, ulusal eylem planları, eğitim programları ve hazırlanan sayısız rapor, kadınlara yönelik şiddetle mücadelede bir başarı tablosu olarak sunulmaktadır. Oysa her gün neredeyse üç kadının erkek şiddeti sonucu hayatını kaybettiği bir ülkede, mevzuatın varlığı tek başına bir “kazanım” olarak değerlendirilemez. Hukukun kâğıt üzerindeki varlığı ile kadınların gündelik yaşamda karşı karşıya kaldığı gerçeklik arasındaki keskin uçurum, bu söylemin ne denli sorunlu olduğunu açıkça göstermektedir.
Şüphesiz hala yasalar ve hatta yasa yapma tekniği kadını önceleyen biçemden uzaktır. Ancak mevcut olanın dahi uygulanmadığı bir sistem olduğu da açıktır. Bu noktada asıl tartışılması gereken, mevcut normların neden işlememekte olduğudur. Şiddete maruz kalan kadınlar neden etkin ve sürekli bir devlet korumasına erişememektedir? Kolluk, savcılık, sağlık personeli, hâkim ve savcılar —hatta bu alanda “uzmanlaşmış” birimlerde görev yapanlar— neden aynı eril refleksleri yeniden üretmektedir? Cezai yaptırımlar neden istisnai değil, sistematik biçimde haksız tahrik ve iyi hâl indirimleriyle etkisizleştirilmektedir? Bu sorulara yanıt verilmediği sürece, mevzuat yalnızca sembolik bir işlev görmeye devam edecektir.
Nitekim uygulamadaki çöküş, yalnızca bireysel ihmallerle açıklanamayacak kadar yapısaldır. Kadına yönelik şiddeti önleme bürolarında görev yapmış bir savcının dahi, şiddeti önleme yükümlülüğünü içselleştirememiş olması, bir kadın hakimi silahı ile vurması ve kamuoyuna yansıyan ağır şiddet vakalarının failleri arasında yer alabilmesi; sorunun “eğitim eksikliği” ile değil, hukukun kurucu zihniyetiyle ilgili olduğunu göstermektedir. Kadına karşı şiddetle mücadelede görev alan aktörlerin dahi bu şiddetin öznesi hâline gelebildiği bir düzende, mevzuatın varlığından söz etmek tek başına anlamlı değildir.
Bu zihniyet, hukuki düzenlemelerin içeriğinde de açıkça görülmektedir. Türk Medeni Kanunu’nun 16 ve 17 yaşındaki çocukların evlenmesine olanak tanıyan hükümleri, CEDAW başta olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle açıkça çelişmektedir. Uygulamada bu “istisnai” düzenleme, özellikle kız çocukları açısından sistematik bir hak ihlaline dönüşmektedir. Erken evlilik kararları, çocukların özgür iradesiyle değil; aile baskısı, ekonomik zorunluluklar ve ataerkil toplumsal yapı içinde alınmaktadır. Hukuk, bu noktada çocuğu koruyan değil, ihlali meşrulaştıran bir işlev görmektedir.
Benzer bir durum, şiddetle mücadelede temel araçlardan biri olan 6284 sayılı Kanun’un uygulanmasında da görülmektedir. Kanun ve ilgili yönetmelik, şiddetin belgelenmesine gerek olmadığını açıkça düzenlemesine rağmen; uygulamada darp raporu olmaksızın önleyici tedbir kararları verilmemekte, verilen kararların takibi etkin biçimde yapılmamaktadır. Mesai saatleri dışında koruyucu mekanizmalara erişimin fiilen imkânsız hâle gelmesi, şiddetin en yoğun yaşandığı anlarda hukuku işlevsiz bırakmaktadır.
Kadının hukuki özne olarak tanınmaması, yalnızca şiddet alanıyla sınırlı değildir. Kadının evlilik sonrasında kendi soyadını kullanabilmesi hâlen açık ve genel bir yasal düzenlemeye kavuşturulmamıştır. Yargı kararlarıyla sağlanan sınırlı ilerlemeler, eşitliğin kural değil istisna olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde şiddet müddeti, kadının gebe olmadığını ispat yükümlülüğü, evlat edinmede kadın aleyhine yaratılan belirsizlikler ve miras uygulamalarında fiilen aşındırılan eşitlik ilkesi; hukukun kadını hâlâ tali bir özne olarak gördüğünü ortaya koymaktadır.
Siyasal alanda da benzer bir tablo söz konusudur. Eşit temsil ilkesi yüzeysel düzenlemelerle geçiştirilmekte; kadınların siyasal karar alma süreçlerine eşit katılımını güvence altına alacak yapısal mekanizmalar bilinçli olarak kurulmamaktadır. Yerel yönetimlerde fiilen uygulanan eş başkanlık sistemi ise hukuki güvence altına alınmak bir yana, kriminalize edilmektedir.
İstanbul Sözleşmesi süreci, bu yapısal sorunun en görünür örneklerinden biridir. Opuz/Türkiye kararıyla devletin kadına yönelik şiddeti önlemedeki sorumluluğu uluslararası düzeyde tescillenmiş; ardından imzaya açılan İstanbul Sözleşmesi, kadınların yaşam hakkını merkeze alan bir dönüşüm iradesinden çok, siyasal meşruiyet aracı olarak kullanılmıştır. 6284 sayılı Kanun’un hiçbir zaman etkin biçimde uygulanmaması ve nihayetinde sözleşmeden bir gece yarısı kararıyla çekilme, iktidarın niyetinin koruma değil tasfiye olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Tüm bu örnekler, kadınlara ilişkin hukuki sorunların münferit düzenleme eksikliklerinden değil, erkek egemen hukuk düzeninin kendisinden kaynaklandığını göstermektedir. Bu nedenle mesele, yeni “kazanımlar” ilan etmek değil; mevcut mevzuat ile uygulama arasındaki yapısal çelişkileri bütünlüklü biçimde ele almak ve bu düzeni sorgulamaktır. Kadınların yaşam hakkını, eşit yurttaşlığını ve hukuki özne olma statüsünü güvence altına alacak gerçek bir dönüşüm, ancak bu yüzleşmeyle mümkün olacaktır.
