Kadın işçilerin emek sömürüsüne karşı başlattığı mücadele, aradan geçen onlarca yıla rağmen hala güncelliğini koruyor. Çünkü kadın emeğinin sömürülme biçimleri değişse de özü büyük ölçüde aynı kalmıştır. Kadın emeği hâlâ ucuz, esnek, güvencesiz ve denetim altında tutulabilir bir emek gücü olarak görülmekte; kadınlar çoğu zaman işgücü piyasasında ikincil ve eşitsiz bir konuma itilmektedir
Tarih boyunca kadınlar patriyarkal tahakküme karşı direnirken, aynı zamanda emeklerinin değersizleştirilmesine ve sömürülmesine karşı da direnmişlerdir. Bugün dünyanın pek çok yerinde kadınların karşı karşıya kaldığı eşitsizlikler, kadın emeğinin kapitalist üretim ilişkileri ile patriyarkal toplumsal düzenin kesişim noktasında nasıl konumlandırıldığını açıkça göstermektedir. Kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi, aynı zamanda emeğin özgürleşme mücadelesidir.
8 Mart 1857’de New York’ta tekstil işçisi kadınların insanca çalışma koşulları ve eşit ücret talebiyle başlattığı grev ve ardından yaşanan katliam, bu mücadelenin dönüm noktalarından biridir. Kadın işçilerin emeklerine sahip çıkarak; insanca çalışma koşulları ve eşit ücret talebiyle başlattığı mücadele aradan geçen onca yıla rağmen kararlılıkla sürüyor. Sonraki dönemlerde ise oy hakkı hareketlerinden sendikal örgütlenmelere, savaş karşıtı kadın eylemlerinden feminist grevlere kadar kadınlar yoksulluğa, cinsiyetçiliğe, ırkçılığa, militarizme yani hem patriyarkaya hem de sömürü düzenine karşı mücadele etti. Clara Zetkin’in önerisiyle 8 Mart’ın uluslararası mücadele günü ilan edilmesi, kadın emeği ile eşitlik ve özgürlük talebinin birleştiği tarihsel bir eşikti.
Bu tarihsel mücadele hattı, Türkiye’de de güçlü bir karşılık buldu. Özellikle 70’li yıllarda kadınlar, grevlerde, fabrika direnişlerinde ve mahalle örgütlenmelerinde aktif rol aldı. 80’li yıllarda ise ev içi emek, cinsiyet temelli şiddet ve gündelik hayattaki eşitsizlikler kadın mücadelesinde daha bağımsız bir politik gündem haline geldi. 90’lı yıllardan bu yana Kürt kadınlarının kesişimsel ayrımcılığa vurgu yaparak kimlik, dil hakları ile aynı zamanda savaşa, militarizme, erkek şiddetine, emek sömürüsüne ve yoksulluğa karşı başlattıkları mücadele ile birlikte Türkiye kadın hareketi güçlenerek mücadelesini sürdürüyor.
Kadın işçilerin emek sömürüsüne karşı başlattığı mücadele, aradan geçen onlarca yıla rağmen hala güncelliğini koruyor. Çünkü kadın emeğinin sömürülme biçimleri değişse de özü büyük ölçüde aynı kalmıştır. Kadın emeği hâlâ ucuz, esnek, güvencesiz ve denetim altında tutulabilir bir emek gücü olarak görülmekte; kadınlar çoğu zaman işgücü piyasasında ikincil ve eşitsiz bir konuma itilmektedir.
Oysaki, kadın emeği, doğayla ve yaşamla kurduğu ilişki ile toplumsal yaşamın temellerini inşa etmiştir. Ancak ataerkil uygarlık ile kadınlar üretici pozisyondan çıkarılmış, kadınların emekleri değersizleştirilmiş, toplumsal yaşamdan koparılmıştır. Erkekler evin geçimini sağlayan, emeği değerli görülen özne konumuna getirilirken; kadının emeği, hem ücretsiz ya da düşük ücretli işgücü olarak sömürülmüş hem de bakım ve duygusal emeği görünmez kılınmıştır. Kadının ev içindeki görünmeyen emeği de kapitalist sistemin temel aracı olmuştur. Çünkü kapitalist üretim kendisini yeniden üretecek işgücünü ancak ev içi bakım ve yeniden üretim sayesinde sürdürebilir. Kadının ücretli işgücüne katılımı ekonomik özgürlük açısından önemli olsa da öte yandan kadınlar bu alanda da ayrımcılıkla, güvencesizlikle ve düşük ücretlerle karşı karşıya kalmaktadır. Kapitalizm kadın emeğini istihdama dahil ederken bile onu cinsiyetçi, hiyerarşik ve sömürüye dayalı bir sistemin parçası haline getirmekte; bakım emeğini ise kadınların “doğal” görevi olarak tanımlamaya devam etmektedir.
Bugün tekstil atölyelerinde, çağrı merkezlerinde, kamu hizmetlerinde, tarımda, hizmet sektöründe ya da fabrikalarda çalışan milyonlarca kadın benzer sorunlarla karşı karşıyadır. Kadınlar çoğu zaman daha düşük ücret almakta, kayıt dışı ya da yarı zamanlı çalışmaya zorlanmakta, terfi süreçlerinde cam tavanlara takılmakta ve sendikal örgütlenme hakları çeşitli baskılarla engellenmektedir. Son yıllarda yaygınlaştırılan esnek çalışma modelleri, ev eksenli üretim ve taşeronlaştırma en çok kadınları etkilemektedir. Bu çalışma biçimleri çoğu zaman kadınlara bir “istihdam fırsatı ve özgürlük” olarak sunulsa da güvencesiz ve düşük ücretli bir çalışma düzenini kalıcı hale getirmektedir. Kadınların hane içinde bakımı, ev içindeki ücretsiz emeği aksatmadan istihdama dâhil edilebilmesi sağlanmaya çalışılmakta yani kadınlara ataerki ile kapitalizmin çıkarlarını kesiştiren bir çalışma alanı yaratılmaktadır. Bakım hizmetlerinin kamusal bir hak olarak örgütlenmemesi kadınların ekonomik ve toplumsal yaşama katılımını doğrudan sınırlamaktadır. Kreşlerin yetersizliği, yaşlı ve hasta bakım hizmetlerinin toplumsallaştırılmaması, kamusal olarak sunulmaması ve sosyal politikaların aile merkezli biçimde tasarlanması kadınların istihdamdan çekilmesine ya da daha düşük gelirli işlere yönelmesine yol açmaktadır. “Kamuda tasarruf” adı altında yürütülen tüm politikalar bakım krizini derinleştirmekte, bütçe planlarında neredeyse kadının adı bile geçmemektedir.
Kadınların hem ücretli emek piyasasında yer alması hem de ev içi bakım sorumluluklarını sürdürmesi beklendiğinde ortaya çıkan tablo çifte bir emek yükünü ifade etmektedir. Özellikle son dönemlerde önümüze çıkan “iş ve aile yaşamını uyumlulaştırma” politikası ile yarı zamanlı-esnek çalışma meşru hale getirilmekte, kadınlar haftanın belirli günlerinde, yarı zamanlı bir biçimde istihdama katılırken, kadınların “doğal görevi” olarak görülen bakım ve ev içi emek sürecinin de sürdürücüsü olmak zorunda kalmaktadır. Dolayısıyla kadın işsizliği artmakta, kayıt dışı çalışma yaygınlaşmakta ve düşük ücretli güvencesiz istihdam biçimleri normalleşmektedir. Özellikle göçmen ve mülteci kadınlar için kayıt dışı çalışma yaygın bir emek sömürüsü haline gelmektedir. Vergi politikaları ve sosyal güvenlik sistemleri de kadınları eşitsiz konuma itmektedir. Parçalı çalışma ve düşük prim gün sayıları emeklilik döneminde daha düşük gelir anlamına gelmekte, bu durum kadın yoksulluğunu derinleştirmektedir. Bugün dünyada giderek daha fazla dile getirilen bir gerçek açığa çıkmaktadır: yoksulluk giderek kadınlaşmaktadır.
Kadın emekçiler çalışma yaşamı içerisinde yalnızca ekonomik sömürüyle değil, aynı zamanda şiddet ve ayrımcılıkla da karşı karşıya kalmaktadır. İşyerlerinde mobbing, cinsiyetçi söylemler, taciz ve ayrımcılık ataerkil kapitalizmin kadın emeği üzerindeki iş birliğinin başka bir boyutu olarak karşımıza çıkmaktadır. İşyerlerinde kadına yönelik şiddeti önleyecek mekanizmalar oluşturulmamakta, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün işyerlerinde şiddet ve tacizin önlenmesine ilişkin 190 sayılı sözleşmesi birçok ülkede uygulanırken Türkiye’de imzalanmasına dönük bir çalışma bulunmamaktadır. Tüm bu alınmayan önlemler ise şiddeti arttırmakta ve kadınların güvenli çalışma koşullarına erişimini zorlaştırmaktadır.
Kadınların tüm bu eşitsiz çalışma koşullarına karşı örgütlenmesi ve hakları için mücadele etmesi de çeşitli baskılarla engellenmeye çalışılmaktadır. Sendikal faaliyetlere katılan kadın emekçiler işten çıkarılmakta, tehdit edilmekte ya da patronların/idarecilerin istediği sendikalara üye olmaları için baskı yapılmaktadır.
Ancak kadınların tarihi sadece baskının değil, örgütlü direnişin de tarihidir. Bugün de kadınlar emeğin değersizleştirilmesine, güvencesizleştirilmesine ve görünmezleştirilmesine karşı mücadelelerini sürdürüyor, işyerlerinde cinsiyetçi uygulamalara, mobbinge ve yönetsel keyfiliğe karşı ses çıkarıyor, sendikal mücadelede daha fazla söz ve karar hakkı talep ediyor. Kadınların sendikal mücadeleye katılımı arttıkça sendikal hareket de demokratikleşiyor ve güçleniyor.
Öyle ki kadın emeği özgürleşmeden toplum özgürleşmez. Kadınlar eşit olmadan demokrasi kurulamaz. Kadın emeğinin özgürleşmesi için, her işyerinde kreş zorunluluğunun getirilmesi; devredilemez ebeveyn izinlerinin artırılması, bakım emeğinin sadece kadınlara değil topluma ve devlete ait bir sorumluluk olarak yeniden tanımlanması gerekmektedir. Ayrıca, esnek ve güvencesiz istihdam biçimlerine son verilerek tam zamanlı-güvenceli istihdamın esas alınması; işyerinde şiddet ve tacizi önlemeye dönük yasal düzenlemelerin güçlendirilmesi, örgütlenme hakkının önündeki tüm yasal ve fiili engellerin kaldırılması kadın emeği mücadelesinin talepleri arasında yer almaktadır. Ayrıca kadınların eşit-güvenli çalışma koşullarının sağlanması, bakım emeğinin toplumsallaştırılması, cinsiyetçi iş bölümünün ortadan kaldırılması için politikalar üretilmesi gerekmektedir.
Kadın emeğinin özgürleşmesi, kadınların sadece emek piyasasında eşit haklar elde etmesi değil, patriyarkal ve kapitalist sistemin bütünlüklü biçimde sorgulanmasını da gerektirir. Rojava’da kadınların öncülüğünde geliştirilen eşit temsiliyet, kadın meclisleri ve kadın kooperatifleri gibi pratikler, kadın emeğinin özgürleşmesine dair alternatif toplumsal örgütlenme modellerinin mümkün olduğunu göstermektedir. Rojava kadın devrimi, Kadınların yaşamın her alanında özneleşmesi, bakım emeğinin toplumsallaştırılması, kadınların kolektif örgütlenmesi ve demokratik bir toplumsal yaşamın inşası açısından önemli deneyimler ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak tarihimizden aldığımız miras ve pek çok deneyimden hareketle emeğin özgürleştiği ve toplumsal yaşamın öznesi kılındığı başka bir yaşam mümkün. Öyleyse bugün kadınların emeğini görünmezleştiren, değersizleştiren ve güvencesizleştiren düzene karşı umut ve kararlılıkla mücadeleyi sürdürmek gerekiyor. Biliyoruz ki kadın özgürleştikçe toplum özgürleşir. Kadın emeği özgürleştikçe, demokratik, eşit, özgür bir toplum inşa edilir. 8 Mart, bu gerçeği bir kez daha hatırlama ve örgütlü mücadeleyi büyütme çağrısıdır. Emeğin hakları ve özgürlüğü için 8 Mart’tan 1 Mayıs’a ve her anda mücadeleye…

