Doğa üzerinde tekelci, mülkiyetçi anlayıştan uzak, ihtiyaç temelli bir üretim ve tüketim, aynı zamanda bu üretim ve tüketim sürecinin demokratik yollarla oluşturulması ekolojik yaşamın temel unsurlarındandır
Üzerinde düşünmeye, fikir üretmeye, teori geliştirmeye geç kalınmış, tam anlaşılamamış ya da “önceliğimiz mi” sorularına sıkışmış bir alanı –esasında yaşamın kendisini- savunmak çoğu zaman bizleri de zorlamaktadır. Yaşamın kendisi vurgusuyla başlamayı özellikle seçtim. Aldığımız nefesin, yaşadığımız evin/yerin, yediğimizin, içtiğimizin, toplumsal ilişkilerin de temelini oluşturan ekoloji; en birincil konulardan biridir.
Her ne kadar tali bir konu olarak görülse de özellikle son birkaç yılda deyim yerindeyse kepçe girmedik bir alan kalmayınca, iklim değişikliğini iliklerimize kadar hissediyor olunca bir anda en çok konuşulan bir konu haline geldi. Yanı başımızda kurulan bir baraj sebebiyle ektiğimiz, beslendiğimiz, beslediğimiz topraklara bir gecede gelen acele kamulaştırmalarla el konulduğunda, birkaç şirketin çıkarına emek verdiğin zeytinliğin kesilince, “kamu yararı” söylemlerinin içi boş dayatmalar olduğunu daha iyi kavradık. “Kamu yararı” söyleminin üzerine eklenen, sistem unsurlarının kendini zenginleştirmesinden başka bir şey olmayan “kalkınma” ve ikisini içererek, çevre duyarlılığı biraz daha gelişmiş olan insanlara hitap eden “sürdürülebilirlik” söylemi ile mevcut sistemin kendi fıtratındaki yıkıcı güçlerin üzerine örtülen ideolojik bir tül olduğu daha kolay görülüyor. Çünkü sonuç hep aynıdır; talan ve sömürü.
Yaşadığımız son iki yüzyıllık kapitalist modernite olarak tanımlanan bu çağ, yaşanılan tüm sorunların asıl etkenidir. Ulus-devlet, kapitalist üretim ve endüstriyalizm ayakları üzerinde yükselen kapitalist modernitenin yarattığı eşi benzeri görülmemiş yıkımların tam ortasındayız. Kendini bilimden eğitime, ekonomiden sağlığa her alana yayarak, hegemonyasını inşa eden kapitalist modernite bu süreçte toplumsal ve ekolojik düzende birçok yıkım inşa etmiş; kendini, bir krizden daha büyük kriz çıkararak var etmiştir. Kapitalizm ayağının kâr anlayışı ile sürekli genişletilmiş ve büyütülmüş üretime dayanarak süregiden, doğayı, emeği ve dolayısıyla yaşamı daha derinden sömürerek varlığını devam ettiren bu sistem, yapısal kriz yaşadıkça sömürü teknolojilerini daha spesifik bir şekilde modifiye ederek, sömürüde ve yıkımda hızına hız katarak kendini yeniden inşa eder. İdeolojik aygıtları (medyadan eğitime, dini kurumlara kadar) ile oluşturulan algı politikalarıyla bunu ya meşru zemine oturtmaya çalışır ya da yaşanılan tüm krizlerin sorumluluğunu bir başka tarafa yükler. Nüfus artışı, bireysel tüketim, ihtiyaç gibi gerekçelerle sorumluluğunu gizler.
Şüphesiz doğanın bu denli bir yıkımla karşılaştığı başka bir zaman olmamıştır. Kullandığımız suyun, yediğimiz gıdanın üretim ve tüketim süreci, yaşadığımız mekan, ihtiyacımız olan enerji tekelleştirilerek “insan faydasına” oluşturulurken, bu süreç, yarılmalar ve doğanın geri dönülemez bir biçimde tahrip edilmesi ile sonuçlanır. Doğaya yapılan her müdahale her seferinde yaşam için yeni felaketler ile sonuçlanır.
Doğa, içerisinde insanın yani toplumun da olduğu evrimsel bir süreci ifade eder. Doğa canlı cansız bütün varlıklar arasındaki çok boyutlu ilişkiler bütünüdür. Evrimsel süreç içinde bütün canlılar, başka canlılar ve cansız madde ile çok boyutlu bir alışveriş halindedir. İnsanlar da maddi yaşamlarını sürdürürken doğa ile yani canlı-cansız bütün varlık alemi ile ilişkide bulunur. Bu ilişkilerini binlerce yıl herhangi bir tür üzerinde tahakkümü olmadan, yalnızca ihtiyaca dayalı bir yaşam biçimi olarak devam ettirmiştir. “Doğal hayat”, “ilkel komünizm” “anaerkil toplum” gibi değişik adlarla anılan insan toplumunun bu evresine dair günümüzde hala bu şekilde yaşayan toplulukların özelliklerinden ve arkeolojik araştırmalardan bilgi sahibiyiz. Buna rağmen mevcut sistem tüm yaşayışın bugünden ibaret olduğunu, ya da bu işleyiş olmazsa felaket olacağını empoze etmeye çalışır. İnsanlık, son iki asırdır ulus-devlet ve endüstriyalizm eliyle ne kadar kar o kadar kalkınma/büyüme/refah anlayışıyla doğanın her bir unsurunun derinlemesine sömürüsünün gerekliği anlayışına hapsoldu.
Kapitalist modernitenin yarattığı “ikinci doğa”da türlerin yok oluşunun hızlandığı ve biyoçeşitliliğin hızla azaldığı, salgın hastalıkların görülme sıklığının ve etkisinin arttığı, hava, su ve gıda kirliliğinin ayyuka çıktığı, kanserleşen şehirler, okyanuslardaki çöp kıtaları, iklim değişikliği, kuraklıklar ile küresel olarak yaşam tehlike altında. Yaşanılan her felakette doğanın sinyal verdiği her açıdan görülüyor ve konuşuluyor.
Türkiye ve Kürdistan özelinde mevcut iktidarın son yirmi yıllık süreci de yıkım, talan ve sömürünün geometrik olarak arttığı bir dönem oldu. Yalnızca kâr odaklı ekonomi politikaları değil aynı zamanda savaşı da içerisinde barındıran bu dönemde, hukuki, idari, askeri olarak bütün sistem doğanın ve emeğin kuralsız, sınırsız sömürüsünü sağlayacak şekilde reorganize edildi. Bu dönem savaşın da kuralsızlaştırıldığı bir dönemdir. Bu dönemde, enerji, turizm, madencilik, ulaşım ve inşaat sektörlerinin başat rol oynadığı bir kalkınma planı doğrultusunda Türkiye ve Kürdistan kırsalı, ormanları, vadileri, mera ve yaylaları, tarım arazileri birer şantiye alanına dönüştürülerek yaygın ve derin bir ekolojik yıkım tablosu yaratıldı. Kentlerde “kentsel dönüşüm” adı altında geliştirilen projelerle yaratılan inşaat dalgası kentleri beton çölüne çevirirken, bu inşaat furyasının gereksindiği hammadde ve emek gücü için de kırsal alanlarda madencilik furyası ve mülksüzleştirme yoluyla göç ettirilenlerin organize sanayi bölgelerinde, madenlerde, inşaatlarda işçileştirilmesi furyası ile sağlandı.
Kürdistan’da gelişen sömürü biçimleri de kaynağını ulus-devletin zihniyetinden alır. Ulus-devletin bir toplumu dil, din, bayrak, milli duygular gibi araçlarla kategorileştirerek doğaya ve yaşamın bütünlüğüne aykırı bir şekilde tahakküm altına alması kendi varlık gerekçesidir. Ekolojik talan da bu anlayışın bir varoluş biçimidir. Sürdürülen savaşın temeli olan yüzyıllık inkâr ve imha politikalarını, günümüzde ekolojik yıkımlarla gerçekleştirmeye çalışır. Coğrafyanın/mekânın yok edilişi, kültürün, dilin, toplumsal değerlerin de yok edilişini amaçlayan topyekûn bir savaş pratiğidir.
Kapitalist modernitenin yaşamın her alanını ve anını sömüren ve sömürülen etrafında şekillendirmesine, tıpkı insanın temel hak mücadelelerinde olduğu gibi bir karşı çıkış söz konusudur. Yeterli olmasa da “ekoloji mücadelesi” son yılların yükselen mücadele alanı haline gelmiştir. Kapitalist sınıfların tekelinde yürüyen kırımlara karşı tepkiselliğin yarattığı örgütlenmeler gelişiyor ve hızla büyüyor. Bu çoğu zaman farklı farklı düşünceleri içerisinde barındıran “köyümüzde, kentimizde baraj, maden ocağı, termik santral istemiyoruz” diyen insanların bir araya gelişi, ortak çatısı oluyor. Nitekim halk mücadelesi zaman zaman bu yıkımı durdurmaya yetiyor. Proje durduruluyor, mücadele ve ortak bir araya geliş bununla birlikte çoğu zaman sönümleniyor. Oysa mücadele edilen şey, lokal ölçekli bir yıkımı geçici olarak durdurma/geciktirmenin ötesinde bir sonuç yaratmıyor. Ekoloji salt çevre savunuculuğundan öte bir yerde ele alınması gereken bir mücadeledir, aslında bir ideoloji, bir paradigmadır.
Bugün gelinen noktada tekelleşen endüstri, azami kar hırsı ile gerçekleşen talanlar silsilesi, antidemokratik uygulamalar, cinsiyetçilik ve insan merkezci anlayış ile; emeğe, topluma ve doğaya yabancılaşma, kapitalist modernitenin çarkına daha fazla çekilmeye sebep olmaktadır. Uygarlık tarihi ile başlayan tahakkümcü dolayısıyla baskıcı ve iktidarcı anlayış; doğayı ve toplumu “insan kaynakları” ve “doğal kaynaklar” olarak tüketmektedir. Abdullah Öcalan tarafından yüzyılımızın kapitalist modernitesine karşı geliştirilen Demokratik Modernite paradigması, ataerkil sisteme, toplumsal eşitsizliğe ve çevre tahribatına karşı bir alternatif çözüm sunmaktadır. Kapitalist modernitenin sacayakları olan kapitalist üretim, endüstriyalizm ve ulus-devlet sacayaklarına karşı; ahlaki-politik toplum, ekolojik endüstri, demokratik konfederalist toplumu, yaşamın özü ve geleceği açısından çözüm olarak görür. Aynı zamanda tüm bunlar hayata geçirilirken ekolojik, demokratik ve kadın özgürlükçü bir paradigma etrafında şekillenmenin gerekliliğini ortaya koyar. Savaşın yoğun olarak yaşandığı, baskıcı ve otoriter ulus-devletler etrafında şekillenen Orta Doğu için önerilen bu alternatif model, tüm halklar için de bir kurtuluş yolu olarak görülmektedir.
Demokratik modernitenin yeni bir icat olmadığı, toplumun özünü oluşturan değerlerin tarihin gizli sayfalarında yok edilmek istendiğinin altı çizilerek, demokratik ve özgür toplum inşasının pratiklerini de ortaya çıkarır. Toplumun kökenini oluşturan değerlerin demokratik, tahakkümün olmadığı aynı zamanda doğadaki diğer varlıklar ile dayanışma temelinde şekillendiği bir yaşamı referans alır. Günümüz koşullarında, demokrasinin her alanda işlerlik kazanması için oluşturulacak benzer örgütlenmeler yeni yaşam inşasının adımlarından olacaktır.
Sistemin merkeziyetçi, tektipleştirici, sömürücü etkilerini yok etmek/en aza indirgemenin de bir yöntemi olarak; meclislerin ve komünlerin yaşamın her alanına yayılarak, bunu da ekolojik, demokratik, kadın özgürlükçü paradigma ile işleyerek; toplum-doğa ilişkisi yeniden yaratılabilir. Doğa üzerinde tekelci, mülkiyetçi anlayıştan uzak, ihtiyaç temelli bir üretim ve tüketim, aynı zamanda bu üretim ve tüketim sürecinin demokratik yollarla oluşturulması ekolojik yaşamın temel unsurlarındandır. Bu yaşamın bir diğer unsuru da merkezi alınan kararlar ile sermayeyi besleyen değil, yerelin kendi ihtiyaçları ve yerelin kendi özgün kültürleri ve yaşayışlarına göre alınacak kararlardır.
Yüz yüze, çoğulcu, eşit temsiliyet, hiyerarşik olmayan zihni temelde gelişen meclisleşme aynı zamanda doğanın bir parçası olan toplumun mevcut sorunlarının da çözümünü oluşturur. Zihinlerde başlayan bu sürecin örgütlenme ayağında yaşamın her alanında oluşturulacak meclis, komün, kooperatif yolu ile kapitalizmin yok edici etkilerinden kurtulmak mümkündür. Demokrasinin işlerlik kazandığı bu süreçte yüz yüze, ekolojik yaşamı önceleyen ihtiyaç temelli alınacak kararlar, yaşamın devamlılığı için gereklilikken aynı zamanda -ayrışan ve ötekinin olmadığı- toplumsal ilişkiler içinde güçlü bir yapı olacaktır.
Özgür toplum-özgür doğa ideasına ulaşmak için pratik adımların atılması. Tahakküm normlarının lağvedilerek, sınıfsız ve bir cinsin diğer bir cins üzerindeki tasarrufundan ve iktidar anlayışından koparak, yıkıcı, baskıcı, cinsiyetçi sisteme karşı tüm mücadele alanlarına paralel yürüyecek bir şekilde ekoloji mücadelesi de örgütlülük ve hep beraberlik ister. Demokrasiyi savunurken ekolojiyi, kadın özgürlüğünü savunurken bir yandan barışı konuşmalı ve mücadelesini vermeliyiz.
Barışın bu kadar yüksek sesle dile getirildiği bu günlerde, yalnızca çatışmaların bitmesi ve insanlık üzerindeki baskının son bulması değil aynı zamanda türler ve cinsler arasında tam ve kesintisiz bir barışın sağlanması da gerekli ve acildir.