Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Canavarlar Zamanında Kadın ve Çocuk Olmak

Gülizar İpek Gülizar İpek
29 Mart 2026
Yazı
0
Canavarlar Zamanında Kadın ve Çocuk Olmak
0
SHARES
6
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Son yıllarda çocukların bulunduğu bazı kurslar, yurtlar ve dini yapılanmalar üzerine yürütülen tartışmalar, bu sorunun ne kadar ciddi olduğunu göstermektedir. Bu alanların etkili biçimde denetlenmemesi, çocukların güvenliğini ciddi biçimde tehlikeye atmaktadır. Kapalı cemaat ve tarikat ilişkileri içinde ortaya çıkan istismar vakalarının çoğu zaman görünmez hâle gelmesi ya da üzerinin örtülmesi, yalnızca bireysel suçları değil; aynı zamanda kurumsal sorumlulukları da gündeme getirmektedir

Antonio Gramsci’nin “eski dünyanın ölmekte olduğu ve yenisinin henüz doğamadığı zamanlarda canavarların ortaya çıktığı” tespiti, bugün yaşadığımız toplumsal gerçekliği açıklamak için ürkütücü derecede günceldir. Kadın cinayetleri, cinsel şiddet ve çocuk istismarı haberleri artık istisnai olaylar olmaktan çıkmış; toplumsal hayatın neredeyse gündelik gerçekliğine dönüşmüştür. Bir toplumun her gün kadınların ve çocukların maruz kaldığı şiddetle yüzleşmek zorunda kalması, yalnızca bireysel suçların artışını değil, aynı zamanda derin bir toplumsal ve kurumsal krizi de ortaya koymaktadır.

Bu nedenle, içinde bulunduğumuz dönemi yalnızca bireysel suçların arttığı bir dönem olarak değil, aynı zamanda yapısal bir toplumsal krizin derinleştiği bir zaman olarak değerlendirmek gerekir. Kapitalist sistemin yarattığı eşitsizlikler, savaş politikaları, otoriterleşme ve patriyarkal iktidar ilişkileri birbirini besleyerek toplumsal şiddetin yeniden üretildiği bir zemin yaratmaktadır. Gramsci’nin “canavarlar zamanı” olarak tanımladığı bu tarihsel eşik, eski düzenin çözülmeye başladığı ancak yerine daha adil ve eşitlikçi bir toplumsal düzenin henüz kurulamadığı kriz anlarını ifade eder. Tam da bu tür dönemlerde şiddet, otoriterlik ve toplumsal eşitsizlikler daha görünür hâle gelir.

Kadınlara ve çocuklara yönelen şiddetin bu kadar yaygınlaşması da bu kriz ortamının en çarpıcı göstergelerinden biridir. Kadınlara yönelen şiddet çoğu zaman bireysel suçlar olarak açıklanır. Oysa toplumsal cinsiyet çalışmaları uzun zamandır bu şiddetin bireysel değil, yapısal bir karakter taşıdığını göstermektedir. Simone de Beauvoir’ın vurguladığı gibi, kadınlık biyolojik bir kader değil; tarihsel ve toplumsal ilişkiler içinde kurulan bir konumdur. Kadınların bedenleri üzerinde denetim kurulması ve yaşamlarının belirli sınırlar içine hapsedilmesi, patriyarkal düzenin en temel araçlarından biridir.

Judith Butler ise bazı hayatların toplum tarafından daha “yas tutulabilir” kabul edilirken bazılarının değersizleştirildiğini belirtir. Kadınların ve çocukların maruz kaldığı şiddetin çoğu zaman hızla unutulması ya da sıradanlaştırılması, tam da bu değersizleştirme mekanizmasının bir sonucudur.

Fatmanur Çelik ve küçük kızı İkra’nın yaşadıkları, bu yapısal sorunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Yıllarca yardım isteyen bir annenin korunamaması ve küçük bir çocuğun öz babası tarafından sistematik biçimde cinsel istismara maruz kalmasına rağmen failin uzun süre korunabilmesi, tek bir gün dahi gözaltına alınmaması ve meclise sunulan raporlardan isminin çıkarılması yalnızca bireysel bir suç hikâyesi değildir. Bu olay, aynı zamanda kurumsal ihmalin, toplumsal sessizliğin ve cezasızlık kültürünün birleştiği bir tabloyu ortaya koymaktadır.

Fatmanur Çelik yaşadığı cinsel şiddeti anlatırken şu sözleri dile getirmiştir:

“Bana tecavüz etti ama sanki suçlu benmişim gibi davranıldı. Beni zorla onunla evlendirdiler.”

Bu cümle yalnızca bireysel bir acının ifadesi değildir; aynı zamanda patriyarkal toplumlarda şiddete maruz kalan kadınların nasıl suçlu konumuna itildiğinin açık bir göstergesidir. Şiddete uğrayan kadın korunmaz; aksine yaşadığı şiddetin sorumluluğu kadının omuzlarına yüklenir.

Bugün Mardin’in Derik ilçesinde yaşanan olay da bu düzenin hâlâ nasıl işlediğini göstermektedir. Bir kadın kaçırılmış, cinsel şiddete maruz bırakılmış ve ardından tehdit edilerek kendisine tecavüz eden erkekle evlenmeye zorlanmıştır. Ancak bu durum yalnızca Derik’e özgü bir vaka değildir. Türkiye’nin farklı bölgelerinde de benzer örneklerle karşılaşılmaktadır. Kadınların maruz kaldığı cinsel şiddetin “aile meselesi”, “namus” ya da “meseleyi kapatma” gerekçeleriyle görünmez kılındığı; failin cezalandırılması yerine kadının susmaya zorlandığı birçok olay yaşanmaktadır. Bu nedenle Derik’te yaşananlar, tekil bir olay olarak değil; kadınların yaşam hakkını tehdit eden daha geniş bir toplumsal sorunun parçası olarak değerlendirilmelidir.

Bir kadının kendisine tecavüz eden erkekle evlenmeye zorlanması kadın için ölümdür; yaşasa bile her gün yeniden ölmek zorunda bırakılmasıdır. Kadın hayatta kalır fakat özgürlüğünü ve geleceğini kaybeder. Bu nedenle birçok araştırmada zorla evlendirme, kadının fiziksel olarak yaşamaya devam ettiği fakat iradesinin ortadan kaldırıldığı bir “sosyal ölüm” biçimi olarak tanımlanmaktadır. Yani kadını diri diri gömmek…

Fatmanur ve İkra’nın hikâyesi aynı zamanda çocukların korunmasına ilişkin mekanizmaların ne kadar yetersiz olduğunu da göstermektedir. Bir çocuğun öz babası tarafından cinsel istismara uğraması ve buna rağmen failin uzun süre korunabilmesi, yalnızca aile içi bir şiddet vakası değildir. Bu durum aynı zamanda kurumsal ihmali ve cezasızlık kültürünü de görünür kılmaktadır. Fatmanur’un adalet nöbetinde söylediği “Biz öldükten sonra gelen adalet adalet değildir” sözleri, kadınların ve çocukların korunamadığı bir sistemde adalet mekanizmalarının ne kadar geç ve yetersiz işlediğini acı biçimde ortaya koymaktadır. Bugün ne yazık ki hem İkra hem de Fatmanur artık aramızda değildir.

Bu aynı zamanda tarikat ve cemaat ağlarıyla iç içe geçmiş bazı kapalı sosyal yapılarda ortaya çıkan denetimsizlik sorununu da görünür hâle getirmektedir. Son yıllarda çocukların bulunduğu bazı kurslar, yurtlar ve dini yapılanmalar üzerine yürütülen tartışmalar, bu sorunun ne kadar ciddi olduğunu göstermektedir. Bu alanların etkili biçimde denetlenmemesi, çocukların güvenliğini ciddi biçimde tehlikeye atmaktadır. Kapalı cemaat ve tarikat ilişkileri içinde ortaya çıkan istismar vakalarının çoğu zaman görünmez hâle gelmesi ya da üzerinin örtülmesi, yalnızca bireysel suçları değil; aynı zamanda kurumsal sorumlulukları da gündeme getirmektedir.

Bu noktada ortaya çıkan tablo, yalnızca devletin kadınların ve çocukların yaşam hakkını güvence altına alma görevini yerine getirmediğini değil; aynı zamanda kadınların yıllar süren mücadeleyle kazandığı haklara yönelik açık bir saldırı sürecinin yaşandığını göstermektedir. Her gün kadınların katledildiği, cinsel şiddetin ve çocuk istismarının yaygınlaştığı bir ortamda uluslararası sözleşmelerin ve mevcut yasal düzenlemelerin uygulanmaması basit bir ihmal olarak açıklanamaz. Aksine bu durum, kadınların yaşam hakkını güvence altına alan mekanizmaların sistematik biçimde zayıflatıldığını göstermektedir. Kadınların kazanılmış haklarının tartışmaya açılması ve uygulanmasının fiilen engellenmesi, kadınların yaşamını değersizleştiren bir düzenin sürdürülmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle kadınlara yönelik şiddet yalnızca bireysel suçların toplamı değil; aynı zamanda kadınların yaşam hakkını hedef alan yapısal bir toplumsal ve siyasal sorundur.

Bu noktada, çocukları ve kadınları korumakla yükümlü olan devlet kurumlarının rolünü de sorgulamak gerekir. Özellikle Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın, çocuk istismarı ve aile içi şiddet vakalarında nasıl bir koruma mekanizması işlettiği ciddi biçimde tartışılmalıdır. Çocukların güvenliği yalnızca ailelerin sorumluluğuna bırakılamaz. Devletin en temel görevlerinden biri, çocukların fiziksel ve psikolojik bütünlüğünü korumaktır. Fakat gördüğümüz gibi, kadınlar ve çocuklara yönelik düzenlemeler yapılması gerekirken, bu bakanlığın hiçbir şey yapmadığı anlaşılmaktadır. Yapılsaydı, her gün bu kadar kadın katledilmez, çocuklar cinsel istismara maruz kalmazdı. Şu an yaşadığımız süreçte var olan yasalar dahi uygulanmıyor ya da kadınları her türlü şiddetten koruyan anlaşmalardan çıkılıyor.

Türkiye’de kadınları korumaya yönelik en önemli yasal düzenlemelerden biri olan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Kanunu, şiddete maruz kalan kadınların korunması açısından kritik önemdedir. Bununla birlikte uluslararası bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi, devletlere şiddeti önleme, mağdurları koruma ve failleri cezalandırma konusunda kapsamlı sorumluluklar yüklemekteydi. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, kadınların korunmasına yönelik politikaların zayıfladığı yönünde güçlü bir tartışma yaratmış ve cezasızlık kültürünün derinleşmesine neden olmuştur.

Kadınlara ve çocuklara yönelen bu şiddet biçimleri yalnızca güncel politikalarla açıklanamaz. Bu şiddet, aynı zamanda tarihsel olarak kök salmış bir patriyarkal düzenin devamıdır. Abdullah Öcalan’ın “kastîk katil sistemi” olarak adlandırdığı yapı, kadınların toplumsal yaşamdan sistematik biçimde dışlanmasını ve erkek egemenliğinin kurumsallaşmasını ifade eder. Bu sistem yalnızca kadınların bedenlerini değil; kadınların dilini, bilgisini ve toplumsal kurucu rolünü de hedef alır.

Oysa insanlık tarihinin ilksel dönemlerinde toplumsal yaşamın örgütlenmesinde kadınların belirleyici bir rol oynadığı bilinmektedir. Yaşamın yeniden üretimi, toplumsal ilişkilerin kurulması ve ekonomik faaliyetlerin örgütlenmesi büyük ölçüde kadınların emeği üzerinden şekillenmiştir. Kadının bu kurucu rolü tarihsel süreç içinde bastırılmış, görünmez kılınmış ve kadınlar kamusal yaşamdan dışlanarak dilsizleştirilmeye çalışılmıştır.

Bu nedenle kadınlara yönelen şiddet yalnızca bireysel suçlarla açıklanamaz. Bu şiddet, kadınların tarihsel olarak bastırılması üzerine kurulu bir iktidar sisteminin devamıdır. Kadınların tarih boyunca maruz kaldığı bu sistematik şiddet karşısında kadın hareketleri yalnızca hak talep eden değil; aynı zamanda yeni bir yaşam biçimi kurmayı hedefleyen mücadeleler geliştirmiştir. Bu noktada kadınların öz örgütlenmesi ve özsavunması hayati bir önem taşımaktadır. Özsavunma yalnızca fiziksel bir savunma biçimi değildir; kadınların kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olması, şiddet karşısında kolektif dayanışma ağları kurması ve kendi karar mekanizmalarını oluşturması anlamına gelir.

Kadınların kurduğu komünler, meclisler ve dayanışma ağları yalnızca bireysel güvenliği sağlamaya yönelik yapılar değil; aynı zamanda patriyarkal düzenin yarattığı sessizlik ve cezasızlık kültürünü kıran toplumsal örgütlenme biçimleridir. Kadınların kolektif örgütlenmesi güçlendikçe, şiddetin görünmez kılındığı yapılar çözülmeye başlar. Çünkü kadınların ortak iradesi ortaya çıktığında hem toplumsal sessizlik hem de kurumsal ihmal daha görünür hâle gelir.

Bu nedenle kadın özgürlük mücadelesi yalnızca bir hak talebi değil; aynı zamanda kadınların kendi yaşamlarını savunma ve yeniden kurma iradesinin de ifadesidir.

Tam da bu nedenle 8 Mart, yalnızca sembolik bir anma günü değil; kadınların eşitlik, özgürlük ve şiddetsiz bir yaşam talebini görünür kıldığı tarihsel bir mücadele günüdür. Kadınların yüzyıllardır sürdürdüğü mücadele, bugün elde edilen birçok hukuki ve toplumsal kazanımın temelini oluşturmuştur.

Toplumsal şiddetin bu kadar yaygınlaştığı bir dönemde yeniden düşünülmesi gereken temel meselelerden biri, ahlaki ve politik toplumun yeniden inşasıdır. Ahlaki ve politik toplum yalnızca hukuki kuralların varlığıyla değil; toplumun kendi yaşamını etik sorumluluk temelinde örgütleyebilmesiyle mümkündür.

Bu toplum biçiminin kurucu öznesi ise tarihsel olarak yaşamı üreten, toplumsal ilişkileri kuran ve dayanışma ağlarını örgütleyen kadınlardır. Kadınların özgürleşmesi yalnızca kadınların değil, toplumun tamamının özgürleşmesinin ön koşuludur.

Fatmanur ve İkra’nın yaşadıkları bize çok açık bir gerçeği hatırlatmaktadır: Kadınların ve çocukların yaşam hakkının güvence altına alınamadığı bir düzen yalnızca bireyleri değil, toplumun tamamını kırılgan hâle getirir. Kadınların yaşamı değersizleştirildiğinde toplum da kendi ahlaki temelini kaybeder. Bu nedenle mesele yalnızca bireysel suçların cezalandırılması değildir; mesele kadınların ve çocukların yaşamını değersizleştiren toplumsal düzenle yüzleşebilme cesaretidir.

Kadınların özgürlüğü yalnızca kadınların meselesi değildir; aynı zamanda demokratik, adil ve ahlaki bir toplumun kurulmasının temel koşuludur. Tarih boyunca yaşamı üreten, toplumsal dayanışmayı kuran ve ortak yaşamı örgütleyen kadınlar olmuştur. Kadının iradesinin bastırıldığı bir toplum yalnızca kadınları değil, kendi geleceğini de karartır. Bu nedenle kadınların özgürleşmesi, şiddetin ve sömürünün meşrulaştırıldığı bu düzenin aşılması için yalnızca bir hak talebi değil; aynı zamanda yeni ve özgür bir toplumsal yaşamın kurulmasının da en temel imkânıdır. Kadınların öz örgütlenmesi, özsavunması ve komünal dayanışması güçlendikçe, şiddetin ve cezasızlığın hüküm sürdüğü bu düzen de sarsılacaktır. Kadınların ve çocukların yaşam hakkının güvence altına alınamadığı bir toplumda yalnızca bireyler değil, toplumun kendisi de güvenliğini, adaletini ve ahlaki meşruiyetini kaybeder.

Etiketler: Çocuk haklarıFatmanur ÇelikKadın haklarıKadın MücadelesiKadına yönelik şiddetSayı 161
Önceki İçerik

Bir Takvim Yaprağında Gerçekliğimiz: Garibe’nin Tarihe Notu

Sonraki İçerik

Mülkiyetin İlk Kurbanı, Özgürlüğün Öznesi Kadın

Sonraki İçerik
Mülkiyetin İlk Kurbanı, Özgürlüğün Öznesi Kadın

Mülkiyetin İlk Kurbanı, Özgürlüğün Öznesi Kadın

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.