Zekiye, Rehşan, Ronahî, Berivan ve Sema… Onların hikâyeleri bireysel değil, tarihsel birer metindir. Her biri, içinde yaşadıkları dönemin suskunluğunu delmek için ateşi seçti
Bazen tarih konuşmayı yasaklar. Bazen meydanlar kapatılır, sözler bastırılır, bedenler denetlenir. Peki bir kadın hangi tarihsel eşiğe geldiğinde, sahip olduğu son şeyi, kendi bedenini ateşe vererek konuşmayı seçer?
Bu soru, bastırılmış hafızaların, inkâr edilmiş kimliklerin ve kuşatılmış hayatların ortak tarihine açılır. Bir kadın ateşi seçtiğinde, aslında bize şunu sorar: Bir toplum kadınların sözünü hangi noktaya kadar bastırabilir? Ve bir kadın ne zaman kendi bedenini tarihe yazılmış bir cümleye dönüştürür? Belki de Newroz’un en güçlü anlamı burada saklıdır. Ateş yalnızca karanlığı dağıtmaz. Aynı zamanda sessizliği de yakar. Bedenini ateşe veren kadın, ölümü seçen değil; yaşadığı dünyanın suskunluğunu parçalayan bir anlam kurucudur. Çünkü bazı tarihsel koşullarda konuşmak yasaktır, yazmak tehlikelidir, görünmek bile suç sayılır. İşte o anlarda beden, son sığınak olmaktan çıkar; son sözün kendisine dönüşür. Ateş, yalnızca yok eden değil, aynı zamanda görünür kılan bir dile evrilir. Newroz’un tam da bu eşiğe denk düşmesi tesadüf değildir. Ateşin etrafında kurulan o kadim hafıza, yalnızca bir bayramın değil; direnişin, yeniden doğuşun ve inkâra karşı var olmanın ritüelidir. Bu yüzden bazı kadınlar için ateş tarihsel bir çağrının yanıtıdır. Küllerinden doğmayı simgeleyen bir halkın içinde, bazı bedenler gerçekten yanarak konuşur.
Zekiye, Rehşan, Ronahî, Berivan ve Sema… Onların hikâyeleri bireysel değil, tarihsel birer metindir. Her biri, içinde yaşadıkları dönemin suskunluğunu delmek için ateşi seçti.
Bu tercih, anlaşılması zor bir fedakârlık değil; aksine, içinde bulunulan koşulların sertliğini ve başka hiçbir yol bırakılmamışlığın ağırlığını gösterir. Onların bedenleri, yalnızca birer kayıp değil; birer tanıklık, birer hafıza mekânıdır. Bir kadının bedenini ateşe vermesinin ne anlama geldiğini, hangi tarihsel zorunluluklardan doğduğunu ve neden özellikle Newroz’un ateşiyle kesiştiğini anlamaya çalışacağız. Çünkü bu hikâyeler yalnızca geçmişe ait değildir; hâlâ sorulması gereken soruların, hâlâ yanıt bekleyen acıların içinden konuşmaktadır. Bu nedenle mesele, yalnızca bir eylemi anlamaya çalışmak değil; o eylemi mümkün kılan sessizlikleri, zorunlulukları ve kuşatılmışlık hâllerini açığa çıkarmaktır.
Bir Kadının Son Değil, İlk Sözü: Zekiye
1980’lerin sonu, sokakların yalnızca mekân değil, direnişin dili olduğu yıllardır.
Kadınların, gençlerin, annelerin bedenleriyle kurduğu o direniş hattı, Zekiye’nin iç dünyasında derin bir sarsıntı yaratır. Artık gördüğü hiçbir şey “uzakta” değildir. Kadınlara yapılan işkenceleri anlatırken aslında yalnızca bir olayı değil, bir sistemin kadın bedeni üzerindeki tahakkümünü dile getirir. Zekiye için geri dönülmez bir eşiğe işaret eder. Çünkü kadın olmak, burada yalnızca tanık olmak değil; doğrudan hedef olmak demektir. Ve tam da bu yüzden onun hikâyesi yalnızca politik değil; derin bir kadınlık deneyimidir.
Zekiye’nin dönüşümü bir anda değil; katman katman gerçekleşir. Önce görür, sonra anlamaya çalışır, ardından sorgular. Ama en sonunda, sadece bilmenin yetmediği bir noktaya gelir. Çünkü bazı gerçekler vardır ki, onları gördükten sonra aynı hayatı sürdürmek mümkün değildir. Zekiye için de tam olarak böyle olur. Artık yalnızca izleyen değil; müdahale eden bir kadına dönüşür.
Newroz’la kurduğu ilişki de bu dönüşümün en çarpıcı ifadesidir. 1989’da cebindeki kâğıtları yakarken, aslında yalnızca küçük bir ateş yakmaz; kendi içindeki eşiği geçer. “Kendi Newroz’umu kutluyorum” derken, kolektif bir hafızayı kişisel bir karara dönüştürür. O an, ateş onun için bir sembol olmaktan çıkar; bir dile, bir varoluş biçimine dönüşür. 1990’a gelindiğinde ise artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Baskı yoğunlaşmış, sesler bastırılmış, Newroz yasaklanmıştır. Ama tam da böyle zamanlarda bazı kadınlar, kendilerine dayatılan sessizliği kabul etmez. Zekiye’nin “Ateş sadece çalı çırpıyla değil, insan bedeniyle de yanar” sözü, bir kararlılığın ifadesidir. Bu, elinden alınan tüm sözlerin yerine yeni bir söz kurma iradesidir. 21 Mart günü bedenini ateşe verdiğinde, Zekiye yalnızca bir eylem gerçekleştirmez. Kadın bedeninin pasif, korunması gereken, geri çekilmesi gereken bir alan olduğu fikrini parçalar. Kendi bedenini, tarihin en sert sözlerinden birine dönüştürür. Onun ardından kadınlar daha görünür olur, daha çok konuşur, daha çok meydanlara çıkar. Bugün Zekiye’ye baktığımızda, bir “fedakârlık” hikâyesi değil; bir kadının kendi çağının sınırlarını nasıl zorladığını görürüz. Onun yaptığı, suskunluğun içinden bir ses yaratmaktır. Ve o ses hâlâ yanmaya devam eder.
Bazı sorular vardır; cevabı verilmediğinde insanın içinde büyür, ağırlaşır ve sonunda bir hayata sığmaz hâle gelir. Rahşan’ın hikâyesi, tam da böyle bir sorunun içinden doğar: “Biz niye bir şey yapmıyoruz?”…
Rahşan Demirel, daha çocuk yaşta yerinden edilmiş bir hayatın içine doğar. İzmir’de büyür ama hafızası, ailesinin taşıdığı memleketle birlikte şekillenir. Evde anlatılanlar, gidip gelinen Nisêbîn, yaşananlar ve susulanlar… Tüm bunlar onun kimliğini erken yaşta kurar. 1990’ların başı, yalnızca bir coğrafyada değil, genç zihinlerde de kırılmaların yaşandığı bir dönemdir. Cizîr’de, Nisêbîn’de, Şirnex’te yaşananlar; Newroz alanlarında açılan ateşler, bastırılan kalabalıklar, öldürülen insanlar… Rahşan bunları uzaktan izleyen biri değildir. İzmir’de olsa da yüreği o meydanlarda atar. Çünkü kimlik yalnızca yaşadığın yerle değil; ait hissettiğin acıyla da kurulur. Ama asıl kırılma, tanıklığın artık taşınamaz hâle geldiği yerde yaşanır. Cizîr’de yaşanan katliamlar, Nisêbîn’deki baskılar, öldürülen insanlar… Bunlar onun içinde yalnızca bir öfke değil; bir zorunluluk duygusu yaratır. Annesine sorduğu o soru, aslında kendisine yönelttiği bir çağrıdır. Çünkü bazı anlarda insan, başkalarının sessizliğini değil; kendi suskunluğunu taşıyamaz. 1992 Newroz’u, işte bu içsel birikimin dışa vurulduğu andır. Yasakların, tehditlerin, ölümlerin gölgesinde kurulan o ateş, Rahşan için bir seyir değil; bir çağrıdır. Ertesi gün Kadifekale’ye çıkarken yanında taşıdığı not, bir vedadan çok bir ilan gibidir. “Ben kendimi Newroz yapıyorum” derken, kendi bedenini bir sembole, bir söze dönüştürdüğünü açıkça ifade eder. Rahşan kendisine dayatılan sessizliği kabul etmemiştir. Bugün Rahşan’ı düşündüğümüzde, aklımızda kalan yalnızca ateş değil; o ateşi doğuran sorudur. Ve belki de en çok bu yüzden, onun hikâyesi bitmez. Çünkü o soru hâlâ oradadır:
“Biz, ne zaman ve nasıl cevap olacağız?”
Zekiye’nin ateşiyle açılan eşik, Rahşan’ın bedeninde başka bir biçimde devam eder. Biri 25 yaşında, diğeri henüz 17… Onları birbirine bağlayan şey tam da bu mesafenin içinden geçen ortak histir: suskunluğun artık taşınamaz oluşu. Zekiye ateşiyle bir kapı aralamıştı; Rahşan ise o kapıdan giren, o sözün devamını kuran genç bir kadın oldu. Zekiye’nin “ateş bir söz olabilir” diyerek açtığı yol, Rahşan’da bir soruya dönüşür: “Biz neden bir şey yapmıyoruz?” Bu soru ile o ateş arasında görünmeyen ama güçlü bir bağ vardır. Çünkü her ikisi de aynı tarihsel sıkışmışlıktan, aynı inkâr ve şiddet düzeninden beslenir. Zekiye’nin eylemi bir başlangıçsa, Rahşan’ınki o başlangıcın yankısı, genişlemesi ve gençleşmesidir. Kadınlar arasında kurulan bu görünmez hat yalnızca bir etki değil; aynı zamanda bir aktarım biçimidir. Deneyimin, acının ve direnişin kuşaktan kuşağa geçişi… Zekiye’nin yaktığı ateş, Rahşan’ın yüreğinde bir kıvılcım olarak büyür. Ve o kıvılcım, başka bir bedende yeniden alev alır.
Sürgünde Görünürlüğün Ateşi: Ronahi ve Berivan
Zekiye ve Rahşan’ın ateşleri Kürdistan’da bir kapı aralamıştı; Ronahî ve Berivan ise o kapıdan geçip Avrupa’nın gri ve soğuk sokaklarında özgürlük ateşini yeniden yaktılar.
Maraş’tan İsviçre’ye, Dêrsim’den Almanya’ya uzanan göç yolları, onların bedenlerini bir direniş sahnesine dönüştürdü. Sürgün yalnızca bir coğrafi mesafe değil; aynı zamanda kimliklerinin, kültürlerinin ve umutlarının bastırıldığı bir alan olmuştu. İşte o bastırılmışlıkta, kadın bedenleri en güçlü söz hâline geldi. İkisi de kendi acıları ve deneyimleriyle beslenen bir bilinçle Avrupa’da Kürt kadınların ve halkının sesi oldular.
Sürgünde yaşamak onlara hem baskıyı hem de direnişi öğretti; zira uzaklık, sessizliği değil, haykırmayı büyütüyordu. 22 Mart 1994’te Mannheim’ın soğuk meydanında yaktıkları ateş yalnızca bedenlerinin yanışı değildi; o ateş, Avrupa’nın gri betonlarına, yasaklara, sürgün hayatının dayattığı sessizliğe meydan okuyan bir çığlıktı. Arkalarında bıraktıkları mektuplar sadece kişisel bir vasiyet değil, bir manifestoydu: “Biz biliyor ve inanıyoruz ki, yaktığımız özgürlük ateşi, daha büyük ateşlerin yanmasına neden olacaktır. Bedenlerimiz, düşüncelerimiz Kürt halkına ve bütün insanlığa armağan olsun.” Ronahî ve Berivan’ın ateşi yalnızca bir eylem değildi; Avrupa’nın farklı kentlerinde yaşayan sürgün kadınlara, kimliklerinden koparılmaya çalışılan tüm gençlere bir çağrıydı. O ateş, Newroz’un Kürdistan dışındaki yankısı, bir halkın sınır tanımayan direnişinin sesi oldu. Onlar, ateşi yakarak yalnızca kendilerini değil, tüm bir halkın özgürlük hayalini görünür kıldılar.
8 Mart’tan Newroz’a Sema Yüce
Sema Yüce, 8 Mart’ın kadın özgürlüğünü ve 21 Mart’ın Newroz’unu tek bir ateş hattında birleştiren bir kadındı. Onun eylemi kadınların özgürlük mücadelesi ile Kürt halkının özgürlük arayışının kesiştiği bir manifesto oldu. Zindanın soğuk hücreleri, baskı ve yıldırma politikalarıyla örülmüş olsa da Sema için orası yalnızca bir esaret yeri değil; düşüncesinin ve ruhunun derinleştiği, direnişin çiçeklendiği bir mekân oldu. Arkasında bıraktığı mektupta yazdığı gibi: “Bedenimi 8 Mart’tan 21 Mart’a bir köprü yapmak istiyorum.” Bu söz, kadınların emeğini, mücadelesini ve iradesini Newroz’un direniş ruhuyla buluşturan derin bir anlam taşıyordu.
“Küllerinden yeniden doğmayı başaran her kadın, özgür Kürdistan’ın dokuyucusudur” sözü, onun direniş anlayışının ve Newroz’un hiç sönmeyen ruhunun özünü anlatır. Sema’nın ateşi, 8 Mart ve Newroz’u birbirine bağlayan bir köprü olarak, kuşaklar arası bir ışık, bir kıvılcım ve her zaman yanacak bir meşale hâline geldi. Bu ateş, kadın özgürlüğünün ve halkın özgürlüğünün birbirinden ayrılamayacağını gösteren, her Newroz’da yeniden doğan bir çağrıdır.
Sonuç: Susturulmuş Sözün Bedeni: Kadın ve Ateş
Bir kadın, tarihsel olarak baskının en yoğun, sözün en yasaklandığı, zulmün her yüreğe işlediği koşullarda bedenini ateşe vermeyi bir söz biçimi olarak seçer. Zekiye’nin Amed sokaklarındaki kıvılcımı, Rahşan’ın Kadifekale’de yükselen direnişi, Ronahî ve Berivan’ın Avrupa sokaklarında alevlenen duruşu ve Sema Yüce’nin zindandaki hücre ateşi bunu kanıtlar. Hepsi aynı soruyu sorar: Sessizliğe ne kadar dayanabilir bir kadın? Kadın, susturulmuş sözlerin, bastırılmış direnişin ve unutulmaya yüz tutmuş acıların taşıyıcısı olduğunda, kendi bedeni bir dil, bir manifesto ve tarihe kazınan bir söz hâline gelir. Bu eylemler tarihsel zorunluluklar ve baskılar bir noktada kadın bedeninde kendini ifade etme biçimine dönüşür. O an, bedeniyle konuşan kadın sadece kendi acısını dile getirmez; bir halkın hafızasına, bir kuşağın geleceğine ve özgürlüğün henüz söylenmemiş sözlerine ses olur. Newroz’un ateşi işte bu nedenle kadınların direnişinin ve sözünün ölümsüzleştiği bir sahnedir. Kadınların yaktığı ateş yalnızca bedensel bir eylem değil; bir söz, bir çağrı ve bir tarihsel tanıklıktır. Her kıvılcım geçmişin acısını bugüne taşır, gelecek kuşaklara yol gösterir. Ve bu ateş söndürülemez. Çünkü bedeni ateşe dönüşen her söz, özgürlüğe, direnişe ve hafızaya yazılmıştır. Ve her yanan beden, sessizliği parçalayarak bir fısıltıyı çığlığa; çığlığı tarihe dönüştürür.
“Ateş bir söz olabilir” diyen Zekiye, suskunluğun ortasında kendi sınırlarını zorlayarak bedenini tarihe kazıyor; Rahşan ise soruyor: “Biz niye bir şey yapmıyoruz?” ve genç kadınların sorusunu ateşe dönüştürüyor; Ronahî ve Berivan Avrupa sokaklarında ilan ediyor:
“Yaktığımız özgürlük ateşi, daha büyük ateşlerin yanmasına neden olacak,” ve sürgünde de direnişin görünür olacağını gösteriyor; Sema Yüce ise bir köprü kuruyor: “Bedenimi 8 Mart’tan 21 Mart’a taşımak istiyorum,” kadın özgürlüğü ile Newroz’un direnişini birbirine bağlıyor. Hepsi bedenlerini ateşe vererek sessizliğe meydan okuyor.

