Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Barış Nereden Başlar?

Atiye Arıkan Atiye Arıkan
12 Nisan 2026
Yazı
0
Barış Nereden Başlar?
0
SHARES
71
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

“Çocuğun gördüğü düştür barış.

Ananın gördüğü düştür barış.

Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.“

*Yannis Ritsos

Düşündürdükleriyle barış, yaşamın birlikte örülmesidir. Birlikte yaşamanın dilini yeniden kurabilme cesaretidir. Bu sebepten barış, henüz kurulmamış bir dünyanın ihtimalini hep taşır.

Feminist araştırmacı ve barış aktivisti Cynthia Cockburn’a göre sorun savaşın kendisi kadar onu mümkün kılan şiddet sürekliliği ve bu sürekliliği besleyen, ötekileştirme biçimleridir. Cockburn barışın yalnızca savaşsızlık hali olmadığını, ataerkil şiddetin ötesine geçen bir özgürleşme süreci olduğunu savunur. Dolayısıyla mücadele sadece savaşın kendine karşı değildir artık, aynı zamanda farklılaştırmanın ve ötekileştirmenin de kendisinedir.[1]

Metinlerden Hayata; Barışın Yönünü Değiştirme Israrı

Antlaşmaların, protokollerin ve diplomatik ifadelerin içine yerleştirilen bir sonuç ya da çatışmanın sona erdiği bir an olarak mı, yoksa ilişkilenmenin, hafızanın ve geleceğin ortak bir dilde yeniden kurulabilmesi olarak mı göreceğiz barışı?

Kadınların müdahalesiyle, barışın yalnızca imzalanan bir metin olmadığını, “yaşanan” bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Barış, metinlere sığmayacak kadar yaşanan; fakat tam da bu yüzden metinler tarafından sınırlandırılmak istenen bir deneyimdir aslında. Tanımlanmaya çabalanan ‘’barış’’ hayatın kendisini eksiltirken; barışı yaşanılır kılan, hayatın içinde onu örenlerin ve taşıyanların bilgisiyle biçimleniyor olmasıdır. Bu tarif, ölçeğin basitçe genişlemesi olmaktan çok barışın ontolojisinin değişmesi anlamına gelir.

Cockburn; kadınlar barışı sadece talep etmez, barışı gündelik yaşamda üretir, derken bu üretimin, devletin genellikle kuramadığı bir şeyi, ilişkisel barışı mümkün kıldığını vurgular. Daha derin bir yerden tanımlayarak barışı savaşın karşıtı olmaktan çıkarır, meselenin tek başına silahların susması olamayacağını, farklılıkların düşmanlığa dönüştürülme biçimlerinin çözülmesi gerektiğine dikkat çeker. Bu hatırlatma, barışı bir son/sonuç olmaktan çıkarır ve onu, ilişkilerin yeniden kurulmasına dair açık bir süreç haline getirir. Bu sebeple kadınların müdahalesini, barışı “yaymak” değil, onu başka bir yerden başlatmak olarak açıklar.

Böylelikle asıl soru şuraya evrilir;

Devlet merkezli barış süreçleri neden yaşamın içinden gelen bu bilgiyi, neden kadınların deneyimini taşıyamaz? Bu sorunun cevabı, barışın nasıl kurulabileceğine dair bambaşka bir yerden konuşmayı gerektirir.

Barış, biz kadınlar için yukarıdan ilan edilen bir sonuç olmaktan ziyade aşağıdan kurulan bir ilişkilenme biçimidir. Elbette bu sürece emek veren, bu harcı karan, taşıyan ve bu yolu açan kadınların varlığı, tek başına bir “katılım” meselesi olmaktan çok daha fazlasıdır. Bu varlık, birlikte yaşamın yeniden tahayyülünün kurucu imkânıdır, dönüştüren ve sürdüren yeni bir toplumsallık kurma potansiyeli taşır. Daha köklü bir dönüşümde ısrar eder. Bu sebeple kadınların sesi barış süreçlerine eklendiğinde temsilin genişlemesiyle beraber barışın dili de değişir. Muhakkak dil, onu kuranların deneyimleriyle şekillenir. Eğer bu deneyim dışarıda bırakılırsa, kurulan dünya da talihsizce eksik kalır. Bu eksikliği yalnızca teorik bir eksiklik olarak görmemek gerekir, zira yaşanan bu barış zamanının yeniden çatışmalara geri dönmesi çoğunlukla bu eksiklikler sebebiyledir.

Toplumsal Adaletin Varlığı Olarak Barış

Kadınların barış süreçlerine en radikal müdahalelerinden biri, adalet anlayışını dönüştürmeleri olabilir. Devlet merkezli yaklaşımlar çatışmayı sonlandırmaya odaklanırken, o çatışmaya sebep olan eşitsizlikleri, tahakküm ilişkilerini ve dışlama biçimlerini bir şekliyle yeniden üretir. Suç, ceza ve kapanış ekseninde beliren bu yaklaşım geleceğin kurulmasına mâni olur. Oysaki barış, bir tek silahların susmasıyla mümkün olamaz. Bedenin güvende olduğu, sözün kesilmediği, yaşamın eşitlik temelinde yeniden kurulduğu bir toplumsallık olarak görünmek ister.

Johan Galtung negatif ve pozitif barış ayrımı tanımlamalarında; ‘’negatif barış, şiddetin yokluğudur, pozitif barış ise toplumsal adaletin varlığıdır, insan toplumunun bütünleşmesidir.” der. Şiddetin yokluğunun, adaletin varlığını garanti etmeyeceğini belirtir.[2] Bu ayrım, önemli bir boşluğu görünür kılar ve kadınların müdahalesi esasen bu boşlukta belirir. Kadınların açtığı hat; ceza yerine onarımı, hukukun toplumsal ilişkiye dönüşmesini, sessizlik yerine tanıklığı önerir. Bu hatta insanların yaşadıkları tanıklıklar, edindikleri deneyimler, geçmişe dair bir anlatı kadar geleceğe dair bir norm üretimi olarak görülür.

Bu nedenle kadınların barış süreçlerine dahiliyeti, sürece sonradan eklemlenen bir talep olmayıp barışın kurucu koşullarından biri olarak kabul edilmelidir. Alışılagelen haliyle kadınların savaş ve çatışma süreçlerindeki deneyimleri onları “mağdur” kategorisine hapsederken amaç, çoğunlukla kadınların ürettikleri bilgiyi ve politik özneleşme biçimlerini silikleştirme çabasıdır. Oysa resmi anlayışın mekanizmalarının sınırlarını aşan bir hakikat alanı açmak gerekir. Kadınlar, savaş ve çatışma koşullarında yaşananları teşhir eden, kaydeden, deneyimleri anlamlandıran ve aşan bir bilgi üretiminin öznesi olarak yer edinebilir. Galtung’un “barış üçgeni” yaklaşımı da bu durumu açıklığa kavuşmasına katkı sunar. Şiddetin yalnızca doğrudan biçimleriyle değil, yapısal eşitsizlikler ve kültürel kabuller aracılığıyla da sürdüğünü belirtir. Dolayısıyla barış, çatışmanın sona erdirilmesiyle beraber bu katmanların dönüştürülmesiyle mümkün hale gelir. Bu hal kadınlara savaş sonrası barış sürecinde de inşa edici bir rolü mümkün kılar. Barış ancak toplumsallaştığı ölçüde gerçeklik kazanabilir. Gündelik hayatın ilişkileri içinde kurulmadıkça kalıcılaşamaz. Bu yüzden kadınlar barışın tarafı olmaktan öte, onun öznesi olarak konumlanır ve dönüştürme çabasını ortaya koyar.

Kadının Gördüğü Düştür Barış

Kadınların bu kurucu rolünü görünür kılan önemli örneklerden biri Kolombiya barış süreci olmuştur. 2016 Barış Anlaşması sürecinde kadın örgütlerinin ısrarıyla müzakere mekanizmalarına cinsiyet perspektifi dahil edilmiş, Toplumsal Cinsiyet Alt Komisyonu kurulmuştur. Kadınların tanıklıklarının doğrudan sürece dahil edilmesi, hakikat komisyonlarının, toplumsal onarım mekanizmalarının kurulması ve yerel dayanışma ağlarının oluşturulması sağlanmıştır. Kolombiya çözüm ve barış sürecinde kadınlar, yalnızca müzakere masalarında temsil talep etmemiş, hayata dokunarak yerel inisiyatifler ve kadın adalet mekanizmaları aracılığıyla barışın toplumsal zeminini kurma çabası sergilemişlerdir. Bu süreçlerde kadınlar, devletin tanımladığı adalet sınırlarını genişletmiş, savaşın yaşattıklarını görünür kılarak kayıpların, cinsel şiddetin, yerinden edilmenin, eşitsizliğin görünmeyen boyutlarını açığa çıkarmıştır. Kolombiya’da kadınlar toplumsal destek ağları kurarak, yerel düzeyde güven inşa etmiş, barışın gündelik hayattaki karşılığını kurmuşlardır. Köylerde, mahallelerde, karşılaşmalarda farklı gruplar arasında ilişkileri onarmış ve barışın uygulanmasını izlemiş ve zorlamışlardır. Böylece barış, yalnızca siyasi bir anlaşma olmaktan çıkarak toplumsal bir yüzleşme ve yeniden kurma sürecine dönüşebilmiştir. Bu müdahalelerle barışın yeri değiştirilmiş, barış artık bir metnin ötesinde komünal bir pratik olmuştur.[3]

Bugün benzer biçimde Kürt kadın hareketinin barış süreçlerindeki deneyimleri ve müdahaleleri de bu kurucu perspektiften ayrı düşünülemez. Kadınlar, müzakere süreçlerinde yer alan aktörler olmakla birlikte barışın toplumsal zeminini örgütleyen, hayatı dönüştüren ve birlikte yaşamı yeniden kuran özneler olarak varlar. Kadın hareketlerinin deneyimleri, farklı coğrafyalarda ortaya çıkmış olsa da ortak bir noktada buluşuyor. Kadınlar, barışı talep etmek yerine yaşamın içerisinde onu kurmaya gönüllüler. Hannah Arendt; “Eylem, insanlar arasında, herhangi bir aracıya ihtiyaç duymadan doğrudan gerçekleşen tek etkinliktir ve insanlık durumunun çoğulluk niteliğine karşılık gelir.” der.[4] Yani eylem, birlikte bir dünya kurma kapasitesidir. Kadınların barış süreçlerindeki rolü, tam da bu kapasiteyi açığa çıkarır. Bu iki vurgu birlikte düşünüldüğünde, eylem tek başına bir hareket değildir, bir başlangıçtır. Barışı bir “olay” olmaktan çıkararak bir süreklilik haline getirir.

Kadınların barış süreçlerine katkısının en somut göstergelerinden biri, bu süreçlerin kalıcılığı üzerindeki etkileri olmuştur. Birleşmiş Milletler verilerine göre, kadınların dahil olduğu barış süreçlerinde anlaşmaların en az 15 yıl sürme ihtimali %35 daha fazladır.[5] Ancak bu veri bazı çevrelerce çoğu zaman indirgenir, kadınların “uzlaşmacı” olduğu varsayımına bağlanır. Oysa bu durum, kadınların “daha uzlaşmacı” olmasından kaynaklanmaz. Tam tersine, kadınlar barışı toplumsallaştırdığı için o barış kalıcı hale gelir. Barışı olağan hayatın içine yerleştirdikleri için sürdürebilirler. Yani kadınlar, barışın kurulması kadar yaşatılmasına da müdahale ederler. Barışın ölçeğini değiştirebilir, adaletin anlamını dönüştürebilir ve onu toplumsallaştırarak sürdürülebilir kılabilirler.

Belki de başta sorduğumuz soruyu tersinden sormak; barışın hangi yerden, kimler tarafından kurulduğunu yeniden düşünmektir. Mesele, kadınların sürece ‘’dahil edilmesi’’ kadar, barışın hangi epistemolojiden, hangi deneyimden ve hangi politikadan kurulduğudur. Ve belki de cevap, en başından beri oradadır: düş kurulduğu yerden başlar ve kadının gördüğü düştür barış.

Kaynakça:

[1]Cockburn, Cynthia. Savaş, Kadınlar ve Feminist Analiz Üzerine(İngilizce özgün eser:From Where We Stand, 2007).

[2]Galtung, Johan. Barışçıl Yollarla Barış: Barış ve Çatışma, Kalkınma ve Uygarlık (Peace by Peaceful Means). Oslo: PRIO, 1996.

[3]Kroc Institute for International Peace Studies.Kolombiya Barış Anlaşmasının Uygulanmasına İlişkin Raporlar (2017–2023).

[4]Arendt, Hannah. İnsanlık Durumu. Çev. Bahadır Sina Şener. İstanbul: İletişim Yayınları.

[5]UN Women. Women’s Participation in Peace Processes: Why It Matters. (Türkçe özetinden yararlanılmıştır).

Etiketler: BarışBarış ve KadınlarFeminizmKadın DayanışmasıKadın haklarıKadın MücadelesiKürt kadın mücadelesiSayı 163
Önceki İçerik

Kapitalist Moderniteye Karşı Kadınların Komünal Yaşamda Israrı

Sonraki İçerik

Distopyalarda Kadın

Sonraki İçerik
Yerelden Kurulan Yaşam: Kadın Emeği ve Komünal Ekonomi

Yerelden Kurulan Yaşam: Kadın Emeği ve Komünal Ekonomi

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.