Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Annelik Kurgusu: Biyolojinin Ötesinde Bir Toplumsal İnşa

Gülay Tekin Gülay Tekin
18 Ocak 2026
Yazı
0
Annelik Kurgusu: Biyolojinin Ötesinde Bir Toplumsal İnşa
0
SHARES
63
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Annelik, günümüzde hâlâ dünyanın hemen her toplumunda kadınlara atfedilen en güçlü ve belirleyici toplumsal cinsiyet rollerinden biri olarak varlığını sürdürmektedir. Çoğu kültürel bağlamda annelik, nihai tamamlanma hâli ya da doğal kader olarak tanımlanır. Bu çerçevede kadınlardan beklenenler çocuk yetiştirme pratiklerini aşar; nasıl davranmaları gerektiği, nerede durmaları gerektiği, kim olmaları gerektiği ve hangi rolleri benimsemeleri gerektiği annelik ideolojisi üzerinden öğretilir

Evrensel doğada türün kendi yaşamını devam ettirme eğiliminin sonucu olarak ortaya çıkan doğurma yetisi, toplumsal doğada kadını kısıtlayan bir gerçekliğe dönüşmüştür. Kadının doğurganlığı, annelik statüsüne sıkıştırılarak kadınlığın özü gibi sunulan bir role dönüştürülmüştür.

Annelik, insanlık tarihinde yalnızca biyolojik bir süreç değil, toplumsal düzenin ve cinsiyet hiyerarşisinin yeniden üretildiği merkezi bir olgu olmuştur. Kadına atfedilen “doğal annelik” rolü sevgi, fedakârlık ve kutsallıkla idealleştirilmiş olsa da, bu yüceltilmiş kavram kadınların davranışlarını, toplumsal konumlarını ve kimliklerini kontrol eden güçlü bir ideolojik mekanizmanın parçası olarak işlev görür. Toplum anneliği ne kadar doğal sunarsa, kadınlar için bu rolü o kadar zorunlu ve kaçınılmaz kılar; böylece annelik, kadın bedenini ve emeğini görünmez bir disiplin aracına dönüştürür.

İnsan toplumsallığının temeli, anne ve çocuk arasında kurulan bağ üzerinden şekillenmiştir. Çocuğun dünyayla kurduğu ilk temas, annenin sesi, dokunuşu ve ona yanıt verdiği tepkiler aracılığıyla anlam kazanır. Kadının doğurganlığı, ilk topluluklarda yaşamın döngüsünü sürdüren doğal bir güç olarak görülmüş, henüz bir denetim aracı hâline gelmemişti. Bu dönemlerde annelik kolektif bir pratikti; çocuğun bakımı, yetiştirilmesi ve korunması yalnızca doğuran kadının değil, komündeki diğer kadınların, yaşlıların ve kimi zaman erkeklerin ortak sorumluluğunda yürütülürdü. Annelik bireysel bir yük değil, dayanışma temelli bir pratikti. Günümüzde toplumsal ilişkilerin işleyişini belirleyen güven, empati, karşılıklılık ve iletişim gibi değerler bile erken insan topluluklarındaki kolektif annelik pratiklerinin izlerini taşımaya devam eder.

Kadının toplumsal yaşamın kurucu konumundan aşamalı biçimde geri plana itilmesiyle birlikte, yerleşik hayata geçiş ve mülkiyet ilişkilerinin belirginleşmesi, kadın doğurganlığını siyasal iktidarın müdahale etmek istediği stratejik bir alan hâline getirdi. Bu dönüşüm, kadının bedeni ve doğurganlığı üzerinden soyun, mirasın ve toplumsal düzenin kontrol edilmesini mümkün kıldı. Böylece tarihsel olarak dayanışma, ortak bakım ve kolektif sorumluluk temelinde biçimlenen annelik, giderek aile yapısının dar çerçevesine sıkıştırıldı ve toplumsal-siyasal kontrolün yeniden üretildiği bir mekanizma olarak yeniden tanımlandı.

Annelik kavramının bugünkü hâline yaklaşması, Aydınlanma döneminin düşünsel çerçevesi içinde şekillendi. Bu dönemde “annelik içgüdüsü” yeniden icat edildi, “kutsal annelik” miti güçlendi, çocuk duygusal ve psikolojik değer taşıyan bir varlık olarak görülmeye başlandı. Rousseau, Émile adlı eserinde kadınlara atfettiği rollerle bu yeni ideolojiyi teorik düzeyde pekiştirdi: Kadın kamusal alandan dışlanmalı, erkeğin mutluluğunu destekleyen bir varlık olarak eve bağlı kalmalı, çocuk yetiştirmeye adanmalıydı.

Bu düşünsel dönüşüm, 19. yüzyıl boyunca kültürel ve edebî temsillerde daha da pekişti. Viktoryen dönem şairlerinden Coventry Patmore’un “Evin Meleği” imgesi, bu cinsiyetçi idealin kültürel ve romantik temsilini oluşturarak kadını fedakâr, sessiz ve itaatkâr bir figür olarak kutsayan ideolojik bir model hâline geldi. Virginia Woolf, Patmore’un idealini eleştirerek söz konusu figürün her kadın yazarın zihnini gölgeleyen bir hayalet olduğunu vurgular. Yaratıcı olabilmek için bu ideolojik hayaletin “öldürülmesi” gerekir; aksi hâlde kadın, kendi entelektüel potansiyelini gerçekleştiremez. Bu eleştiri, anneliğin yalnızca biyolojik ya da sosyal bir rol değil, aynı zamanda ideolojik ve psikolojik bir denetim aracı olduğunu ortaya koyar.

Annelik, günümüzde hâlâ dünyanın hemen her toplumunda kadınlara atfedilen en güçlü ve belirleyici toplumsal cinsiyet rollerinden biri olarak varlığını sürdürmektedir. Çoğu kültürel bağlamda annelik, nihai tamamlanma hâli ya da doğal kader olarak tanımlanır. Bu çerçevede kadınlardan beklenenler çocuk yetiştirme pratiklerini aşar; nasıl davranmaları gerektiği, nerede durmaları gerektiği, kim olmaları gerektiği ve hangi rolleri benimsemeleri gerektiği annelik ideolojisi üzerinden öğretilir.

Bu ideolojik çerçevenin kökeni, patriyarkanın tarihsel gelişimiyle yakından ilişkilidir. Tarih boyunca şekillenen toplumsal yapılar, erkek egemen bilgi sistemleri ve otorite ilişkileri anneliği kadınlar için özel alana bağlanmış ve sınırlandırılmış bir kimlik hâline getirmiştir. Ataerkil düzen, modern hukuktan dine, tıptan eğitime kadar tüm kurumsal yapılara nüfuz ederek kadınlara anneliği “doğal görev”, erkeklere ise kamusal alanın meşru sahipliği olarak atamıştır. Böylece annelik, toplumsal düzeni sürdürmekte ve cinsiyet hiyerarşisini yeniden üretmekte işlevsel bir araç hâline gelmiştir.

Sanayi Devrimi ve modern kapitalizmle birlikte annelik hem ekonomik hem ideolojik bir araç olarak yeniden konumlandırılmıştır. Kadınlar ev içi ücretsiz emeğin taşıyıcısı olurken, çocuklar geleceğin iş gücü ve tüketicileri olarak görülmüş; anneler ise bu “görünmez üretimin” asli sorumlusu olarak konumlandırılmıştır. 20. ve 21. yüzyıllarda ortaya çıkan “süper anne” ideali, kadınlardan hem evde hem işte kusursuz performans bekleyen yeni bir baskı rejimi yaratmıştır. Medya, sosyal medya ve popüler kültür aracılığıyla dayatılan bu ideal, kapitalizmin rıza üretme mekanizmalarını beslemektedir. Kadınlar, sürekli karşılaştırmalar, rekabet, yetersizlik duygusu ve suçluluk hissiyle kendi kendini denetleyen bir özneye dönüştürülür.

Dijital platformlar, bu yeni annelik ideolojisinin en görünür alanıdır. Influencer annelik pratikleri; kusursuz ev düzeni, ideal beslenme rutinleri, gelişim odaklı ebeveynlik teknikleri ve estetize edilmiş yaşam tarzı gösterileri, gerçeklik ile kurgu arasındaki sınırları bulanıklaştırır. Bu içerikler milyonlarca kadına “norm” olarak sunulurken, kadınların kendi yaşamları bu standartlarla karşılaştırılmaya yönlendirilir. Bununla bağlantılı olarak ortaya çıkan kaygı, suçluluk ve kronik yetersizlik duygusu ise modern kapitalizmin kadınlar üzerindeki psikolojik denetimini güçlendirir. Böylece annelik, yalnızca bir deneyim değil, sürekli performans gerektiren bir kimlik hâline gelir.

Çocuk bakımının yalnızca anneye bırakılması, toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirirken çocuğun da annenin doğal uzantısı, kimliğini tamamlayan bir nesne gibi görülmesine yol açar. Anneler hem işte hem evde mükemmel olmaya zorlanırken, çocukla “doğru bağ” kurmak bile bir performans alanına dönüşür. Bu durum hem kadını ağır bir bakım yükünün içine sıkıştırır hem de çocukla sağlıklı, özgür bir ilişki kurulmasını engeller. Oysa bakım emeği kolektif olduğunda, kadın üzerindeki baskı azalır ve çocuk aile bireylerinin mülkü değil, kendi hakları ve öznelliği olan bağımsız bir birey olarak kabul edilir.

Türkiye özelinde anneliğin bu ideolojik yeniden üretimi devlet politikalarıyla desteklenmektedir. İktidar, “güçlü aile, güçlü devlet” söylemi üzerinden nüfus politikası yürütmektedir. 2025’in Aile Yılı ilan edilmesi, doğum destek paketleri ve çeşitli ekonomik teşviklerle aileyi güçlendirmeyi amaçlıyor gibi görünse de pratikte kadını ev, bakım ve çocuk sorumluluklarına sabitleyen bir mekanizma işlevi görür. “En az üç çocuk” söylemleri ve anneliği ulusal görev olarak çerçeveleyen kampanyalar, kadınların kamusal alandaki konumunu zayıflatır. Eğitim, medya ve kamu politikaları aracılığıyla annelik, ideal kadınlık normunun merkezi hâline getirilir ve kadınlar toplum hayatının dışına itilerek özel alana geri çekilir. Sağlık alanında doğum tıbbileştirilerek kadın bedeni üzerinde geliştirilen müdahalelerde pasif bir nesne hâline getirilir. Kürtaj hakkı engellenerek birçok kadının istemediği gebelikten ya da çok çocuk doğurmaktan yaşamını kaybetmesine, fiziksel ve ruhsal sağlığının bozulmasına neden olunur.

Bu bağlamda annelik, biyolojik bir deneyim olmanın ötesine geçer; toplumsal düzenin, nüfus yönetiminin ve cinsiyet rejimlerinin merkezindeki ideolojik bir aygıt olarak işlev görür. Kadınların hamilelik, doğum ve bakım süreçleri her ne kadar öznel deneyimler olsa da bu süreçlerin anlamlandırılması ve biçimlenişi ataerkil kültür tarafından belirlenir. Kadınlar, çocukluktan itibaren anneliği “doğal”, “zorunlu” ve “kadınlığın en yüksek mertebesi” olarak içselleştirmeye yönlendirilir. Böylece annelik hem kişisel bir deneyim gibi sunulur hem de son derece politik, kültürel ve ideolojik bir kimlik olarak kurulur.

Hegemonyanın bir ürünü olan annelik ideolojisi, kadınları daha en başından “makbul” ya da “bencil” olarak sınıflandırır. Annelik arzusu taşımayan, çocuk doğurmak istemeyen ya da anneliği hayatının merkezine koymayan kadınlar “eksik kadınlık”, “duygusal olgunlaşmamışlık”, “toplumsal sapma” ya da “bencillik” gibi söylemlerle damgalanır. Günümüz küresel bağlamında iklim krizi, ekonomik belirsizlikler ve toplumsal eşitsizlikler nedeniyle çocuk doğurmak istemeyen kadınlar dahi ideolojik bir yargı mekanizmasının odağı hâline gelmektedir. Etik, politik ve ekolojik kaygılar çoğu zaman “doğaya aykırılık” ve “türe karşı sorumsuzluk” söylemleriyle bastırılır. Kadınlar, çocuk doğursalar da doğurmasalar da toplumsal, kültürel, siyasal ve ekonomik alanlarda sürekli üretim yapan, değişim ve yenilik yaratan öznelerdir. Bu nedenle kadın değerinin ölçütü doğum değil; üretilen bilgi, sanat, emek, liderlik ve toplumsal katkılar üzerinden ele alınmalıdır.

Charlotte Perkins Gilman, anneliği yalnızca doğurganlığa indirgeyen ataerkil anlayışı eleştirerek anneliğin sevgi, bakım ve toplumsal bağlılık gibi niteliklerden oluşan kültürel bir güç olduğunu vurgular. Ona göre ataerkil düzen, anneliği kadının “doğal görevi” gibi sunarak kadınları eve ve bakım emeğine hapsetmiştir. Gilman’ın “Kadınlar Ülkesi” adlı feminist ütopyasında ise annelik zorunluluk olmaktan çıkar; çocuk doğurmak istemeyen kadınların özgürce karar vereceği bir tercih olarak konumlanır ve çocuk bakımı kolektif bir sorumluluğa dönüşür. Böylece annelik hem bireysel bir yük olmaktan sıyrılır hem de kadınların toplumsal konumunu daraltan ataerkil işleyişe alternatif bir model sunar.

Kadın kimliği yalnızca doğum ya da biyolojik annelik üzerinden tanımlanmamalı; annelik, kadın üzerinde duygusal ya da fiziksel bir sömürü aracına dönüşmekten çıkarılarak yeniden anlamlandırılmalıdır. Kadınlar, annelik deneyiminden bağımsız olarak hem özel hem kamusal alanda özgür, etkin ve yaratıcı özneler olarak toplumsal dönüşümün başlatıcısı olabilir. Annelik de ancak kadınların kendi arzuları, ihtiyaçları ve seçimleri doğrultusunda şekillendiğinde özgürleştirici bir anlam taşır; aksi hâlde kadın öznelliğini daraltan bir toplumsal role dönüşmeye devam eder.

Bu dönüşümün gerçekleşebilmesi için bakım emeğinin yalnızca kadına ait doğal bir görev gibi görülmesinin aşılması gerekir. Erkeklerin bakım emeğini kolektif biçimde üstlenmesi ve sistemin ürettiği erkeklik kalıplarını dönüştürmesi, sorumlulukların cinsiyet temelinde bölünmesinin önüne geçer ve annelik ideolojik bir araç olmaktan çıkar.

Bu bağlamda, ulus-devletin kendini aile üzerinden, aileyi ise kadın üzerinden yapılandırmasına karşı, aile kurumunun köklü bir biçimde dönüşmesi ve demokratik bir forma kavuşturulması temel bir zorunluluk olarak açığa çıkar. Çünkü aileyi değiştirmenin yarattığı etki yalnızca kadın üzerindeki baskının kırılmasıyla sınırlı kalmaz; aynı zamanda tüm toplumsal yapıların özgürlük ve eşitlik temelinde yeniden şekillenmesini sağlar.

Etiketler: AnnelikBiyolojiFeminizmKadın DayanışmasıKadın haklarıKadın MücadelesiKürt kadınlarSayı 151ToplumToplumsal cinsiyetToplumsal Cinsiyet Eşitliği
Önceki İçerik

Direniş ve Bellek: Kadınların Susturulamayan Karşı-Tarihi

Sonraki İçerik

Erkek Egemen Hukuk Düzeninde “Kazanım” Söylemi ve Kadın Gerçekliği

Sonraki İçerik
Erkek Egemen Hukuk Düzeninde “Kazanım” Söylemi ve Kadın Gerçekliği

Erkek Egemen Hukuk Düzeninde “Kazanım” Söylemi ve Kadın Gerçekliği

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.