1976’da Brüksel’de kurulan Kadınlar Tribünali yalnızca bir etkinlik değildi. O güne kadar adı konmamış, konuşulamamış, “özel alan”a hapsedilmiş şiddetin ilk kez kadınların kendi sözleriyle kamusal alana taşındığı bir kırılma anıydı. Ulus devletin hukuk mekanizmalarının kadınlara karşı şiddetin adını bile koymadığı, meşrulaştırdığı, hiçleştirdiği bir dönemde kadınlar kendi mahkemelerini kurdu
Bu, bir alternatiften öte devletlerin legal hukuk sisteminin bir reddiydi; çünkü kadınlara sunacak bir şeyleri yoktu. Erkek egemen yargıya, devletlerin politikalarına ve sistematik cezasızlığa karşı açık bir itirazdı. Uluslararası mahkeme kadınların Avrupa’da yaşadıkları deneyimleri esas alacaktı. 70’lerin Avrupa’sı dışarıdan bakıldığında özgürlüklerin genişlediği, refahın arttığı bir dönem olarak anlatılır. Bir yandan refah devleti, öğrenci hareketleri ve özgürlük söylemleri yükseliyor; diğer yandan kadınlar gündelik hayatın hemen her alanında yoğun bir patriyarkal denetimle karşı karşıya kalıyordu.
Oysa aynı dönemde kadınlar için yaşam; şiddetin, baskının ve yok sayılmanın sürekliliğiyle örülüdür. Birçok ülkede kadınların boşanma, velayet ve mülkiyet hakları sınırlıydı. Kadınların çalışması fiilen erkek iznine veya toplumsal baskıya bağlıydı. Evlilik içinde tecavüz suç sayılmazken, ev içi şiddetin üstü “aile meselesi” denilerek kapatılır, kadınların emeği görünmez kılınır, bedenleri üzerinde karar hakkı kendilerine ait değildir. Tecavüz faillerinin mahkemelerde yargılanması bile söz konusu olmazken, mahkemeye taşınan vakalarda ise kadın yargılanırdı. Eril devlet şiddeti vardı ama bir adı yoktu; deneyim vardı ama günümüz mücadelesiyle kazanılmış olan beyan, bilgi ve kanıttan sayılmazdı.
Latin Amerika’da tecavüzler, Asya ve Afrika’da sömürge sonrası bağımsız ulus devletler kurulsa da kadına tanınan hiçbir hak yoktu. “Modern Avrupa” hülyasına rağmen kadınlar için bir “modernlik ve demokrasi” var mıydı? Kadınlar bunu konuşuyordu. 1975 yılına geldiğimizde ise kadın mücadelesi ilk kez küresel ölçekte sahneye çıkmıştı. 1975, International Women’s Year ilan edildi. Aynı yıl World Conference on Women (Mexico City 1975) düzenlendi. Kadınların yaşadığı sorunlar uluslararası politikanın da parçası hâline gelirken, bu tartışmaların hepsi eril devlet kontrolünde erkekler tarafından yapılıyordu. Feminist hareket, “Devletler konuşuyor ama bizim yaşadıklarımız konuşulmuyor” diyerek soruna el koymaya girişti.
İşte 1976 Tribünali tam da burada devreye girer.
Kadınlar kurulan kürsüye çıkar ve başlar anlatmaya… Ama bu anlatı yalnızca bireysel bir ifade değildir. Aynı deneyimler tekrar eder, kesişir, çoğalır. Ve bir noktada şuna dönüşür: Bu benim başıma gelen tekil bir olay değil; bu, eril devlet sisteminin işleyişidir. Tribünalin en radikal yönü de burada ortaya çıkar. Kadınların deneyimi ilk kez bilgi olarak kabul edilir. Tanıklık, kanıt hâline gelir. Kadınlar yaşadıklarını adlandırmaya başlayarak öfkeyi politikleştirir. “Kişisel olan politiktir” sözü soyut bir slogan olmaktan çıkar, somut bir yöntem hâline gelir. Ev içi şiddet, tecavüz, zorla kısırlaştırma, ekonomik bağımlılık — hepsi tek tek olaylar olmaktan çıkar ve patriyarkal düzenin sürekliliğini sağlayan mekanizmalar olarak adlandırılır. 1976’da kurulan bu hat yalnızca şiddeti görünür kılmakla kalmaz; aynı zamanda bir mücadele biçimi yaratır. Kadınlar konuşur, birbirini bulur, örgütlenir. Sığınma evleri kurulur, dayanışma ağları oluşur, sokaklar sahiplenilir. Korkunun yerini kolektif güç almaya başlar.
Kadınlar tribunalde şunları anlatıyor:
“Kocam beni her gün dövüyordu. Polise gittim. Bana ‘evine dön, bu sizin meseleniz’ dediler. Döndüm. O gece yine dövdü. O zaman anladım: Benim hayatım kimse için önemli değilmiş.”
“Tecavüze uğradığımda bana ne giydiğimi sordular. Neden orada olduğumu sordular. Kimse bana ne yaşadığımı sormadı. O gün ikinci kez yargılandım.”
“Kocam istemediğim hâlde benimle birlikte oluyor. Ama buna tecavüz diyemiyorum, çünkü herkes bunun evlilik olduğunu söylüyor.”
“Hastaneye başka bir şey için gittim. Bana sormadan beni kısırlaştırdılar. Sonra ‘senin için daha iyi’ dediler. Benim bedenim hakkında karar veren ben değildim.”
“Çalışmama izin verilmedi. Param yoktu. Gidemiyordum. Gitsem nereye gidecektim? Şiddetle kalmak arasında seçim yapmak zorundaydım.”
“Beni tutukladılar. İşkence ettiler. Ama en çok bedenimi aşağılamak için yaptıklarını unutamıyorum. Çünkü kadın olduğum için yaptılar.”
1976’dan günümüz 2026’ya geldiğimizde bu beyanlardan hangisinin değiştiğine ya da hangisinde ceza adaletinin ulus devlet yargısı tarafından sağlandığına baktığımızda, bugün hem göçmen kadınların yaşadıkları hem Türkiye cezaevleri hem de kadın katliamları bize bir veri sunuyor.
Birçok katilin davasını 2024-26 yılı boyunca takip ettim… Takım elbiseleri ve kravatlarının onlara kalkan olacağını düşünerek salonlara girdiler. Duruşma koridorlarında kanlı elleriyle gerine gerine yürüdüler, “aile” dedikleri devletin en küçük hâli sırtlarını sıvazladı. Tecavüzlerini, tacizlerini inkâr etmek şöyle dursun, bunu meşrulaştırmak için haberlere dahi yazamadığımız bir aymazlıkla beyanlarını sundular. Karar, “iyi hâlden ceza indirimi”; karar, “tutuksuz yargılanma”…
Tam da bu noktada;
Aradan geçen elli yıl, bu şiddetin ortadan kalktığını değil; biçim değiştirerek devam ettiğini gösterir. Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu çerçevede bugün karşımıza çıkan şey, doğrudan bir failden çok dolaylı işleyen bir katletme ve onun ayakta kalmasını sağlayan bir yargı rejimidir. Katil artık yalnızca elinde ateşli silah olan bir biyolojik erkek değildir. Kadını sınırda bekleten, güvencesizliğe iten, ekonomik bağımlılığa mahkûm eden, onu dijital ağlar içinde metalaştıran, şiddete açık hâle getiren bütün bu mekanizmalar bu anlamda birer “katil” olarak işler.
Bu yüzden bugün kadına yönelen şiddeti tekil olaylar üzerinden değil, bir bütün olarak işleyen sistemin öldürücü karakteri ve uluslararası bir sorun üzerinden okumak gerekmektedir. Farklı biçimleriyle “modern Avrupa’da”, “Amerikan Rüyası’nda” ve emperyalistlerin çıkmadığı Ortadoğu ve Afrika’da da farklı biçimlerde ama aynı hikâyelerle karşımıza çıkıyor.
Bugün yeniden bir Kadınlar Tribünali’ne ihtiyaç duyulmuş olmasının nedeni tam da budur. 25-29 Mart 2026’da gerçekleştirilen Tribünal, kadınların kendilerini farklı biçimlerde; sanat, tiyatro, panel ve tanıklıklarla anlatabileceği, gerçekten duyulacağını hissettiği bir ortamda yeniden yapıldı.
Şiddet artık evde değildi; sınırda, kampta, dijital ağlarda, küresel pazarlarda… Avrupa Birliği’nin son verilerine göre insan ticareti mağdurlarının yaklaşık yarısı cinsel sömürüye maruz kalmakta ve bu grubun ezici çoğunluğunu kadınlar ve kız çocukları oluşturmakta. Bu, 1976’da tarif edilen sömürünün ortadan kalkmadığını; yalnızca ölçek değiştirerek sürdüğünü gösterir.
Göçmen kadınlar ise bu sistemin en kırılgan noktasında yer alır. AB’nin göç ve iltica politikaları, özellikle AB Göç ve İltica Paktı ile birlikte daha da sertleşirken, kadınlar hem sınır rejimlerinin hem de patriyarkal şiddetin hedefi hâline geliyor. Uluslararası emperyalist güçlerin yarattığı savaşlardan, yoksulluktan kaçan kadınlar bu kez sınırda tutulur, kamplarda şiddete maruz kalır, kayıt dışı emek piyasalarında sömürülür ya da insan ticareti ağlarının içine çekilir.
Bugünün dünyasında kadın bedeni yalnızca fiziksel bir alan değil; aynı zamanda “dijital bir dolaşım metasıdır”. Dark web üzerinden yürüyen fuhuş ağları, görüntülerin dolaşıma sokulması, çocukların sistematik biçimde istismar edilmesi — bunlar artık istisna değil, organize suç ekonomisinin bir parçası. 1976’da kadınların “bedenimiz üzerindeki kontrol” diye tarif ettiği mesele, bugün küresel bir veri ve pazar meselesine de dönüşmüştür.
Ve bütün bunların ortasında değişmeyen bir şey var: Cezasızlık.
Uluslararası fuhuş ağı Epstein dosyası, bu cezasızlığın en görünür örneklerinden biri olarak çürümüşlüğün boyutunu ortaya koyarken güçlü erkek liderler ve figürler ulus devlet yargısı tarafından korunur — ve sonuçta sistem ayakta kalır.
Tam da bu yüzden 2026 Uluslararası Kadınlar Tribünali bir tekrar değil, uluslararası kadın mücadelesi ve örgütlenmesi için bir zorunluluktu. 1976 mahkemesinde bugünkü gibi “kesişimsellik” kavramı henüz gelişmediği için kadınların inanç, renk, kimlik ve benzeri sorunları kadının sömürgeleştirilmesiyle uyumlaştırma tartışmaları yeni yeni doğuyordu. Bugün ise kadınların elinde güçlü bir bilinç, bilgi ve jineolojî bilimi var.
Bu parçalı ve kadını yok sayan uluslararası adalet sisteminde kadın ise başka bir şey yapmaya başladı:
Deneyimleri birleştirir.
Şiddetin sürekliliğini açığa çıkarır.
Ve mücadele hattını yeniden kurar.
Bugün kadınların örgütlenmesi yalnızca görünürlük yaratmaz; aynı zamanda somut değişimler üretir. Şiddet yasalarının çıkması, sığınma mekanizmalarının kurulması, cinsel suçların tanımının genişlemesi — bunların hiçbiri kendiliğinden olmadı. Hepsi kadınların kolektif mücadelesinin sonucudur.
Ama mücadele bitmedi. Çünkü şiddet de bitmedi. 1976’da kadınlar “bu suçtur” demeyi öğrendi.
2026’da ise şunu söylüyorlar:
“Bu erkek devlet sistemidir.”
Ve bu sistemi değiştirmek hâlâ kolektif ve uluslararası bir mücadeleyi gerektiriyor.
