Ayşe Buğra’nın Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika kitabında (2021) ve pek çok çalışmasında yürüttüğü sosyal politika tartışmalarında vurguladığı gibi, Türkiye’de yoksulluk ve kırılganlık hâlleri çoğu zaman hak temelinde değil, sadaka ve yardım rejimi üzerinden yönetiliyor. Bu rejimde devlet, hizmet sunan bir hak öznesi olarak değil; lütuf dağıtan bir aktör olarak konumlanıyor. Devlet yardım veriyor ama süreli, koşullu ve “ahlaki” bir çerçeveye bağlanmış biçimde
Bu yazıda bilinçli olarak “engelli” sözcüğü yerine “sakatlığı” tercih ediyorum. Acıtan, rahatsız eden, hakaret olarak kullanılan “sakat” kelimesini ters yüz eden sakat aktivistlerin işaret ettiği gibi, bu tercih bir dil hassasiyetinden ziyade politik bir pozisyona dayanıyor. Bülent Küçükaslan’ın “Sakat Politiktir” yazısında[1] belirttiği üzere Türkiye’de “sakat”tan “özürlü”ye, oradan “engelli”ye uzanan dil değişimi, çoğu zaman ilerleme gibi sunulsa da (2011) sakatlığı bireysel bir eksiklikmiş gibi tanımlayan, eşitsizlikleri görünmez kılan bir işleve sahip. “Özür”, mahcubiyeti ve kusuru; “engelli” ise sorunu kişinin kendiliğine, deneyimine sabitleyen teknik bir dili yeniden üretiyor. Bu nedenle (tüm çalışmalarımda olduğu gibi) burada da sakatlığın politikalarda ve normlarda kurulduğunu hatırlatan o rahatsız ediciliğini sahipleniyorum. Nitekim bu rahatsız edici çınlama; tıpkı queer, siyah ve çingene sözcüklerinde olduğu gibi, aşağılayıcı bir anlamın sahiplenilmesi, bu anlamı tersyüz ederek özneliğin ve hak mücadelesinin kurucu unsurlarından biri hâline getiriyor.
Bu politik pozisyonu hatırlatmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü deprem sonrasında hayatta kalanlara, ruhsal ve fiziksel olarak sakatlananlara, hastalananlara bakış; yaşlılığı da benzer şekilde, bireysel bir eksiklik ve yönetilmesi gereken bir yük olarak ele alıyor. Bunun üzerine bir de 6 Şubat’a birkaç gün kala Nagehan Alçı’nın deprem bölgesine dair paylaştığı ve “depremzede rehaveti” (2026a) gibi ifadelerle çerçevelenen tweetleri gibi yalnızca “kişisel bir gözlem”e dayanmayan “sosyolojik gerçek” (2026b); Türkiye’de uzun süredir işleyen sağlamlık merkezli ve devletin sorumluluğunu yok sayan bir sosyal politika tahayyülünün açık örneği. Bu bakışta depremden hayatta kalanlar, özellikle de sakatlananlar, yaşlılar ve kronik hastalıkları olanlar, hak talep eden yurttaşlar değil; kendilerine sunulanla yetinmesi beklenen, fazlasını istediklerinde ise “nankör” ya da “alışmış” ilan edilen özneler olarak konumlandırılıyor.
Oysa üzerinden 3 sene geçmesine rağmen 6 Şubat depremleri, hayatta kalanları, yakınları ve depremden etkilenenleri hem doğrudan hem de ikincil olarak etkiliyor. Ancak bu yazının konusunun odağını sakatlık çerçevesinden koparmamak adına bu hattan devam ederek; 6 Şubat depremlerinin pek çok yeni sakatlığı beraberinde getirdiği gibi, mevcut sakatlıkların ve bedensel zihinsel çeşitliliklere dayalı ayrımcılıkların görünmezleştirilmesinin derinleşmesini; yaşlılığın ve kronik hastalıkların ne kadar kırılgan koşullarda sürdürüldüğünü kat be kat bizlere gösterdi. Deprem nedeniyle sakatlananların en başta temel haklarına ve hizmetlere dahi erişememesi; yaşlıları, bakıma ihtiyacı olanları ya da kronik hastalıkları olanları tek bir “yardım alıcı” kategorisinde toplayan sağlamcı bakış yahut “mağdur siyaseti”ni vurgulayan dil (Alçı’ya ait vb. söylemlerden hareketle), problemi işaret etmek ve eşitsizlikleri azaltmak şöyle dursun, yeniden karşımıza çıkarıyor. İşte burada da mesele, pek çok ezilen, dezavantajlı kimliğin de deneyimlediği gibi, kimin hayatının yaşanabilir sayıldığına geliyor.
Ayşe Buğra’nın Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika kitabında (2021) ve pek çok çalışmasında yürüttüğü sosyal politika tartışmalarında vurguladığı gibi, Türkiye’de yoksulluk ve kırılganlık hâlleri çoğu zaman hak temelinde değil, sadaka ve yardım rejimi üzerinden yönetiliyor. Bu rejimde devlet, hizmet sunan bir hak öznesi olarak değil; lütuf dağıtan bir aktör olarak konumlanıyor. Devlet yardım veriyor ama süreli, koşullu ve “ahlaki” bir çerçeveye bağlanmış biçimde. Deprem sonrası hayatta kalanlara sunulanlar da tam olarak bu mantıkla şekilleniyor. Aradan 3 yıl geçmesine rağmen hâlâ erişilebilir olmayan düzenlemeler, konteyner kentlerde barınmanın kalıcılaşması, ulaşım, kamu binaları, devlet daireleri ve sağlık hizmetleri sakat, hasta ve yaşlıları gözeterek düzenlenmiyor. Bu durumda hizmetin, desteğin dahi sağlan(a)madığı noktada hizmet ile hak arasındaki fark belirginleşiyor. Hizmet, verilip geri alınabilir — ki sürekli bir desteğin söz konusu olmadığını bu hafta yayımlanacak pek çok haberde görebileceksiniz —; hak ise talep edilebilir ve savunulabilir; bu da eşit yurttaşlığın parçasıdır. Bugün deprem bölgesinde sakatların, yaşlıların ve bakım ihtiyacı olanların karşı karşıya kaldığı sorun, hizmetin dahi kısmi ve kesintili varlığına, ancak hakkın yokluğuna dayalıdır. Mevcut durumda sakatlık ve yaşlılık, yalnızca fiziksel yıkımın değil; idari yapısızlığın, sürekliliği olmayan sosyal desteklerin, parçalı sağlık hizmetlerinin ve erişilebilirlikten tamamen yoksun bir yeniden inşa sürecinin içinde sıkışıp kalmıştır. Ulaşımın fiilen mümkün olmaması, sağlık ve sosyal hizmetlere erişimin kent merkezleriyle sınırlanması, yardımcı cihazların ve bakım desteklerinin piyasa koşullarına terk edilmesi, rapor ve haklara erişimde keyfî uygulamalar, kamusal alanların sakat ve yaşlı bedenler gözetilmeden düzenlenmesi, elektrik ve altyapı kesintilerinin doğrudan yaşamı felç etmesi ve tüm bunların gündelik hayatta görünmez kılınması, sakatların ve yaşlıların toplumsal hayattan çekilmesine yol açmaktadır. Böylece 3 sene önce afetten kaynaklanan eşitsizlikler geçici olmaktan çıkmakta; sakatlık, yaşlılık ve kronik hastalık hâlleri kalıcı bir dışlanma biçimine dönüştürülmektedir. Özel ihtiyaçlar “istisna” olarak görülüyor, bu nedenle de planlamanın dışında bırakılıyor.
Tam da bu noktada, tartışmayı yalnızca ihmal, yetersizlik ya da gecikme meselesi olarak ele almak yetmiyor. Çünkü karşımızdaki tablo, geçici aksaklıkların değil; sakatlığı, yaşlılığı ve kronik hastalıkları baştan “olağan hayatın” dışında konumlandıran bir yönetim ve sosyal politika anlayışının sonucu. Bu nedenle sorulması gereken soru artık “ne kadar yardım verildiği” değil, nasıl bir yaşamın mümkün kılındığı.
Burada “bağımsız yaşam” kavramı hayati önem taşıyor. Birleşmiş Milletler’in “engelli bireylerin bağımsız yaşama ve topluma dâhil olma hakkı” olarak tanımladığı bu ilke, temel bir insan hakkına işaret ediyor (Birleşmiş Milletler, 2006). Bu başlık altında tanımlanan bağımsız yaşam, sakatların kimseye muhtaç olmadan ya da tek başına yaşaması anlamına gelmez. Aksine, nerede, nasıl ve kiminle yaşayacaklarına kendilerinin karar verebilmesini; ihtiyaç duydukları destek hizmetlerine erişebilmelerini ve toplumdan izole edilmeden, toplumun bir parçası olarak yaşamlarını sürdürebilmelerini ifade eder. Bu hak, sakatların aileye, kuruma ya da hayırseverliğe mahkûm edilmemesini; barınmanın, ulaşımın, kamusal hizmetlerin ve sosyal yaşamın sakat bedenleri ve zihinleri gözeterek düzenlenmesini zorunlu kılar. Burada mesele sürekli bir yardım almak değil, bireylerin kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olabilmeleridir.
Üstelik deprem sonrasında bağımsız yaşamın yokluğu, bakım emeği üzerinden var olan eşitsizlikleri daha da artırıyor. Konteyner kentlerde, geçici barınma alanlarında ya da erişilemeyen konutlarda yaşamaya zorlanan dezavantajlılar için hayat, kaçınılmaz bir “bağımlılık” ilişkisi içinde yeniden kuruluyor: aileye, çoğu zaman da aileden kadınlara bağımlı bir yaşam. Oysa depremle birlikte ağırlaşan bu vaziyet, sakatların ya da yaşlıların “doğası gereği bakıma muhtaç” olmasından değil; bakımın ve destek hizmetlerinin kamusal bir sorumluluk olarak örgütlenmemesinden kaynaklanıyor.
Artık bunca süreye rağmen deprem sonrasında gereken şey, yeniden inşayı yalnızca ayakta duran binalarla ölçmeyen bir bakış açısı. Sağlamcılığın norm kabul ettiği idealler yerine, bedensel ya da zihinsel fark gözetmeksizin özel gereksinimleri ve çeşitlilikleri olağan hayatın parçası sayan kapsayıcı politikalardan söz ediyorum. Yardımla, sabırla, telkinle idare edilen değil; haklarla güvence altına alınmış bağımsız bir yaşamdan. Aksi hâlde deprem, enkazlar kaldırıldığında ve binalar tamamlandığında kapanmış kabul edilirken — üstelik hâlâ bu aşamaya geçilememişken — sakatlar, yaşlılar ve kronik hastalıkları olanlar için hayat yine erişilemez kalacak. Bu da yeniden inşa söylemi altında sağlamcı bir düzenin tekrar tekrar üretilmesi ve kalıcı hâle gelmesinden başka bir anlama gelmiyor.
Son Not:
Alçı, Nagehan. (2026a, 3 Şubat). Günlerdir deprem bölgesinde YouTube kanalım için çekimler yaptık [Tweet]. X. https://x.com/Nagehanalci/status/2018739549825040771 03.02.2026.
Alçı, Nagehan. (2026b, 4 Şubat). Ben sadece bölgede herkesin bildiği ve gördüğü izlenimleri paylaşıyorum. [Tweet]. X. https://x.com/Nagehanalci/status/2018970187949580581 04.02.2026.
Birleşmiş Milletler. (2006). Engelli Hakları Sözleşmesi: Madde 19 – Bağımsız yaşama ve topluma dâhil olma hakkı. https://www.un.org/development/desa/disabilities/convention-on-the-rights-of-persons-with-disabilities/article-19-living-independently-and-being-included-in-the-community.html
Buğra, Ayşe. (2021). Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika. (10. Baskı). İstanbul: İletişim Yayınları.
Küçükaslan, Bülent (2011). “‘Sakat’la Yüzleşme Denemeleri”. Bianet. 27.09.2011. https://bianet.org/yazi/sakat-la-yuzlesme-denemeleri-132984 31.01.2026
[1] Bianet’te Küçükaslan’ın “Sakat Politiktir” yazısına erişilemediğinden, metinde yazarın hemen bu yazı sonrasında kaleme aldığı aynı konulu “‘Sakat’la Yüzleşme Denemeleri” yazısını referans gösterdim.

