Kadının ekonomik bağımsızlığı, ataerkinin en temel dayanağını çözer. Kadınların üretim araçlarına, emeğin örgütlenmesine ve kamusal karar süreçlerine erişimi, şiddetin yapısal zeminini zayıflatır. Bu nedenle toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi, aynı zamanda mülkiyetin demokratikleştirilmesi mücadelesidir
Kadına yönelik şiddet, modern dünyada en yaygın insan hakları ihlallerinden biridir. Ancak bu şiddet ne yalnızca bireysel bir sapma ne de kültürel bir “alışkanlık”tır; o, tarihsel olarak şekillenmiş mülkiyet ilişkilerinin, toplumsal cinsiyet rejimlerinin ve iktidar biçimlerinin kesişiminde doğmuş bir olgudur.
Şiddet, toplumsal düzenin “özel alan” dediği yerde, yani evin duvarları arasında, sessizce meşrulaştırılır. Bu meşrulaştırma biçimleri, tarih boyunca kadının bedenini, emeğini ve arzularını kontrol etme biçimleriyle iç içe geçmiştir.
Dolayısıyla kadına yönelik şiddeti anlamak, yalnızca hukuki veya psikolojik bir analiz değil, aynı zamanda mülkiyetin ve üretim biçimlerinin tarihsel eleştirisini gerektirir.
Antropolojik araştırmalar, klan topluluklarda kadın ve erkeğin üretim süreçlerinde birbirini tamamlayan roller üstlendiğini gösterir. Ancak tarım devrimiyle birlikte üretim fazlası ortaya çıktığında (artık ürün), mülkiyet kavramı doğdu. Mülkiyetin kişisel biçim alması, yalnızca doğa üzerindeki değil, kadın üzerindeki tahakkümün de başlangıcı oldu.
Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinde, “kadının tarihsel yenilgisi”nin erkeklerin üretim araçları üzerindeki denetimi ele geçirmesiyle başladığını belirtir. Kadın, bu noktadan itibaren “üretken emek”ten dışlanmış, üreme emeğine indirgenmiştir. Kadının bedeni artık yalnızca kadının biyolojik bedeni değil, ekonomik bir mülkiyet alanına dönüştürülmekle beraber politika üretme merkezi olmuştur. Evlilik, bu mülkiyetin hukuki biçimiyken; namus, ideolojik biçimi haline getirilmiştir.
Felsefi gelenek içinde kadının “öteki” konumuna itilmesi, şiddetin sembolik kökenini oluşturur. Aristoteles’ten Hegel’e uzanan çizgide kadın, akıl ve kamusal alanın dışında konumlandırılmıştır. Dünyayı çözümleyen filozoflar ne olmuştu da kadını çözememişti? Görmemede ısrar ettiren neydi?
Schopenhouer, kadını savaşılması gereken bir düşman değil, kontrol altına alınması gereken bir tehdit, olarak tanımladı. Yine Nietsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında, “kadına gidiyorsan kamçıyı unutma” ifadesi ile kadını yalnızca kontrol altına alma çağrısında bulunmadı, kadının varlığını felsefi olarak ele almadı, müdahaleci olarak ele aldı. Kadın felsefenin kenarına itildi, sistem dışı olanın susacağı düşünülse de kadın susmadı.
Pierre Bourdieu, Eril Tahakküm adlı eserinde, bu sembolik düzenin nasıl ‘doğal’laştırıldığını gösterir: toplum, erkeğin iktidarını “kendiliğinden meşru” sayar. Kadın, kültürel olarak edilgenleştirilirken, erkek özne olarak kodlanır. Böylece şiddet, yalnızca fiziksel bir eylem değil, sembolik bir “dil” haline gelir; kadını sessizleştiren, görünmez kılan bir toplumsal jesttir.
Kapitalist üretim biçimi, tarihsel ataerkiyi tasfiye etmemiş; aksine onu yeniden biçimlendirmiştir. Kadının emeği, kapitalizmin iki temel sütununu desteklemiştir:
1)Ücretsiz ev içi bakım emeği, yani yeniden üretim emeği.
2)Düşük ücretli, güvencesiz işlerde yoğunlaşan “yedek işgücü ordusu”.
Silvia Federici, Caliban ve Cadı adlı çalışmasında, modern kapitalizmin kadın bedenini nasıl disipline ettiğini gösterir. Cadı avları, aslında “kadının bedenini mülkiyet ilişkileriyle uyumlu hale getirme” sürecinin tarihsel ifadesidir. Kadının üreme kapasitesi, erkek mülkiyetinin ve soyun sürekliliği için denetim altına alınmıştır. Dolayısıyla kadına yönelik şiddet, sadece bireysel bir iktidar sapması değil, mülkiyetin yeniden üretiminde sistematik bir araçtır.
Devlet de bu yapının nötr bir gözlemcisi değildir. Aile, özel mülkiyetin ideolojik mikrokozmosudur; devlet, onun koruyucusudur. Kadına karşı şiddetin sürekliliği, bu yapısal iş birliğinin ürünüdür.
Erkekliğin inşası, iktidar ilişkilerinin mikro düzeyde yeniden üretimidir. Raewyn Connell’in kavramsallaştırdığı “hegemonik erkeklik”, erkekleri de disipline eder: erkek, güçlü, hâkim, duygusuz olmalı; sevgiyi ancak tahakküm yoluyla ifade edebilmelidir. Sevmenin ve sevilmenin yek koşulu tahakküm safsatası ile bir inşa gelişti.
Bu hegemonik normlar, toplumsal değişimle çatıştığında erkeklik krizi doğar. Kadına yönelik şiddet, çoğu zaman bu krizin şiddetli dışavurumudur — bir iktidar kaybı korkusunun telafisidir.
Kadının eğitim, ekonomik ve kamusal görünürlüğünün artması, ataerkinin sarsılmasına yol açarken, bu sarsıntı çoğu zaman erkeklerce “şiddetle yeniden kurulan düzen” olarak deneyimlenir.
Erkek Kültürü, şiddeti yalnızca anlatmaz; onu yeniden üretir. Mitlerde, masallarda, televizyon dizilerinde erkek çoğu kez “koruyucu” olarak sunulur; kadının varlığı erkeğin eylemine bağlıdır. “Sevdiğini dövmek” ya da “namusunu korumak” gibi ifadeler, sembolik şiddetin dilsel tortularıdır.
Bourdieu’nün kavramsallaştırdığı “sembolik şiddet”, burada toplumsal bilinçaltında işler: Kadın kendine biçilen rolü “doğal” kabul eder, erkek ise tahakkümünü “haklı” sayar. Bu karşılıklı kabulleniş, fiziksel şiddetin meşruluk zeminini hazırlar.
Kadına yönelik şiddetle mücadele, yalnızca yasal yaptırımların değil, toplumsal inşanın konusudur.
Kadının ekonomik bağımsızlığı, ataerkinin en temel dayanağını çözer. Kadınların üretim araçlarına, emeğin örgütlenmesine ve kamusal karar süreçlerine erişimi, şiddetin yapısal zeminini zayıflatır. Bu nedenle toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi, aynı zamanda mülkiyetin demokratikleştirilmesi mücadelesidir.
Toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimi yalnızca kadınlara değil, özellikle erkeklere yönelmelidir. Erkeklik kimliği, duygusal farkındalık ve empati temelinde yeniden inşa edilmelidir.
Kültürel üretim alanlarında —medya, sanat, edebiyat— kadının temsili “kurban” figüründen çıkarılıp özneleşen, direnen bir figüre dönüştürülmelidir.
Yasal düzenlemeler, şiddeti yalnızca cezalandırmamalı, aynı zamanda önlemelidir. Sosyal politikalar, kadın sığınaklarını “yardım” değil “özgürlük mekânı” olarak kurmalıdır. Rojava’daki Jinwar modeli yapılar yaygınlaştırılmalıdır.
Hukukun dili, kadını korunan değil, özne olarak tanınan bir varlık haline getirmelidir.
Kadına yönelik şiddet, bireysel bir patoloji değil, toplumsal bir epistemolojidir; yani insanın insana bakışının bozulmuş biçimidir.
Bu şiddet biçimi, yalnızca kadını değil, erkeği de zincire vurur: biri nesneleştirilir, diğeri tahakkümün yüküyle sakatlanır.
Gerçek kurtuluş, mülkiyetin, cinsiyetin ve iktidarın yeni bir eşitlik anlayışı içinde çözüldüğü bir demokratik toplumsal düzende mümkündür.
Kadının özgürleşmesi, insanın kendini yeniden inşa imkânıdır. Özgürleşen kadının örgütlenmesi toplumsal özgürlüğe giden yoldur.
Ve belki de bu yüzden, kadına karşı şiddetle mücadele, insanlık tarihinin en derin etik devrimidir.

