“Çocuklarımızın, bu yoz ve zalim sistemde yetişmesine izin vermeyeceğiz. Bu sisteme karşı savaşmak zorundayız. Ben kendi adıma her şeyimi vermeye hazırım; gerekirse hayatımı da…” -Patria Mercedes Mirabel
Tarih 25 Kasım 1960’ı gösterdiğinde üç kız kardeş, Clandestina Hareketi’nin öncülerinden Minerva Argentina Mirabel, Maria Teresa Mirabel ve Patria Mercedes Mirabel Dominik Cumhuriyeti’ndeki Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadelede oldukları günlerde tecavüz edilip katledildiler. Devlet yetkilileri bedenlerine kaza süsü vererek bu katliamı bir cinayet olmaktan çıkarmaya çalıştı. Bedenleri bir uçurumun kenarında bulundu. Fakat olayın bir tecavüz ve katliam olduğu kısa sürede anlaşıldı. 25 Kasım 1981’de Kolombiya’da organize edilen Birinci Latin Amerika ve Karayip Kadınlar Kurultayı’nda ve 1999’da BM Genel Kurul Kararlarıyla, katledildikleri günü, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü” ilan edildi.
Trujilo ve diktatörlüğünü bu kadar yıldan sonra acılar dışında kimse hatırlamıyorken, Mirabel Kardeşleri her yıl dünyanın yarısı, bütün dünya kadınları anmaya ve anılarıyla mücadele etmeye devam ediyor. Çünkü haklıydılar, hakikatin peşinden gitmekten korkmadılar. Ve hayatları pahasına bu sistemle savaştılar…
Aradan 65 yıl geçmesine rağmen uğruna savaştıkları dünyanın kötülüğü değişmedi, her yıl hala binlerce kadın katledilmeye, ülkeler savaşlar açarak veya savaşların çıkmasını destekleyerek veya otoriter rejimlerle kadınları, çocukları, kültürleri, inançları, kimlikleri katletmeye devam ediyor. Kadına yönelik şiddet ise büyük bir savaş bilançosu olmaya… Erkek şiddeti verilerini anlatmak hiçbir kadının severek yaptığı bir iş değil. Fakat sessiz, sakin, görünmeden yürütülen bu saldırıları görünür kılmak ve ataerkiyi ifşa etmek için bu yöntemi kullanmak zorunda bırakılıyoruz. Aksi takdirde; “kadın-erkek eşit, ortada bir sistem sorunu yok” denmeye ve kadınlar sessizce, normalmişçesine öldürülmeye devam ediyor.
Ve dünya verileri gözlerimizin önüne korkunç bir tablo seriyor. BM “tahmini” verilerine göre her yıl ortalama elli binden fazla kadın erkek şiddeti ile öldürülüyor. Bir başka hesaplamayla dünyada her bir saat içinde en az beş kadın katlediliyor. 8,2 milyar insan nüfusundan her yıl en az elli bin kadın sadece kadın olduğu için erkekler tarafından öldürülüyor.
Bütün bu acı gerçekliklerin arasında AKP iktidarı Türkiye’deki kadına yönelik şiddet oranlarının düştüğünü, aile güçlendirilirse bu sorunun da çözüleceğine inanmamızı bekliyor. Ya da inanalım veya inanmayalım, bildiğini okumaya devam ediyor. Tarihi, sosyolojiyi, bilimi ve de en önemlisi kadınların yaşamlarını buruşturup çöpe atıyor, muhafazakâr ideolojik hattını kadınların yaşamlarını göz ardı ederek inşa etmeye çalışıyor. Kadınları kendi başlarına bir varlık olarak kabul etmiyor ve sadece aile içerisindeki bireyler olarak tanımlıyor. Yaşanan şiddet ve bu şiddetin yarattığı krizi çözmek gibi bir amaç yok. Şiddet olağan bir olgu gibi görülmeye, yaşatılmaya devam ediyor. Sonuçları ise kadınların yaşamları oluyor. Acı gerçekliğimize göre;
2024 yılında en az 394 kadın cinayeti ve 259 “şüpheli kadın ölümü” gerçekleşti. (Kadınları öldürüp, cinayeti “şüpheli” hale getirmenin ne demek olduğunu belki de en iyi Mirabellerden biliyoruz…)
2025’in ilk on ayında en az 317 kadın erkek şiddeti ile katledildi.
Bu verilerin soğuk bir rakamdan ibaret olmadığını bilmek her kadını öfkelendiriyor. Bizlerden çalınan yaşamlar rakamlarla ifade edilmeyecek kadar değerliydi, değerliler çünkü. Erkek şiddetine boyun eğmediği için boşanmak isteyen kadınların katledilmesi, boşandıktan sonra peşlerini bırakmayan eski kocalar tarafından kadınların katledilmesi, kendi yollarını seçmek istedikleri için babalar, amcalar, abiler, evdeki erkekler tarafından kadınların katledilmesi, hiçbiri bir tesadüfün sonucu olmadı. Bin yıllardır inşa edilen erkekliğin ve bugün kışkırtılarak ayakta tutulmaya çalışılan ataerkil sistemin birer sonucu hepsi.
TBMM’de son dört yıl içerisinde iki kez Kadına Yönelik Şiddeti Araştırmak ve Önlemek amacıyla komisyon kuruldu. AKP’nin komisyona çağırdığı isimlerin çoğu ataerkil şiddeti psikolojik ve kişisel gerekçeler anlatarak meşrulaştırmaya çalıştı. Öyle ki bir erkek akademisyen; “erkeklerdeki ayı geni şiddet uygulamalarına sebep oluyor” dedi. Çözümleri ise basit; aileyi güçlendireceğiz, bu işi çözeceğiz.
Komisyonların ve yapılan sözde açıklamaların elle tutulur hiçbir çıktısının olmaması bir yana; AKP bütün bu çalışmaları toplumsal tepkiyi azaltmak adına kullanışlı bir aparat olarak öne sürmeyi devam ediyor. Daha fazla kadın katledince bir komisyon kuruluyor, bakın bu işle ilgileniyoruz deniliyor, sonrası aynı…
Bir sistem sorununu psikolojik, kişisel gerekçelerle açıklamaya çalışmanın sosyolojik olmadığı gibi elle tutulur bir yanı da yok. Erkeklerin “öfke sorununu çözmeye” çalışıyorlar mesela. Hiçbiri de çıkıp demiyor “işte, kahvede sinirlendiği adama sesini çıkarmıyor, öldürmüyor da evdeki kadın nasıl da “kolay lokma” oluyor?” Hiçbiri demiyor mesela “kadınlar öfkelenince neden erkekleri öldürmüyor da erkekler öfkelenince kadınları acımasızca katlediyor…” Bizler cevabını iyi biliyoruz.
Elbette ki bu yaklaşım tesadüf değil. Ataerkil sistemi olabildiğince canlı tutmaya çalışan, bu yolla erkekliği yücelterek ideolojik amaçları gerçekleştirmeye çalışan bir politik hat var karşımızda. Cumhurbaşkanı önce 2025 yılını Aile Yılı ilan etti, fakat bu kadar erkeklik krizinin olduğu bir ortamda istedikleri “mutlu aile” ortamını yakalamayacaklarını fark etmiş olsalar ki hedefi daha da büyüterek 2026-2035 yılını “Aile ve Nüfus 10 Yılı” ilan etti.
Ve yapılan açıklamada “doğurganlık oranlarındaki düşüşü varoluşsal bir tehdit olarak” değerlendirdi. “Doğurganlık hızı ilk kez 1,48’e geriledi, bu bir felaket.” Kadın cinayetlerinin bu denli yüksek olduğu ülkede bu cinayetlere dair bir gün bile “tehdit, felaket…” gibi açıklamalar yapılmadı. “Aile, kadını koruyan, çocuğu büyüten, sosyalleştiren, insanı yaşatan bir yapıdır.” diye de ekledi. Ailelerinin içerisinde katledilen kadınlarla ilgili tek bir söz söylemeden…
Bugün hala mahkemeler erkek katillere tahrik indirimi, iyi hal indirimi yapmaya devam ediyor. Şiddet gördüğü için karakollara başvuran kadınlar “kocandır, bir şey olmaz” diyerek evlerine geri gönderiliyor. 6284 uygulanmıyor, zar zor bin bir emekle çıkartılan koruma kararlarına rağmen kadınlar öldürülmeye devam ediliyor. Kadının özgürleşmesi değil, evinde köleliği kabul etmesi için elinden geleni yapan bir zihniyet ile karşı karşıyayız.
Fakat Mirabellerin başlattığı mücadelenin gerekçesi hala çok canlı. Kadınlar hayatları pahasına yaşamaya, mücadele etmeye devam ediyor, ataerkil sistem ise katletmeye… Lakin 65 yıl sonra kadın mücadelesi şimdi daha güçlü, daha özgür, daha büyük. Erkekliği yücelten, kadın varlığını büyük bir tehdit olarak gören bu sisteme karşı kendi yolumuzda kendi yöntemlerimizle evlerde, sokaklarda, iş yerlerinde, okullarda, siyasi partilerde, olduğumu her yerde direnmeye devam ediyoruz… Mirabellerin direnişleri boyunca kullandıkları kod adlarının adı olan “Kelebekler” tarihe büyük bir miras da bıraktı, mücadelemiz tıpkı onların isimleri gibi kelebek etkisi yaratarak büyümeye etti, ediyor. Biz bunu #metoo eylemlerinde, Jin Jiyan Azadî protestolarında, Las Tesis dans protestolarında, uluslararası kadın grevlerinde gördük. Dünyanın bir köşesinde uçan kelebek diğer köşesinde kendi kanatlarıyla uçmaya, büyük fırtınalar koparmaya devam etti. Çünkü sevgili Patria Mirabel’in söylediği gibi; “çocuklarımızın bu yoz ve zalim sistemde yetişmesine izin vermeyeceğiz…”

