Direnenler olmaz ise mekanlar anlam yitimine uğratılır. Direnenler olmazsa iki göç bir yangın eder
Acı bir sessizlik çavlanıyordu soğuk havanın genzinden. Bir gök gürlemişti zemheri veda ederken. Ne ilahi bir sesti ne de muhteşem bir ses. Bir ses yükselmişti gecenin bağrından. Üstelik usulca uyandırılmamıştı bu sefer çocuklar.
Bembeyaz bir sabahın kör karanlığına gözlerimizi açmıştık.
Aynalar pazarındaydık, nereye dönsek acı nereye dönsek kırık dökük.
Nerde durduysak tedirginlik çaresizlik vardı.
6 Şubat günü Pazarcık’taydım.
Marifetin kapısından geçip hakikate varanların dergahında, soylu kadınların toprağındaydım. Pulyanlı’da Elif Ana, Esmapur’da Esme Ana, Musolarda Bese’nin toprağındaydım.
4 mevsimde, 4 kapıda binbir acıyı yüreğine eşeleyenlerin, göç yolunu kendine sığınak yapanların yurduna gelmiştim.
Bir hoşgörünün yitikliğinde seyredilmiş ömürlerin, bir felaketin azabına değen son demlerine tanık olmaya gelmiştim. Bazı yüklerin tek omuzda yer bulamayacak kadar ağır olduğunu bu tanıklıkta bir kez daha yaşadım.
Bu coğrafyanın acı yükleri, yaşanmışlıkları artık tek omuza ağır geliyordu. Maraş, Pazarcık asrın felaketinden önce de katliamlara, yok edilme politikalarına, topraksızlaştırma ve bilinçsizleştirmeye tanıklık etmişti her tanıklık öncekinden ağır sonuçlansa da koparılmak istendiği yerden yeniden yeşeren bir gerçeklik de vardı burada.
Toprağında yetiştirdiği koruyucu bitki olan karaçamlar gibi Alevilik inancı da her katliama karşı kendini burada korumak için ant içmişti.
“Güneş ne zaman doğacak filmine” atılan bir bombayla başlayan katliam süreci günlerce sürmüştü. Onlarca Alevi çocuk, kadın, yaşlı vahşetin sınırlarını aşacak yöntemlerle katledilmişti. Evleri yakılmış, yakılmayan evler oturulmayacak duruma getirilmişti. Elif Ana’nın ablası Cennet Şimal gibi bir çok kadın sokak ortasında kendi komşusu tarafından katledilirken Alevilerin birçoğu topraklarını terk etmek zorunda kalmış, Avrupa ve İstanbul’a gitmek zorunda kalanların sayısı çok artmıştı. Kimisi kısa süre sonra yurduna dönmüş kimisi de göç etmeyi reddedip topraklarını hiç terk etmemişti.
Ölümle yaşam, çokluk ile teklik, ışık ile karanlık arasındaki perde muktedirler eliyle inceltilmişti.
Faillerin suçlarını örtmekten başka işe yaramayacak kalın yeşil bir perde çekilmişti adeta.
Öyle ki Maraş kısa bir süre sonra gericiliğin merkezi olarak örgütlendirilmeye çalışılıyordu. Katliamda fail olanların yargılanmak bir yana vekil sıfatı olarak ödüllendirildiği bir yer olmuştu. Daiş artıklarının kendine örgütlenme yaratmaya cesaret ettiği bir düzende Alevi kimliği ile yaşamak direnişten kök almakla mümkündü.
Alevi kadınların yaşamları boyunca yaşadıkları korku, acı ve sürgünler zorunlu göçlerle birlikte toplumsal hafızalarına nakşedilmişti.
6 Şubat depremiyle gönüllü olarak gittiğimiz Pazarcık’ta yaşam ortadan ayrılmış bir yol ile keskin bir farklılığı yaşatıyordu.
Yolun üstü, yolun aşağısı.
Pazarcıklı Hasan Hoca bu yolun Aleviler ve Sünniler arasındaki ayrımcılığın somut tarifi olduğunu söylemişti. Yolun bir yanında Sünniler yaşarken yolun diğer yanında Aleviler yaşıyordu. Depremin taraf seçmeyeceğini bilsek de iktidarların böyle yaklaşmayacağını bilerek Alevi köylerine doğru yani Hasankoca Köyevine dayanışma için gitmiştik.
Göç etmeyen, Avrupa’ya gitmeyen yaş almış Alevi kadınlarının kaldığı Hasankoca Köyevine vardığımızda deprem mağdurlarının neredeyse hepsinin yaşlılardan oluştuğunu görmek çok şaşırtmıştı bizleri. Pazarcık’ın gençleri yok mu? sorusunu sorduğumuzda “herkes Avrupa’da” cevabını almıştım. Yüzlerce yaşlı ve çoğu yatalak olan kadim insanların bizleri görünce korku ve tedirginlik içeren yaklaşımlarına hikayelerini öğrenince anlam verecektim. Anlam verdiğim zaman gelip çattığında ise bizler gönül bağımızı zaten çoktan kurmuş olacaktık.
Hasankoca Köyevinin yaş ortalaması 55 yaşlarıydı. Katliamdan geriye ne kaldı diye soran olursa diye yitip giden köksüz geleceği göstermek isterdim. Hem öfkeli hem üzgündüm. Öfkem göçe sebep olanlaraydı, öfkem tarihi tekerrür ettirmek isteyen bu sistemeydi. Çünkü Bizler ulaşana kadar Alevi köylerine hiçbir yardım ulaşmamıştı. AFAD çadırları Sünnilerin yaşadığı bölgede kurulmuştu. Hasankoca Köyevinde 300’den fazla insan barınırken elektrik, su, yiyecek yani hiçbir şey yoktu. Ne ulaşılacak bir yetkili vardı ne de bir kurum. Köy evinde 45 yaşlarında engelli olan bir insanın korkudan kaynaklı kalp krizi geçirerek ölümüne tanıklık etmiştik, cenazeyi bir battaniyeye sarıp 4 gün yanımızda tutmuştuk. Yaşlı anne ve babası can veren çocuklarının başında 4 gün ağlarken bizler cenaze işlemi yaptıracak yetkili bulamadığımız için defin işlemini gerçekleştirememiştik. Yaşlı anne “Acının üstü acı var mıdır, kıyımın üstü kıyım var mıdır, vatanımın son parçası gitti, evim yıkıldı nereye göçeyim ben şimdi?” sözleri ile ağıt yakıyordu. 70 yaşındaki bir anne nereye göçecekti sahi? Göç yolu bir kez daha mı gözüktü sorusunu kendi kendime sorarken birkaç gün sonra yaşlı anne Avrupa’daki akrabalarının onları çağırdığını burada zorlanacaklarını Avrupa’ya göç edeceklerini ağlayarak söylemişti.
Katliam ve topraksız bırakma politikasıyla daha önce defalarca göçe zorlanan Pazarcık halkı bu sefer; önlem alınmaması ve müdahale edilmemesinin felakete dönüştürdüğü deprem ile topraklarını bırakmak, köksüzleştirilmek isteniyordu. Annenin akan her gözyaşı Pazarcık Alevilerinin tanıklık ettikleri katliamın, göçe zorlanmanın ve heybelerinde biriken acının ifadesiydi.
Yaşanan acılar kadar yaşanılan korkularda bizlere burayı elimizden geldiğince yaşanabilir bir yer haline getirme sorumluluğu yüklemişti. Çoğunluğu TJA’lı kadınların oluşturduğu sanatçı, sağlıkçı, eğitimci ve gençlerden oluşan gönüllüler Hasankoca Köyevini tüm maneviyatı ve emeğiyle bir dayanışma yurduna çevirmek için sabah akşam çalışmaya, ulaşılmayan köylere gitmeye gayret ettiler.
Köy evinin mutfağı ve yaşlıların sağlığı ile ilgilenen Eğitim Senli öğretmenler, depo bölümünde lohusa, hamile ve bebekler için paket hazırlayan sanatçılar, giyim ve hijyen çadırında deprem mağdurlarının ihtiyaçlarını karşılayan kadın hakları savunucuları, sinemacı ve edebiyatçılar vardı. Her sabah köy taramalarına giderek köylerden Hasankoca Köyevine gelemeyecek olan deprem mağdurlarının ihtiyaçlarını gidermek için hareketli ekipler oluşmuş, hareketli sağlık kabinleri de bu ekiple eş güdümlü yola çıkmaktaydı. Tetirlik’den Maksutuşağun’a; Ördekde’den Karagöller’e gidilmedik tek bir köy bırakılmamıştı.
10 gün boyunca yaşanan acıyı bir nebze olsun dindirmek yaraları sarmak için seferber olan gönüllüler sanki hep Pazarcıktalarmış ve hiç Pazarcık’tan ayrılmayacakmış gibiydiler.
Tüm çabamıza rağmen köyün yaşlıları birer ikişer Avrupa’ya göç etmeye başlamıştı. Avrupa’ya göç edenlerin topraklarına dönerek yaşamı inşa etmeye çabalama tercihleri yerine kalan son çınarlarımızı Avrupa’ya götürmeye çalışma çabaları baskın çıkmıştı. Sistemin kapsamayan, eşit vatandaşlık hakkını gözetmeyen yaklaşımları kaygıları arttırmıştı. Bizlere yöneltilen sorular bu kaygıları fazlasıyla yansıtıyordu. “Ne zamana kadar burada olacaksınız, aileniz sizleri sormuyor mu” diye yöneltilen bu soruların arkasında onları yalnız bırakıp bırakmayacağımız sorgusu vardı aslında. Hep tekrarı yaşanan bir hikaye yine kapılarını mı çalacaktı endişesi büyüktü.
Bütün bu kaygı ve soruların arasında bizler çözüm ararken ve bu çözümü dayanışma ile ortaya koymaya çalışırken, o zamana kadar ortada gözükmeyenler birden belirivermişti.
Deprem bu yana 10 gündür Hasankoca Köyevinde hummalı bir çalışmanın ortasındayken 7 AFAD yetkilisi ile devlet erkanı gelmişti. Bizlere dayanışma göstermek isteyen iş insanlarına “bizde devlet olarak buradayız” demişlerdi. Sahi devlet neredeydi 10 gün boyunca? Bu soru depremle sorduğumuz bir soru değildi aslında. 78 Maraş Katliamı’nda insanlar günlerce katledilirken de soruldu, katliamdan sonra Aleviler göçe zorlanırken de sorulmuştu, nihayetinde 11 ili etkileyen ve Pazarcık’ta taş üstünde taş bırakmayan asrın felaketinde yetkililer neredeydi bir kez daha sorulmuştu?
Türkoğlu’ndan, Narlı’dan, Antep’ten, Maraş merkezden deprem mağdurları Hasankoca Köyevine yardım istemek için geldiklerinde neredeydi bu yetkililer?
Cengiz Topel’de çocuğunun günlerce kısılan sesini dinleyen anneye “kendiniz müdahale etmeyecek bekleyeceksiniz bizi” diyen ama asla gelmeyen, bir anneye çocuğunun zamana yayılan ölümüne tanıklık ettiren AFAD neredeydi?
Şimdi tüm erkanı ile Hasankoca Köyevini basmış hiçbir gerekçe olmamasına rağmen kayyum girişiminde bulunmuşlardı.
Yüzlerce gönüllü ve yerel halk kendini yetkili olarak tanıtanlara neden 10 gün sonra müdahale etmek için geldiklerini elbette sormuşlardı. Verilen bir cevap yoktu şüphesiz.
Direniş kültürüne filiz vermiş bu toprakların biat etmeyeceğini direnenler hatırlatacaktı şüphesiz. Kayyuma biat etmeyenler Pazarcık’ı değil Hasankoca Köyevini bırakmak zorunda kalmıştı.
Bizlere kayyum tehdidi ile yönelenler bizden 2 gün sonra orayı terk edip gitmişti. Sonra hepimizin aklında beliren bir soru vardı:
“Neden?”
Bu soruya toplumsal hafızanın acıları kadar direniş kültürüne bakanlar elbette cevap bulacaktır.
2 göç bir yangın eder sözünü topraklarımızda manasına kavuşturmak son sözlerimin hükmüdür. Önce katliamlarla yok etmek istedikleri bir direniş kültürünü göçe zorlayanlar, bu sefer felaket haline getirdikleri deprem sonrası politikalarla ikinci bir göçe zorladılar. Çünkü artık Pazarcık’da göç edecek bir nesil daha yok. Direniş tarihi şüphesiz mekanı zamana sığdıracak kadar büyüktür. Ama tarihi asıl yaratanlar direnenlerin kendileridir. Muktedire ve zulmüne direnen onlarca kızıl örgülü kadın şimdi ait olmadığı topraklarda yaşamaya mahkum edilmiş durumda. Direnenler olmaz ise mekanlar anlam yitimine uğratılır. Direnenler olmazsa iki göç bir yangın eder.