Kuşkusuz, bulunduğumuz dar mekanlarda büyütülen kadın yoldaşlığının toplumsal yansımasıydı. Dört duvar arasında da olunsa, tek kişi de kalınsa artık öyle bir aşamaya gelinmişti ki, öyle bir toplumsal bağ kurulmuştu ki, bunu yıkmaya kimsenin gücü yetmeyecekti
Zindan gibi bir mekanı aşmak, öyle şiirlerde dile getirildiği gibi romantik değildir. Bir şeyleri aşmanın yolu, uzun bir yolculuktur. Her şeyden önce işe kendinle başlarsın. Acılarına, bir başkasının acısını merhem yaparak derman bulursun. “Yalnız değilim” dersin ve gün be gün çoğalırsın. Binlerce kalabalık içerisinde giderek yalnızlaştığımız, anlamsızlık içerisinde harcadığımız zamanın intikamını alır gibi sarılırsın hayata. Zamanın ve mekanın esiri olmaktan çıkarsın o an. Bu ise yeni bir hayatın başlangıcı olur. Duyarlılık ve empati gibi duyguları, kanser hücreleri gibi ruhumuzu saran hastalıklardan yavaş yavaş kurtularak tekrardan inşa etmeye çalışırız. Bir bakış, gülümseme ile birbirimizi anlayıp hissetmek gelişen kadın yoldaşlığının işaretiydi. “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” söyleminin can bulduğu yerde, bir de “dışarısı” diye adlandırdığımız koca bir toplum vardı. Göz görmese de, el dokunamasa da derinden, yürekten hissettiklerimiz…
Aylardan şubattı. Dilekçelere bakmadan günleri karıştırdığımız zamanlardan biri. Her zamanki sabah rutinleri içerisinde gözümüzü açmıştık. Kahvaltı masasına geçenlerin “rojbaş” larının yorgunluk durumuna göre değişen ses tonları dışında değişik bir gün değildi. Bitirenin “destxweş” deyişleri ile yavaş yavaş boşalırdı kahvaltı masası. Herkesin bir planı vardır zindan sabahlarında. Kimi yürüyüşe hazırlanır, kimi yarım kalan işleriyle uğraşır kimi de “son dakikalar ülkesi” ndeki gelişmeler için TV’ye bakardı.
O sabah açılan ilk haber kanalında ekranda görünen hayalet bir şehirdi. Maraş’tan bir görüntü; donuk, soğuk ve korkunç. Uzun uzun baktığımı hatırlıyorum. Karanlık, ıssız, yıkık bir kent… Anlamakta güçlük çekmiştim. “Deprem!” dedi TV’deki ses. Emin olmak için bir kez daha dinledim, okudum, baktım: “deprem olmuş!” “büyük deprem olmuş” “mahvolmuş”… Koridordan yükselen terlik sesleri odaya doluştu anında. Şaşkınlık, merak ve hüznün bilinmez ağırlığı yüklenmişti herkese. “Nerede?” “Kaç şiddetinde?”, “Ölenler var mı?” Deprem bölgesinde yaşayanların telaşını almakla başlamak gerekiyordu. “Biraz bekleyelim” “Bir şey yoktur” derken yavaş yavaş gelen görüntüler ile derin bir hüzün kaplamaya başladı hepimizi. Kentler yıkılmış ve insanlık enkazlar altında kurtulmayı bekliyordu. Görmediklerimizin zihnimizde yarattığı karelerin, seslerin sarsıntısı içerisindeydik.
O gün havalandırma kapıları geç açıldı. Balkonlardan sesler yankılanmaya başlamıştı. Yakın koğuşlar birbirlerine haber veriyorlardı. Uzakta kalan koğuşlar ise havalandırma kapısının açılmasını bekliyordu. Bir süre sonra aceleyle açılan kapıların ardındaki gardiyanların yüzleri, depremin şiddetini anlatmaya yetmişti. Herkes kendi yakınlarını merak ediyordu. İşlerini hemen bitirip, çekmeyen telefonlardan haber almak için uğraşacaklardı büyük ihtimalle. Açılan havalandırma kapısıyla birlikte etraf koğuşlar ile iletişim kurmaya başlamıştık. Üç farklı kilitle kapatılan, havanın bile zor geçtiği boşluklara ağzımızı dayayarak, bizi duymaları için şekilden şekle girdiğimiz demir kapılar ardında arkadaşlarımız ile konuşmaya çalışıyorduk. İletişim kuramadığımız uzak koğuşlarda kalanları sormaya çalıştık. Özellikle deprem bölgesinde ailesi, tanıdığı olan arkadaşlarımızı merak ediyorduk. Yapacak tek şey telefon etmekti. Ne tuhaf! Gardiyanlara depremi anlatarak telefon etmek istediğimizi söyledik. Oysa onlar dışarıda, bizler içerde olandık. İnfaz yasasındaki doğal afetlerden doğan haklardan bahsettik, bunlardan bahsettiğimiz için bir kez daha öfkelendik. Ne insani ne de ahlakiydi gelişen süreç. Çok sonradan gelip telefon edebileceğimiz söylense de, sayımızın fazla olması nedeniyle var olan telefonlar yetmiyordu. Önceliği, ailesi deprem bölgelerinde olan arkadaşlarımıza verdik. Hatta giden arkadaşlarımız, 10 dakikanın hepsini kullanmadan geri geldiler. İyi olduklarını sorduktan sonra diğer kadın arkadaşlar da bir an önce kullansın diye ikişer üçer dakika konuşup dönmüşlerdi. Bazılarımız zaman kaybı olmasın diye hiç çıkmadık. Bu kez de telefon dönüşü haber alma telaşı başlamıştı.
Başka bir haber kaynağımız olmadığı için TV karşısında, gelecek haberlere kilitlenmiştik. İkinci depremi tam öyle bir anda hissettik. Ankara’da biz de sallanmıştık. Tekrardan bir telaş, endişe sardı ortamı. Bürokratik kuralların gereksizliğinin en fazla hissedildiği yer zindanlardır. Depremin şiddetine göre görüşme hakkını sorgulayan bir zihniyet ile anlaşmak ne kadar kolay olabilir ki! Mesele aile ile görüşmek değildi. Birçok şehirde binlerce insan, devletin rant uğruna çıkardığı yasalar, ihaleler sonucu hayatını kaybetmişti ve daha binlercesi buna eklenecekti. Yeme içme gibi insani ihtiyaçlar ötelenmişti o zamanlar. İnsanlık, enkazın altında can çekişiyordu ve gözlerimizi birbirimizden kaçırmaya başlamıştık. Kendiliğinden akan gözyaşları, çevrilen ve saklanan yüzler, tüm hızıyla havalandırmada yürüyen ayaklar ve daha dile getirilemeyen bir sürü şey.
Bir süre sonra bir koğuştan sesler yükselmeye başlamıştı. Merak içinde anlamaya çalışırken depremin olduğu gün koğuş aramaları yapıldığını öğrendik. Tesadüf! Hepsi de deprem bölgesinde ailesi olan arkadaşlarımızın koğuşu! O hafta tek tek tüm koğuşlar aranmış ve normalinden daha fazla dağıtılmıştı. Ve hepimiz önümüzdeki insan yığına baka kalmıştık. Öfke ve anlamsızlık birbirine karışmıştı. Düşmanlığın, ahlaksızlığın ve çürümenin en fazla hissedildiği anlardan biriydi hepimiz için. Kendini tutamayan bir ses öfkeli bir tonla;
-Çok iyi arama yapıyorsunuz. Keşke deprem bölgesine gitseniz!!!
İç dünyalarının yüzde bıraktığı o donukluk ve anlamsızlık hali ile kafalarını çevirip baktıktan sonra belli belirsiz bir ses çıktı “gideriz ”. Dağıtmaya devam ettiler. Herkesin aklı, yüreği deprem bölgelerindeyken, yüzlerce ölü bedene karşı, çıkarılan her canlı kurtulan insan için sevinmeye çalışırken, önümüzdeki insan yığını kitaplığımızı talan ediyordu. Yıkılan, yakılan kitapların acısını çekiyorduk. Anlamadılar!
Eli kolu bağlı kalmamayı öğrenmiştik. Çok az bir bütçeye sahip olsak da, olanları depremzedeler ile paylaşmak istedik. Temel ihtiyaç olan ne varsa, kantinde satılan alıp deprem bölgesine gönderecektik. Az-çok demeden çıplak bir ayağa terlik, üşüyen bir bedene battaniye almak istedik. Ancak o bile engellenmişti. Halkın parası ile alınanı halka satan “yardım kuruluşuna!” gönderebileceğimiz söylendi. Oysa biz satmıyorduk paylaşıyorduk. Satmadık, onlar da paylaşmak istemedi. Kalemlerimiz devreye girdi. “Yanınızdayız” dedik sesimizin ulaşabileceği her yere. Ailesinden, dostlarından kayıplar verenin bile sesinin çıkmadığı, acının toplumsal bütüne yansıdığı bir dönemdi. Bu bir kültürdü. Kendinden önce yoldaşını düşünürsün. Önce o yemeğini alsın, en son kalanı o yesin, gelen kıyafetlerden önce o seçsin… Doğadan, toplumdan izole etme amaçlı kurulan zindanlara karşı en büyük silahımız da buydu. Her yerde ve her koşulda en başta kadın yoldaşlığını büyüterek, toplumsallığımızı kaybetmemek ve daha da güçlendirmek. Kuşkusuz toplumsal olaylara karşı en fazla duyarlılık gösteren alanların başında zindanların gelmesi de bununla bağlantılıdır.
Bazen düşünürdük, zindan gibi bir yerde deprem olsa nereye kaçacaktık. Kaçacak bir yerimiz yoktu. Tüm demirbaşlar yere çakılı olduğu için üzerimize devrilecek bir şey de yoktu. Duvarların altında kalmak dışında aklımıza gelen bir ihtimal de yoktu. Gelip bizi kurtaracakları ihtimali hiç aklımıza gelmezdi, getirmiyorlardı. Hep kendi başımızın çaresine bakacak hayallerimiz vardı. Kendi vatandaşını günlerce enkaz altında bırakan bize neler yapmazdı ki! Sınırsız düşüncelerin olduğu zindanlarda gelişen hayaller ihtimaller hep düşünülürdü, düşünmek zorundaydık.
Dışarıdaki yaşamda herkesin tüm olanaklar içerisinde, çaresizlik duygusunu en derin yaşadığı zamanlarda, bunun zindanlara yansıma boyutu anlatılması güç bir durum. Ancak her sürecin, her felaketin, iyinin ya da kötünün bir de zindan boyutu vardır. Mücadelenin ve onun içinde olmanın yarattığı bir sonuçtu zindanlar. Onurlu bir direnişin onurlu bir bedeliydi. Bu nedenle de dışarının umudunun, gücünün ve de düşüncel yoğunluğunun besleyici kaynaklarındandı. Uçurumun kenarından kanat çırpan bir halkın kadınları olarak en büyük zorluklardan birini de görmüştük. Şimdi ise kanayan bir toplumsal yarayı sarmak gerekiyordu. Fiziki olarak yan yana olamamanın eksikliğini en çok hissettiğimiz anlarda beraberlik duygusunda ortaklaşmaktı bizlere düşen. Kuşkusuz, bulunduğumuz dar mekanlarda büyütülen kadın yoldaşlığının toplumsal yansımasıydı. Dört duvar arasında da olunsa, tek kişi de kalınsa artık öyle bir aşamaya gelinmişti ki, öyle bir toplumsal bağ kurulmuştu ki, bunu yıkmaya kimsenin gücü yetmeyecekti. Deprem gibi en zor zamanlarda bile tüm engellemelere, baskılara rağmen içerden dışarı doğru akan dayanışma ve birlik ruhu da bunun en somut halidir. Bu da politik tutsak olmanın bir gereğidir. Bizi biz yapan da bu yaşam felsefesidir.
Hayatını kaybedenlere bir kez daha yad olmak üzere…