Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast
No Result
View All Result
Jin Dergi
No Result
View All Result

Kadınlar Yan Yana Geleceği Konuşuyor

JinDergi JinDergi
8 Kasım 2026
Röportaj
0
Kadınlar Yan Yana Geleceği Konuşuyor
0
SHARES
27
VIEWS
Facebook İle PaylaşTwitter İle Paylaş

Kadınlar Yan Yana Geleceği Konuşuyor konferansında Zeynep Ocak, Diba Keskin, Gülsüm Nazlıoğlu, İlkay Akkaya, Rümeysa Çamdereli, Selda Öztürk ve Yağmur Yurtsever’le kadınların yan yana gelme ihtiyacını, farklılıkları koruyarak ortak mücadele ve örgütlenme imkânlarını ve bu buluşmanın kalıcı bir kadın mücadelesine dönüşmesi için atılabilecek adımları konuştuk

Zeynep Ocak

Kadınlar neden bugün yan yana gelme ihtiyacı duyuyor? Farklı politik geleneklerden, kimliklerden ve mücadele alanlarından kadınları bir araya getiren ortak ihtiyaçlar neler? Bu konferans, kadın hareketinin mevcut sorunlarına nasıl bir yanıt üretmeyi hedefliyor?

Çatışma sürecinin gerek şiddete dayalı bir toplumda yaşamaya mecbur bırakılmaları gerek ise zorunlu göçlerin yarattığı barınma ve ekonomik sorunların en acımasız versiyonlarıyla kadınların yüzleşiyor olması, yan yana gelme ihtiyacımızın temelini oluşturuyor bana kalırsa. Hem savaş ve sürekli çatışma hâlinin kendisi hem de cinsiyetçi politikalar, kapitalist ve militarist iktidarların dayattığı evrensel sorunlar. Bu sorunlarla da ancak bir araya gelerek, birlikte tartışarak ve tek vücut dayanışarak mücadele edebiliriz. Farklı politik geleneklerden gelebiliriz, çözüme dair yöntemlerde birbirimizi ikna ederken tartışabiliriz; ama çözüm iradesinin ve gücünün yalnızca biz kadınlarda olduğunun da bilincindeyiz. Bu da tüm farklılıkları önemsizleştiren bir farkındalık.

Konferansın ardından nasıl bir ortaklaşma ve örgütlenme süreci öngörüyorsunuz? Farklılıkları koruyarak birlikte mücadele edebilmenin koşulları neler? Bu buluşmanın yalnızca bir tartışma zemini olarak kalmaması ve kalıcı bir kadın mücadelesine dönüşmesi için hangi somut adımlar atılmalı?

Öncelikle tüm saldırılara rağmen, kadın hareketinin dayanışma hattının en ufak güç kaybetmeden, her geçen güç daha da sağlamlaştığını düşünüyorum. Feminist politikalar, söylemler, beklentiler bundan birkaç zaman öncesine kadar yalnızca “entelektüel” kesimler tarafından sahiplenilirken, şimdi toplumun her kesiminden, her sosyoekonomik seviyeden, her yaştan kadının daha çok sahiplendiği bir politik söyleme dönüştü, dönüşüyor da. Siyasi alanda, popüler kültürde, sosyal medyada, gündelik yaşamımızda kadınların erkek şiddetine tahammül etme, “gerekçe bulma” ya da suçu kendinde arama oranı önemli ölçüde azalıyor; şiddetin cezalandırılması ve eşitlik talepleri gün geçtikçe daha yüksek ses buluyor ve bu konunun temel yaşam hakkı olduğunun konuşulması daha geniş bir alana yayılıyor.

Şahsen yaşama dair en büyük umudum kadın ve LGBTİ+’ların mücadelesinde yaşıyor. Tıkanıklıkları açmak için ise sanırım ilk şart, belki bunu okuyanlara fazla romantik gelebilir ama kendi deneyimlerimden yola çıkarak söylüyorum ki, yanı başımızdaki kadınları dinlemekten, sesi duyulmayanlara ses olmaktan, dayanışmaktan geçiyor. Demek istediğim şu: Önce çekirdekten, yakın çevremizden bu mücadeleye dahil olmak ve bunu sürdürmek gerekiyor. Sonrasında ise elbette örgütlenmek. Örgütlü mücadele hayat kurtarır, bizi yakınlaştırır, patriarkal iktidarlara karşı birlik olduğumuzu, yalnız olmadığımızı hissettirir, bize güç verir. Bizi sindirmek, kendi militarist, ahlakçı ve kapitalist politikalarına göre bizi şekillendirmek isteyen devletlerle; hatta yeri geldiğinde toplumun kendisiyle mücadeleyi hiç bırakmamamız gerektiğinin bilincinde olmamızı sağlar.

Çatışma süreçleri ve savaşlar hem toplumu birbirinden uzaklaştırarak hem de nefreti ve şiddeti körükleyerek varlığını sürdürdü. Yapısı gereği ihtiyaç duyduğu şey bu. Tek başına silahların susması bu şiddetin sona ereceğini göstermeyeceği gibi, barışın da sürdürülebilirliliğine yetmez. Bununla birlikte toplumsal yüzleşme, süreci kapalı kapıların arkasından çıkaran bir şeffaflık, çatışmadan etkilenenlere tartışma ve kendini ifade alanlarının açılması, sosyal adalet, ekonomik adalet, eşitsizliklerin giderilmesi, “güvenlik” politikalarının değişimi, Kürt kentlerinin insanca yaşama yönelik inşası, anadilini özgürce kullanma ve yaygınlaştırma hakkı, kayyım uygulamalarına son verilmesi ve seçmen iradesini tanıma gibi sayısız ve bu söyleşiye sığdıramayacağımız kadar çok olmazsa olmazı var. Bunların en başında da toplumsal cinsiyet eşitliği geliyor, ki sürecin de bunun bir ana unsur olduğunun kabulüyle ilerlemesi gerekiyor.

Kadınların ve LGBTİ+’ların varoluşlarına yönelik nefret söylemi, baskı ve hem ahlaki hem bedensel mühendislik ortamında sağlıklı bir barış inşası bana pek mümkün gelmiyor. Çünkü kelime anlamıyla barışın olduğu bir ülkede ayrımcılık, nefret söylemi olmaz. Korkarak yaşamak olmaz. Toplumsal barışın temel bir unsurudur toplumsal cinsiyet eşitliği. En acil müdahale yöntemi de sanırım tüm bunları görünür kılmak olur. Çatışmadan doğrudan etkilenen kadınların anlattıklarını görünür kılan kamu spotları, belgeseller, dijital içerikler hem Kürtçe hem Türkçe olarak yaygınlaştırılmalı. Barışın sadece çatışmanın sona ermesi demek olmadığını, eşitlik ve adalet üzerinden anlatılmalı.

Konuştuklarımızla alakalı olarak, konferansın sunduğu belki de en büyük imkan birbirimizi duyabilmemizdi. Ortak bir amaç için bir araya gelinmiş olsa da, her kadının deneyimi, duygu ve düşüncesi, beklentisi biriciktir. Kendi adıma konuşmak gerekirse konferans bu anlamda hem bana ne kadar kalabalık olduğumuzu hissettirdi hem de direnme ve dayanışma gücü verdi. İki gün boyunca çok fazla şey öğrendim ve muhteşem kadınlar dinleme fırsatı yakaladım. Yıllardır hem bir güvenlik politikası olarak, hem bir rant alanı yaratarak Kürt şehirlerinde yaşanan ekokırımla ilgili çok şey öğrendim. Barışın toplum için olduğu kadar doğa için de ne kadar elzem olduğunu örneklendirmeler ve somut veriler sayesinde daha çok farkına vardım. Umarım bu tür bir araya gelişlerin devamı gelir, umarım kalıcı bir kadın hareketine dönüşür, sayımız daha da kalabalıklaşır. Filiz Kerestecioğlu’ndan alıntı yapmam gerekir ise, “Barış, erkeklere ve iktidarlara bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir,” çünkü.

Diba Keskin

Kadınlar neden bugün yan yana gelme ihtiyacı duyuyor? Farklı politik geleneklerden, kimliklerden ve mücadele alanlarından kadınları bir araya getiren ortak ihtiyaçlar neler? Bu konferans, kadın hareketinin mevcut sorunlarına nasıl bir yanıt üretmeyi hedefliyor?

İki yıldır devam eden bir süreç var ve iki taraf var. Bu iki taraftan biri kendi iradesiyle, kendi kararıyla —ki gerçekten zor bir karar— “Ben bugüne kadar yürüttüğüm silahlı mücadeleyi bırakıyorum. Mücadelemin şeklini, yöntemini değiştiriyorum. Haklarımın kazanımı için mücadelemi siyasetle sürdüreceğim.” dedi. Böyle kritik bir karar verdi.

Bu karar, bütün dünya halklarını ya da Orta Doğu ülkelerini; bilhassa siyasetle, mücadeleyle bilinen insanları ve ülkeleri, tabii ki Türkiye’yi de, Türkiye’de bulunan tüm tarafları mutlu etti. Hem Türkleri hem Kürtleri… Sonuçta bir mücadele veriliyor ve 40-50 yıldır maalesef bu mücadelenin yol açtığı acılar var. Bunun dışında, bu mücadeleden kendine pay çıkarmaya çalışan, maddi manevi ve ekonomik çıkarları olan kesimler var. Bunların hepsi, “Silahlı mücadele biterse biz ne yapacağız?” diye hayretler içinde.

Ama sonuçta iktidar, devlet diyelim, buna olumlu bir yanıt verdi ve bunu kabul ettiklerini söyledi. Devletin de bunu olumlu anlamda kabul etmesi, benimsemesi ve eşit yurttaşlığa; Türkiye’deki insanların barış ve huzur içinde yaşaması için eşit yurttaşlığa atıfta bulunması insanlarda bir umut yarattı.

Yaklaşık iki yıldır bu süreç başladı. Bir taraf silah bıraktı, kendini feshetti. Kendi siyasi mücadelesini tümüyle siyasetle, politikayla devam ettireceğini deklare etti ve bunu kendi tabanına da kabul ettirdi. Ama bunun olabilmesi için hukuksal, yasal güvenceler verilmesi gerektiğini söylüyor. Maalesef halkın ve toplumun beklediği hukuksal, yasal güvenceler gelmedi.

Bugün kadınların burada toplanması, iktidara ve devlete bu adımları at demesinin bir cümle kuruluşu olacak. Beraber, aynı yürekten ve aynı amaçla hareket eden insanların çağrısı olacak.

Bizim içimizde bugün burada yüzlerce kişi var. Akademisyeni de var, siyasetçisi de var, kadın hak örgütlerinden gelenler de var. Sünnisi de var, Alevisi de var. Kürtler, Türkler, Çerkesler, Lazlar, Araplar var. Yani toplum var. Anneler burada. Kadınlar burada. Geleceğin güzel geçmesini isteyen kadınlar burada.

Buradaki insanlar, demin ilk oturumda gördüğünüz beş kadın arkadaşımızın kendi yaşamlarından bahsetmesini dinledi. Bir Alevi’nin, bir sekülerin, bir dindarın kadın ve özne olarak yaşadığı sorunların aslında yüzde 98’inin, yüzde 99’unun ortak olduğu anlaşıldı. Sadece bir farklılık var. Birbirimizi dinlerken, “Sizin mahallede de bizim gibi yaşanıyormuş. Diğer mahallede de bizim gibi yaşanıyormuş. Sadece isimlerimiz, mezhebimiz ya da ulusumuz farklıymış. Aslında kadın olarak hepimiz bir ve eşitmişiz.” dedik.

Bu anlamda çok güzel bir buluşma. Hakikaten güzel bir buluşma. Keşke böyle buluşmalar çoğalsa, yüreklerimiz birbirine atmaya, birbirine kaynamaya devam etse. O zaman bizi karşı karşıya getirmek üzerinden kendine iktidar alanı yaratan bu iktidarların alanları yavaş yavaş kaybolacak.

“Hani, diyeceksiniz, hızlı olacak mı?” Yok vallahi, hızlı olmayacak; çünkü bu, binlerce yıldır oluşan bir kültür. Böyle hemen ortadan kalkmayacak. Ama en azından buna itirazımız yüksek sesle duyulacak. Ben bir Aleviyim, bir Sünniyim, mütedeyyin kesimdenim. Yanımdaki arkadaşım Alevi. Diğer yanımdaki sol sosyalist kesimden geliyor, bir diğeri feminist. Hepimiz birbirimizin elinden tuttuğumuz zaman, bizi karşı karşıya getirenlerin bize yaklaşımı daha farklı olacak. Buna göre hareket edecekler. Öyle kolay olmadığını öğreneceklerdir.

Bu konferans çok güzel.

Konferansın ardından nasıl bir ortaklaşma ve örgütlenme süreci öngörüyorsunuz? Farklılıkları koruyarak birlikte mücadele edebilmenin koşulları neler? Bu buluşmanın yalnızca bir tartışma zemini olarak kalmaması ve kalıcı bir kadın mücadelesine dönüşmesi için hangi somut adımlar atılmalı?

Şimdi iki gün boyunca ciddi ciddi konuşulacak, tartışılacak. Her ne çıkacaksa kadınlar ve Türkiye toplumu için güzel şeyler çıkacak. Çünkü kadınlar kötü şeyler istemez. Kadınlar güzel olanı ister. Kesinlikle buradan karşılaşma, yozlaşma ya da olumsuzluk üzerinden kötü bir karar çıkmayacak. Her ne çıkacaksa kesinlikle çok güzel olacak. İlk oturumdan sonra buna daha çok merak duymaya başladım.

Kadınlar, bu buluşmaların devamı için birbirleriyle sözleşecekler: “Bir daha yapalım, bir daha yapalım.” Sizin mahallenizle bizim mahallemizin birbirini tanıması için daha çok bir araya gelmemiz lazım.

Bir de Hidayet Şefkatli Tuksal çok değerli bir kadın, akademisyen ve Türk. Demin, “Ben 30 yaşından sonra Diyarbakır Cezaevi’ni gördüm,” dedi. Ne kadar acı bir şey, değil mi? Bir akademisyen, bu ülkenin bir vatandaşı, bu coğrafyanın doğu tarafında yaşanan acıyı bilmiyor ve bunu itiraf ederek, “Ben 30 yaşıma kadar bilemedim, göremedim,” diyor. Neden? Çünkü saklandı.

İşte acılarımız ortaya çıkacak. Birbirimizden alacağımız güç ve enerji ortaya çıkacak. O yüzden kadınlar muhakkak bir daha buluşmak için sözleşecekler.

Gülsüm Nazlıoğlu,

Kadınlar neden bugün yan yana gelme ihtiyacı duyuyor? Farklı politik geleneklerden, kimliklerden ve mücadele alanlarından kadınları bir araya getiren ortak ihtiyaçlar neler? Bu konferans, kadın hareketinin mevcut sorunlarına nasıl bir yanıt üretmeyi hedefliyor?

Ev-Eksenli Çalışanlar Sendikası’nın kurucu üyesiyim. Aynı zamanda kendim de ev eksenli bir işçiyim. Kendimi öyle tanımlıyorum. Kadınım, işçiyim, Aleviyim, Kürdüm, Ermeniyim. Hepsi var. Onun için toplumsal olarak yaşadığımız dışlanma sonucunda, bu toplumsal meselede daha duyarlı hâle geliyoruz. Hep bir tarafımız acıyor ve yanıyor.

Ben barışın da, demokrasinin de, adına ne diyorsak toplumsal barışın da çözülebilecekse kadınlar ve gençler tarafından çözülebileceğini; asıl dinamiğin orada olduğunu düşünüyorum. Çünkü biz kadın aklıyla yaşamın kendisini düşündüğümüz için… Bu artık doğamızda mı var, doğduğumuzdan mı, öğretilerimizden mi, bilmiyorum; kadınların yan yana gelmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Çünkü biz yan yana geldiğimiz zaman yalnız olmadığımızı hissediyoruz. Birbirimize dokunduğumuz zaman, “Bu dert herkesin varmış,” diyebiliyoruz; en küçük dertlerimizden en büyüğüne kadar… Birbirimize ihtiyacımız var. Bu ister Ağrı’dan Edirne’ye, ister Hakkâri’den Muğla’ya olsun. Bu tür konferansların birbirimizi tanımamız için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yan yana gelmek bize güç veriyor. Mücadele ruhumuzu yeniliyor, tazeliyoruz. Diğeri ne yaşıyor, öbürü ne yaşıyor, onu görüyoruz. Etrafımıza, yanımıza bakmayı; ötekini görmeyi ve duymayı sağlayabiliyoruz. Onun için bu tür konferansların çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.

Her alanda; emek alanında, kadına yönelik şiddet konusunda… Çünkü yaşadığımız atmosferde, şu güncel durumda barışın bizim için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir ülkede, bir coğrafyada savaş varsa bunun sıradan vatandaşın hayatına, örneğin Batı’da yaşayanların hayatına nasıl değdiğini —ben daha çok Batı’da yaşadığım için— oradan biliyorum. Sıcak savaşı yaşamıyor olabiliriz ama savaşın bize nereden değdiğini, nasıl yansıdığını ne yazık ki çok can alıcı, canımızı yakacak şekilde yaşıyoruz. Onun için yan yana gelişlerimiz çok önemli. Bu konferansı da bu nedenle çok önemli buluyorum.

Toplumsallaşmayı sağlayacak olanın da yine biz kadınlar olduğunu düşünüyorum. Çünkü örgütlenirken evlere giriyoruz; tek tek girerek o ailenin bütününü görüyoruz. Çocuğunu görüyoruz, eşini görüyoruz. Çünkü ben kendim gibilerini örgütlüyorum. Herkes kendi olduğu yerde; neredeyse, ne iş yapıyorsa, hangi mahalledeyse… Büyük büyük siyasetlere gerek yok. Kendi yaşam alanını sesli dile getirebilmek önemli. Atölye çalışmalarımızdan mesela bu sonuçlar çıkıyor: İçimizde konuşmayalım, sesli dile getirelim. Yanımızdaki ne konuşuyor, duyalım ve bu meseleleri sesli dile getirelim. Bunların çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.

Yine dediğim gibi bize iş düşüyor; çünkü evlere biz girebiliyoruz. Ben o aileyi bütünüyle görebiliyorum; eşiyle konuşuyorum, çocuğuyla konuşuyorum. Doğal olarak bir yaşamın bütününü görüyorsun ve o yaşamın bütününde o insana el veriyorsun. O insan da sana el veriyor. Aslında sen sadece öğretmiyorsun ya da sadece derdini söylemiyorsun; onu da dinliyorsun, öğreniyorsun. Çok şey öğreniyorsun.

Dün Gülten Kışanak söyledi: “Ben nasıl yaşamak istiyorum?” Barış içinde, hiçbir kadının katledilmediği, emeğimizin görünür olduğu ve emeğimizin bir değerinin bulunduğu bir yaşam istiyorum. Çünkü ev içi yemek emeği olsun, bakım emeği olsun, ev eksenli çalışma olsun, ev işçiliği ya da tarım işçiliği olsun; yeniden yeniden üretiyoruz. Bana göre ev içi emeğimiz de yeniden üretimdir. Günü ve o hayatı yeniden örüyorsun, o hayata bir değer katıyorsun. O aileyi, o günkü hayatı hazırlıyorsun. Çünkü günlük hayatı ütüsünden yemeğine kadar düzenliyorsun. Psikolojik olarak da… Neredeyse her kadının bir psikolog tarafı vardır. Çocuğunu, eşini, kayınvalidesini, annesini; bütün aileyi hazırlıyor ve organize ediyor, sosyal ilişkilerini sürdürüyor. Onun cenazesi, onun düğünü, öbürünün bilmem nesi… Bunların hepsiyle doğal olarak toplumu, yani kendi yaşadığım yeri örüyorum.

Onun için daha ayrıntılı ve daha hümanist düşünebiliyorum. Yan yana gelmemizin her anlamda çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.

Konferansın ardından nasıl bir ortaklaşma ve örgütlenme süreci öngörüyorsunuz? Farklılıkları koruyarak birlikte mücadele edebilmenin koşulları neler? Bu buluşmanın yalnızca bir tartışma zemini olarak kalmaması ve kalıcı bir kadın mücadelesine dönüşmesi için hangi somut adımlar atılmalı?

Buradan tam bir sonuç almamız, bizim ne aldığımızla alakalı. Yani kendi durduğumuz yerden ne aldığımızla alakalı.

Birincisi, mesela dün kadın emeği konuşulurken yine erkeklerin yaptığını yapmaya başlıyoruz. Sürekli iş yeri odaklı bir çözüm düşünüyoruz. Dolayısıyla ev eksenli çalışma, ev içi emeği, tarım işçiliği, ev işçiliği… Bunların ezici çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. Biz buraya bakmazsak, sürekli yukarıdan yukarıdan siyaset üretmeye çalışırsak buralardan hiçbir şey çıkmaz. Çıkmaz yani. Salona gelir, konuşur ve gideriz.

Doğal olarak biz kadınlar nerede yaşıyoruz, nasıl yaşıyoruz, hangi emeği üretiyoruz, hangi emeğin maddi karşılığı var, hangisinin yok? Ben dün de söyledim: 35-40 yıldır ev eksenli bir işçiyim. Makarna kırdığım, kumaş boyama yaptığım, dikiş diktiğim, terzilik yaptığım… Bir sürü, bir sürü iş yaptım. Yasa buna vasıfsız işçilik diyor. Her işi yaptığın için tanımsız bir işçilik olarak görüyor. Hayır, ben bunu tanımlı işçilik olarak görüyorum. Çünkü kadın olduğum için bu alana sıkıştırılıyorum. Güvencesiz çalışıyorum, sosyal güvencem yok. Sermaye dediğin şey, kapitalizm dediğin şey beni orada kullanıyor. Yani bunu görmezsek gerçekten buralardan bir şey çıkmaz. Çünkü bu çalışma biçimlerinde ezici çoğunluk kadın. Ne yazık ki ezici çoğunluk kadın. Bunları görmek ve buradan üretmek zorundayız.

Yani toplumsallaşmasını istiyorsak dünyanın en güzel yasası çıkabilir. Barışla ilgili de dünyanın en güzel yasası çıkabilir. Ben onu yaşamadıktan, yaşama sokamadıktan sonra; pratik hayatta o barışı, o şeyi yaşamıyorsam bir anlamı kalmıyor. Çünkü bana dokunmuyor, hayatıma dokunmuyor. Güncel, pratik hayatıma değmiyor, dokunmuyor.

Savaş dediğiniz şey kadın katliamlarına dönüşüyor. Orada sıcak savaşı yaşamıyor olabilirsin ama cezasızlık… Bütün katiller, “Çukurca’da askerlik yaptım,” diyor, devlete şirin görünüyor. Yani bu mu kıstas? Bu mu yani? Devletin eliyle, oradaki savaşı kullanarak Batı’daki kadını öldürme yetkisi… Dolayısıyla bu sadece Kürdistan meselesi, sadece bölgenin meselesi değil. Bana değen yeri ora. Benim güvencem yok. Hayatta kalma güvencem yok.

Biz sendika olarak da önce şunu çok tartıştık: Önce yaşam hakkı. Ondan sonra eğitim hakkın, sağlık hakkın, sosyal güvence hakkın… Ama önce yaşam hakkın. Doğduğum günden itibaren beslenme hakkımla, sağlıklı ve güvenceli bir ortamda büyüme hakkımla başlayıp diğer haklarla devam ediyor. Şimdi bunun sağlanamadığı bir coğrafyada yaşıyoruz ne yazık ki. Kürdistan bunu sıcak savaşta yaşıyor, biz de burada bunun yansımasını yaşıyoruz.

Doğal olarak ev eksenli çalışmayı örgütlerken bir aileye bütünüyle girdiğin zaman bunların hepsiyle çarpışıyorsun. Bölgede de çok örgütlendik. Hepimizin ortak noktası buydu; sendika kurma kararını da öyle aldık. Öyle ya da böyle yaşıyoruz. Dediğim gibi, benim bir günlük bile sigortam yok. Şimdi geçmişe döndüm. Ne oldum? Babama, oğluma eşime muhtaç hâle geldim. Çünkü eskisi gibi çalışamıyorum.

Göç… Mesela yerinden edilenler, köyleri yakılanlar kalkıp Diyarbakır’a ya da İstanbul’a geliyor. Gittiği yer önemli değil. İsterse üç saatlik bir mesafede olsun; evini, hayatını yeniden kurmaya başlasın. Bu, ev eksenli çalışan için çalışma hayatının bitmesi demek. Çünkü ev eksenli çalışmada önce kendi etrafına ne iş yaptığını söylüyorsun. Fason işte bile öyledir. Atölyeler, büyük firmalar “Burada da ev eksenli çalışanlar var,” diye duyarsa işi getiriyorlar. Sana iş getirmesi için orada kendini tanıtacaksın, tanışacaksın ve sana iş gelmesini bekleyeceksin. Bu bir iş kaybı. Mesele sadece köyümün yakılması değil; çünkü köyünde kendi hayatını kurmuş, oradan sürdürüyor.

Ben hep şunu söylerim: Ev eksenli çalışmada talebimiz sadece sosyal güvence değil. Barış; masada barış, karşılıklı barış, eşit şartlarda barış. Bir tarafın istediğiyle barış değil. Ondan sonra zaten bütçede bir yer açılacak. Şimdi herkesin hakkı elinden alınırken biz ev eksenli çalışanlar olarak ne istiyoruz? Emeklilik hakkı istiyoruz. Bana bu bütçeden nasıl yer ayrılacak ki? Ayrılmayacak.

Yani bu örgütlenmede, evlere girme meselesinde, atölye çalışmalarımızdan çıkan meseleler vicdani redde kadar gidiyor. Asker meselesi, gerilla meselesi… Bizden ne alıyor, benden ne alıyor? Oğlumu alıyor; işte, doğurduğum oğlumu alıyor. Hayatımı alıyor, beni sürgün ediyor. Beni güvencesiz, sosyal güvencesiz çalıştırıyor.

Şimdi evlere girerek bu meseleleri, herkesin önceliğinin, konusunun ya da ilk cümlesinin ne olduğunu anlıyorsun. Oradan zaten bunun önceliğinin ne olduğunu görüyorsun. Ona göre atölye çalışmaları düzenliyoruz, ona göre sorularımızı oluşturuyoruz. Yani hayatı örmeye çalışıyoruz aslında.

Bunun için de ev eksenli çalışmanın karşılığını şöyle ifade ediyoruz: Bizim iş yerimiz evimiz, evimiz iş yerimiz. Biz o işi hane halkıyla birlikte üretiyoruz. Meslek hastalıklarımızın hepsi hane halkını da ilgilendiriyor. Çünkü hepimizin oturduğu odada çalışıyoruz. Saya dikiyoruz, bahçıvan eldiveni geçiriyoruz… Tozu, ipliği, iğnesi, balisi, bilmem nesi… Bunların hepsi güvencesiz çalışma biçiminin parçaları hâline geliyor. Bu çözümsüzlük de bizi hep ucuz işçilik olarak kullanmaya yarıyor. Hep ucuz işçilik. Çünkü sermaye bunu çok iyi biliyor. Neredesin, ne kadar… Pazarlık yapma şansın yok. Sen bu mahallede pazarlık yaptığın anda o iş öbür mahalleye gidiyor. Örgütlenme de onun için önemli. Öbür mahallenin de haberi olmalı ki benim pazarlığımdan daha aşağıya vermesin, bedelinde dirensin. Bu direnmeyi de örgütlenerek çözmemiz gerekiyor. Başka şansımız yok. Biz kadınların örgütlenmekten, yan yana gelmekten başka şansı yok.

Ama şuna inanıyorum: Bugüne kadar mücadele ettiğim alan ve bir kadın olarak yaşadığım şey bana bunu gösterdi. Bir araya gelince kendimi daha iyi hissediyorum. Anayasa dediğin şey nedir ya? Anayasa dediğin şey nedir yani? Biz kadınlar olarak bir araya gelip bastırdığımız zaman kim karşımızda durabilir? Anayasa dediğin şeyi çok rahat yapabiliriz. Yeter ki bir arada durmayı, birlikte üretmeyi becerelim. Yapabiliriz.

İlkay Akkaya

Kadınlar neden bugün yan yana gelme ihtiyacı duyuyor? Farklı politik geleneklerden, kimliklerden ve mücadele alanlarından kadınları bir araya getiren ortak ihtiyaçlar neler? Bu konferans, kadın hareketinin mevcut sorunlarına nasıl bir yanıt üretmeyi hedefliyor?

Şimdi bence toplumun gerçek bir toplum olabilme hayalini çökertmek için yapılan bir uğraş var. Yıllardan beri işte kutuplaştırıldığımız noktasında bunu çok açık bir şekilde görebiliriz. Kötülüğü yükselterek, şiddeti yükselterek bir taraftan bir barış süreci varmış gibi yapıp ama kötülüğü besleyen bir dil kullanarak sürekli toplum olmamızı engellemeye çalışıyorlar. Kötülüğün sesini yükseltiyorlar. Bence en başta bu şiddetin ve kötülüğün karşısında durmalıyız. Bu nedenle şu sürece denk gelmesi onların sadece kendilerinin karar vererek bir toplum inşa edebileceklerine olan inancını parçalamamız gerekiyor. Bunu ancak toplum yapınca olur.

O aslında yine kadın hareketinin geldiği noktayla ilgili, başladığı ve geldiği noktaya ilgili. Yani bizim ideolojik düşüncelerimiz hayata geçtiğinde çözüleceğini sandığımız şeyler, yıllar içinde bunun böyle olmayacağını, hedeflediğimiz dünyayı kurmaya, pekala bugünden de onun altyapısını hazırlamaya, pekala bugünden de başlanabileceğini öğrettik birbirimize. O nedenle kadınlar aslında oynamaları gereken rolü oynuyorlar şu anda. Bunu nereden anlayabiliriz? Kadın cinayetlerinin yükselmesinden bile maalesef anlayabiliriz. Kadınlar artık hayatın içinde yani.

Konferansın ardından nasıl bir ortaklaşma ve örgütlenme süreci öngörüyorsunuz? Farklılıkları koruyarak birlikte mücadele edebilmenin koşulları neler? Bu buluşmanın yalnızca bir tartışma zemini olarak kalmaması ve kalıcı bir kadın mücadelesine dönüşmesi için hangi somut adımlar atılmalı?

Bu toplantıdan mutlaka bir sonuç çıkacaktır. Ama toplantının bileşenlerine baktığımız zaman herkes çok halisane bir yerden yaklaşıyor ve birbirini anlamaya çalışarak, farklılıklarını anlamaya çalışarak benzerliklerini öne çıkarmaya çalışarak yan yana gelmiş kadınlar. Bu nedenle ben toplumda gerçekten etki yaratacak bir sonuç elde edilebileceğini düşünüyorum.

Rümeysa Çamdereli (Havle Kadın Derneği )

Havle Kadın Derneği kurucu üyelerindenim. Bu konferans ve konferans içeriği gerçekten çok heyecan vericiydi en başından beri. Çağrıcılardanım aynı zamanda. Çünkü Türkiye’de şu an barış gündemi, barış ve demokrasi ikiliği içerisinde hapsedilmiş bir şekilde tartışılmaya meyyal bir ortam var ne yazık ki. Ve bu senelerdir aslında benim de hayalini kurduğum barışı konuşmak ve üzerine tartışmak için çok zor bir alan yaratıyor. Ve bunun dışına çıkabilecek tek hareket de kadın hareketi bence. Bunu kırabilecek. Bunun bence burada manifestosunu koyduk diye hissediyorum bu konferansın tasarım sürecinde. Yani bir barıştan bahsedebilmek için Türkiye’de bir demokrasi gerekiyor. Ve Türkiye’de demokrasinin mücadelesinin tamamlanmasını da beklememiz gerekiyor barış için. Bugünkü tartışmalarda da vurgulanan şeylerden bir tanesiydi. O anlamda ne kadar birbiriyle konuşan, ne kadar birlikte mücadeleyi gerektiren bir şey olduğunu görmüş olduk. Benim için böyle bir tarafı var konferansın. O yüzden de çok mutluyum bir parçası olabildiğim için.

Dünden. Beri neleri açığa çıkarttı konuşmalar?

Dünden beri gerçekten ben de kişisel olarak çok fazla düşündüğümü hissediyorum. Çok farklı şeyleri düşündüğümü hissediyorum. Özellikle son dönemde LGBT+ bireylerine yönelik operasyonların bizim için ne kadar kritik bir kırılma noktası olduğunu derinlemesine konuşabilmiş olmak ve bunu bir barış gündemiyle birlikte ele alabilmek bence çok kritik bir şey.

Çünkü genelde, bugün de yine söylendi, gündemler çok parçalı konuşuluyor; bu, iktidar tarafından yönlendirilmeye çalışılan bir böl ve yönet yöntemi. Hâlbuki hepsi benzer konuların devamı niteliğinde. Türkiye’de bir kadın hareketinden, bir toplumsal hareketten bahsederken LGBT+ bireylere yönelik operasyonları konuşmamak mümkün değil.

Türkiye’de bir barış olacaksa, bu ancak herkesin barışın gerçek ve aktif bir parçası olmasıyla mümkün olabilir. Bu da bütün muhalefetin ve kendini var etme çabasında olan grupların görünürlüğüyle mümkün olabilir. Bu konuda, “Bu işe çok karıştırmayalım, barış gündemini önce konuşalım, onu sonra konuşuruz,” diyen bazı eğilimler de zaman içinde, gün içerisinde eridi. Bu da beni çok mutlu etti.

Çünkü ben de Müslüman camiadan gelen biriyim. Muhafazakâr bir camiayla çok muhatap olmadım. Ailemin yetiştirmesinden beri çok daha radikal ve politik bir grubun parçası oldum. Ama kırmızı çizgiler diye bir şeylerle büyüdüm. İlk aktivizm dönemlerimde de “LGBT+ deniyorsa o toplantıya katılmayız,” “İşte kırmızı çizgilerimiz” gibi şeyler vardı. Ben bunları eleştirerek aktivizmin içinde kendime yer bulmuş bir insanım. Barış gündeminde de bunun vazgeçilmez bir şey olduğunu düşünüyorum.

Bir yandan da Feride’nin konuşmasındaki şeffaflık çok değerliydi bence. Zamanında anayasa tartışmalarında başörtüsüyle LGBT hareketi karşı karşıya getirilmeye çalışıldı ama biz oyunu bozduk. Havle olarak biz de o kampanyanın aktif bir parçasıydık.

Şimdi gelecek dönemde aile gündemiyle barış gündemi birbirine karşı gündemler olarak bize sunulursa bu sınavı geçebilecek miyiz? Bence çok güzel bir soru sordu. Bu sınavı geçmeye dair ilk düşünme serüvenini burada yaptığımızı düşünüyorum. Kolay bir şey olduğunu düşünmüyorum bu arada; çok zor bir şey. Ama burada, “O olmasın, bu olsun,” gibi koşullarla bir barışın inşa edilemeyeceğini hissettiğimiz bir yer oldu.

Ben böyle bir barışı hep hayal ediyordum. Burada hayal ettiğim barışı konuştuk gibi hissediyorum.

Peki son süreçle ilgili olarak gelişen süreç karşısında kadın hareketlerinin süreci neresinde olması gerektiği noktasında tartışmalar oldu. Sizce burada kadınlar nasıl bir yer?

Gerçekten bence bugün ben de neredeyse umudumu kaybettim. Kendimi biraz zorla gündemin içinde tutmaya çalıştığım bir noktada tekrar umutsuzlandığımı söyleyebilirim. Çünkü barış süreci, daha doğrusu şu an iktidarın söylemiyle “terörsüzleşme” ve silahsızlanmaya dayandığından, sadece bunun barışı getireceği iddiasında olan, kapalı kapılar ardında erkeklerin masanın etrafına doluştuğu bir sistemle yürütülmeye çalışılıyor. Buna direnmek gerçekten hiç kolay değil.

O yüzden bu direnci örgütlemek için her toplumsal kesimin kendi barışını hayal etmesi gerekiyor. Hep böyle düşünüyorum. Ama bunu devam ettirmek ve enerjiyi tekrar tekrar korumak çok kolay değil. Özellikle hareket olarak doğrudan Kürt sorununun bir parçası olan bir yerden gelmiyorsanız, insanlara “Ya vallahi, bir şey olacak, gerçekten olabilir,” dedirtecek bir şeye ihtiyacımız vardı.

Bence “Bunu siyasetten beklememek” vurgusu çok önemli. Hâlâ “Siyasetten beklemeyelim,” diyorsak da aslında siyasetten bekliyoruz. Bugün kendi adıma bununla yüzleştim. Siyasetten beklememeyi korumaya ve Türkiye’nin geleceğini siyasetten beklemediğimiz bir şekilde kurmaya ihtiyacımız var. “Barış, siyasilere ve erkeklere emanet edilemeyecek kadar ciddi bir iştir” şiarıyla hareket ettiğimiz bir döneme ihtiyaç duyuyoruz.

Biz de bu anlamda, bütün farklılıklarıyla kadın hareketinin nasıl bir barış hayal ettiğini; bu konularda nelerin kendi içinde çözümlenmesi, kimlerin bir araya gelmesi ve kimlerin yüzleşmesi gerektiğini düşündüğünü görüyoruz. Buna dair çağrılarda bulunduğu ve Türkiye demokrasisini birlikte kurduğu çok etkileyici bir sürece gebe olabiliriz.

Gerçekten çok uzun zamandır umutsuzum. İlk defa kendi içimde böyle bir umut kırıntısı hissediyorum.

Konferansta beklentiniz ne? Nasıl bir sonuç çıkmalı?

 
Yani konferansın tek bir söz çıkarmama gibi bir derdi var. Bence bu çok değerli. Türkiye’de son dönemde hep böyle homojen, tek bir şey söyleyen bir söz çıkardığımızda bu zaten çok eril bir şey oluyor; tek bir doğruyla bütün sorunları çözeceğimiz eğilimi…

Buradan bence tek bir söz çıkmayacak. Bu çok değerli. Her türden kadın, kendi farklılığıyla ama birbirine rağmen olmadan; birbirini görmeden, “Bunu bulup gündeme almayalım,” demeden bir barış inşa etmenin sözünü kuracak. Bu da bence ilerleyen dönem için herkese iyi bir siyaset zemini hazırlayacak.

Bence konferans, tek bir sözün her şeyi çözmeyeceğinin sözünü koyacak.

Selda Öztürk

Konferansın ardından nasıl bir ortaklaşma ve örgütlenme süreci öngörüyorsunuz? Farklılıkları koruyarak birlikte mücadele edebilmenin koşulları neler? Bu buluşmanın yalnızca bir tartışma zemini olarak kalmaması ve kalıcı bir kadın mücadelesine dönüşmesi için hangi somut adımlar atılmalı?

Kadınlar, benim tanık olduğum dönem itibarıyla baktığımızda, dönem dönem hep yan yana geldiler. Ama bu son yan yana geliş, barış süreciyle ilgili. Çünkü çatışmasızlık ortamı olunca yeni bir süreç başlamış oluyor. Nasıl ilerleyeceğini, hangi yola evrileceğini şu anda bilemiyoruz ama olumlu gelişmesini ümit ediyoruz.

Kadınlar da yan yana geldi; çünkü bu süreçte geleceğin birlikte nasıl kurulacağını, nelerden muzdarip olduğumuzu, yaşadığımız bu memlekette nelerin değişmesini istediğimizi konuşuyoruz. Aslında geleceği beraber tahayyül etmek, sorunları tartışmak ve geleceği beraber inşa etmek için bir girişim bu.

Ben sabahtan beri buradayım. Bugün ilk gün zaten. Burada ısrarlı ve heyecanlı bir kalabalık var. Farklı kesimlerden kadınlar var. Dediğim gibi, daha önce de çok kez bir araya gelindi ama insanların öldüğü, savaşın devam ettiği bir ortamda bu buluşmalar bir yerden sonra durmuş, kesilmişti. Herkes kendi durduğu yerden mücadelesine devam ediyordu. Şimdi tekrar böyle bir araya geliş var. Geniş bir kesim var. Umuyorum ki daha da büyüyecek. Birazcık ona bağlı herhalde: Daha çok kadının buraya katılması ve beraber konuşması.

Bugün mesela üst üste şu çok söylendi: Birbirimizin aslında ne yaşadığını bilmiyoruz, birbirimizle temas etmiyoruz. Meğer bambaşka sorunlarla, bambaşka mahallelerde yaşıyormuşuz. Bunun bir anlamda çok anlaşılır sebepleri var. Ama bunu kabul etmek de bir şey… Bu kadar uzak olmamalıyız. Çünkü hakikaten kadın olmak… “Kadın” derken zaten heteroseksüel bir yerden söylemiyorum. Farklı ortaklıklarımız var. Dolayısıyla daha fazla bir araya gelip —bir arkadaşın da dediği gibi— ortaklıkları ortaya koyarak oradan ilerlersek neden olmasın? Olabileceğini ben de düşünüyorum ama her şey gibi, emek vermeden hiçbir şey olmayacak.

Konferansın ardından nasıl bir ortaklaşma ve örgütlenme süreci öngörüyorsunuz? Farklılıkları koruyarak birlikte mücadele edebilmenin koşulları neler? Bu buluşmanın yalnızca bir tartışma zemini olarak kalmaması ve kalıcı bir kadın mücadelesine dönüşmesi için hangi somut adımlar atılmalı?

Muhtemelen en iyisi, sürekliliği olan bir yapıya evrilmesi. Herhâlde böyle bir şey var aklımda. Bir de bunu mümkün olduğunca yaymak, nasıl genişletebileceğimizi düşünmek… Türkiye’nin her yerindeki kadınlara nasıl ulaşabiliriz, nasıl büyüyebiliriz? Herhâlde bu olmalı diye düşünüyorum. Bakalım ne çıkacak, umarım güzel şeyler çıkar.

Yağmur Yurtsever,

Kadınlar neden bugün yan yana gelme ihtiyacı duyuyor? Farklı politik geleneklerden, kimliklerden ve mücadele alanlarından kadınları bir araya getiren ortak ihtiyaçlar neler? Bu konferans, kadın hareketinin mevcut sorunlarına nasıl bir yanıt üretmeyi hedefliyor?

TJA aktivisti, HDK Kadın Koordinasyonu üyesiyim. Aynı zamanda bu konferansın örgütlenmesinde ve basın propagandasında görev aldım. Öncelikle emeğinize sağlık. Kadın mücadelesi açısından çok kıymetli ve önemli sorular bunlar.

Geçtiğimiz 10 yılı, bir önceki çözüm sürecinin bitişini, kitlesel katliamların ve çatışmanın yeniden açığa çıktığı süreci, o hâli ve faşizmi, yani bu çok ağır koşulları hep şöyle değerlendirdik: Toplum baskılandı, bitirilmeye çalışıldı. Devrimciler ve sosyalistler bir alan açma çabasına girdi ama kadın hareketi büyüyerek alan kazandı, mücadeleyi sürdürdü ve sokakta kalan tek özne oldu. Biz bu dönemi böyle tarif ettik; kendimizi buradan kurduk.

Bu döneme geldiğimizde değişim ve dönüşümün içinde olduğumuzu görüyoruz. Kadın hareketi açısından da yeni ihtiyaçlar açığa çıkıyor. O muazzam genişlemenin ve büyümenin, yalnızca kitlesel olarak sokağa çıkmanın değil, farklı siyasal hatların da bir araya gelişinin belli kurumsallıklara ve kazanımlara dönüşmesi barış açısından kıymetli bir deneyim oldu. Ama değişim ve dönüşümle birlikte bunun nasıl bir engele çarptığını, biriktirdiklerimizin bizi nasıl güçlü kıldığını ve bugün doğrudan ihtilaf olmayan noktaları da tahlil etmek gerekiyor.

Bu konferansın çok özgün bir yeri var. Bir yandan da iki sene önce, hatta iki buçuk sene önce; Barış ve Demokratik Toplum süreci başlamadan, Barış ve Demokratik Toplum deklarasyonu açığa çıkmadan, Devlet Bahçeli süreç için devlet adına belli çağrılarda bulunurken, hatta onun öncesinde bile kadınlar bir araya gelip barış tartışması yürütmeye başlamıştı. Bu dönemin politika ihtiyacının bu olduğu ve bu yönde bir örgütlenmeye ihtiyaç duyulduğu tartışmasını kurmuştu; Barışa İhtiyacım Var da böyle kurulmuştu.

Bu dönemin, yeni dönemin politik ihtiyaçları ve sorunları arasında, kadın hareketinin birbiriyle ilişkisinin ne kadar gelişkin ve uygun bir zemine sahip olduğunu; ilişkisellik doğru, güçlü ve politik biçimde kurgulanmış olmasına rağmen devletin topluma saldırısının bizleri birbirimizi duymaz, birbirimize temas etmez hâle getirdiğini tahlil etmiş olduk.

Nedir? İstanbul Sözleşmesi için çok farklı kadın hareketleri aynı anda sokağa çıkıp aynı kampanya altında buluşabilirken, politika konuşmaya geldiğinde birbirimizi duymadığımız, belki de merak etmediğimiz bir süreçten geçtik. “Aman birbirimizi kırmayalım, bir kez sokağa çıkabilmeyi riske atmayalım,” diye ağır cesaret gerektiren politik tartışmalara girmedik.

Bu konferansın misyonu biraz da buna karşı durmak. Uzun yıllar birlikte yollarımızın kesiştiği, çalışma yaptığımız, beraber mücadele ettiğimiz kadınlara, “Gelin, birlikte böyle bir yola çıkalım,” dedik. Görüşmeler, asıl misyonu barış değil, özgürlükler ve demokrasi olan bir konferans olması muradıyla başlamışken, kolektifin “Bunların her birini barışla birlikte tartışmak zorundayız,” ısrarıyla barış tartışmasına da dönüştü. Konferansın en baskın gündemlerinden biri barış oldu.

Kadın hareketinin farklı çalışmaları ve platformları varken, normalde siyasette, sosyalist harekette de “Aman, bize rakip mi çıkıyor?” gibi bir şey olur. Burada ise tam tersi oldu: Farklı örgütler ve yapılar bir araya geldi. En etkili konuşmalardan biri, aynı zamanda Barışa İhtiyacım Var’dan arkadaşımız olan Feride Eralp’indi. Bu geçişkenliği de sağlayan, ortak ve büyük bir kadın mücadelesini güçlendirecek bir yola çıkılmış oldu.

“Bir araya gelelim, bir konferans yapalım, bir tartışma yürütelim,” dediğimiz andan beri 80 küsur arkadaşımız, imzacımız ve 90-100’e yakın örgütten oluşan bir ekibiz şimdilik. İlk gösterilen irade, “Bu barıştan ayrı olmasın, barış da olsun,” oldu. İkincisi ise buranın örgütlü mücadele zemini olarak devam etmesiydi. Dolayısıyla bir ihtiyacın kadın hareketi tarafından çok hızlı tahlil edildiğini ve kadın hareketinin güncel koşullarının da buna hemen cevap vermeye hazır olduğunu birlikte görmüş olduk.

Herkesin duygusu çok vurucuydu bence; tartışmalardan bile önce, yıllardır görmediğimiz arkadaşları gördük. Salona sığmayan kadınlar ve orada yaratılan duygu, bir önceki çözüm sürecine dair umut ve öznellik duygusunu açığa çıkardı. Tartışmalar, her bir sözde toplumun özne olduğu bir anlayışı biraz daha açığa çıkararak bitti.

Şimdi tabii ki buradan sonrasını, çözüm süreciyle bağını ve buna dahiliyetini nasıl kuracağımızı iyi tahlil etmek gerekiyor. Kadınların bu konferans itibarıyla barışın öznesi olarak, yöntemleriyle birlikte, barışın mı, demokratik toplumun mu yoksa ikisinin birden mi öznesi olabileceğini ve hangi yöntemlerle olabileceğini tahlil etmesi gerekiyor.

Bir yandan süreçte belli başlıklar, kazanımlar var. Kadın hareketinin siyasi örgütleri ve yapıları bununla belli bir mücadele açığa çıkarıyor. Barışa İhtiyacım Var, kadınların barış mücadelesinin zemini olarak sürecin ilerlemesine yönelik hazırlıklar yapıyor; kadın gerillalardan hapishaneden çıkacak kadınlara, sürgünden gelecek kadın siyasetçilere kadar herkesle birlikte bir kadın mücadelesinin ortak zeminini kurguluyor.

Ama bir yandan da kadınların çok temel, belli başlı başka sorunları var. Süreçte bunlar da açığa çıkacak. Bugün mesela oturumda Figen Yüksekdağ’ın mesajı okundu. Figen Yüksekdağ, eş genel başkanken tutuklanan; bir kadın eş genel başkan olduğu için o dönemin en ağır cezalarını alan bir siyasetçi. İdam cezası iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi; Figen Yüksekdağ’ın cezası da üç kez ağırlaştırılmış müebbete çevrildi. Erkek devlet aklı, bir kadın siyasetçiyi öldürmekten beter etmek istedi.

Dolayısıyla siyasetin hem topluma hem de kadınlara, devrimci kadınlara ve kadın özgürlüğünü savunan kadınlara kapalı olduğu bir zemindeyiz. Burada barış mücadelesi ne kadar kıymetli ve değerli olsa da demokratik toplum mücadelesinin onun altında bir yerde konumlanmaması gerekiyor. Çünkü çözümün kalıcılığını demokratik toplum ve toplumun siyasete katılımı belirleyecek.

Bugün pek çok sürecin tarafları şunları ifade ediyor: Çok basit bir düşünce olarak, bir kadın dünyayı karşısına almış, sırtına silah kuşanmış, dağa çıkmış. Burada siyaset yapamayacaksa neden bir daha yapmasın? Dünyayı karşısına alabilmiş bir kadın, bu kadar rasyonel zemini olmayan antidemokratik uygulamaları neden karşısına almasın? Bunları açıklıkla tartışmak gerekiyor.

Bu anlamda demokratik toplum için verilen mücadeleyi, gerçekten cumhuriyetin halktan ve demokrasiden kurulan biçimi için verilen mücadeleyi esas almak ve önemsemek gerekiyor. Konferansın buradan çizeceği yöntem de bu anlamda önemli. Bu yöntemi iyi belirlemesi gerekiyor.

Bundan sonra, öncelikle bir konferans sonrası değerlendirme toplantısı olacaktır. Birlikte yürüme iradesi ve burada biriken tartışmaların hepsi kurgulanacaktır diye konuştuk. Ama ilk günden beri ısrarcı olunan şey, “Bu mücadeleye devam edelim,” fikrini böyle bir sistematik içinde kurmak gerekiyor.

Benim için önemli olan şeylerden biri de şuydu: Pazar gününün ilk oturumunda siyasi partilerle oturduk. Özlem Zengin’in “Geleceğim,” deyip gelmemesi çok şaşırtıcı bir şey değil. Ama benim enteresan bulduğum, Yeni Parti’den gelen temsilcinin salonla kurduğu ilişkiydi. Filiz Kerestecioğlu zaten kadın mücadelesinden çıkıp parlamentoya gitmiş bir arkadaşımız. Pervin Buldan da Cumartesi Anneleri’nden, toplumun adalet mücadelesinden, Kürtlerin barış mücadelesinden ve yine kadın mücadelesinden çıkıp Cumartesi Anneleri’ne eş sözcülük etmiş biri; o mücadeleden çıkan biri.

Ancak sembolik adımlarla dolu olan bu sürecin örgütlü ve sistematik bir mücadeleye dönüşmesi esas kıymetli olandır. Önümüzdeki süreçte kadınlar bunu hayata geçiriyor olacak.

Etiketler: BarışFeminizmİstanbul SözleşmesiKadın DayanışmasıKadın haklarıKadın MücadelesiKürt kadın mücadelesiKürt kadınlarröportajSayı 193
Önceki İçerik

Şengal: Tarihsel Hafızadan Direnişe, Soykırımdan Demokratik Geleceğe Bir Halkın İradesi

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • Yazarlar
    • Yazarlar
    • Konuk Yazarlar
  • Söyleşi
  • Portre
  • Çeviri
  • Jineolojî
  • Ekoloji
  • Kültür-Sanat
  • Dosya
  • Sayılar
  • Podcast

© 2024 Jindergi. Tüm hakları saklıdır.